12 Haziran 2015 Cuma

Muğla'da Gelenekler*

Hatma (Fatma) Teyze'nin, ocağın içindeki, yarısı su, yarısı gaz yağı dolu kandili küçük odasını aydınlatıyordu. Teneke sobaya; atılan odunun keyif veren çıtırtısı, çevresinde- oturanlara hoş duyular veriyordu. Dışarısı soğuk, yollar, çıralarla aydınlanmış ve radyodan Hamiyet Yüceses'in sesi yükseliyordu. İnsanlar değişen koşullarla değiştiler...

Tek odadan çok odalara, kandilden elektriğe, teneke sobadan kalorifere, radyodan televizyona yol alan süreçte değişmeyen bir şeyler gene de vardı. Değişmeyenlere ya da değişime uğrayarak süregelenlere ''gelenek'' dedik. İnsan ilişkilerinin doyumsuz paylaşımına sahip çıkıp, geleneklerimizi televizyonlara, apartmanlara yani günümüze getirdik. Eskiydiler, ama gerekliydiler. Çünkü özünde insan vardı, insanın özündeki sevgi ise zaten tartışılmazdı.

Muğla insanının birlikte ağlayıp birlikte gülmesi, sevinci de üzüntüyü de paylaşması, doğan çocuğa, ölen yaşlıya gösterdiği candan sevgi, geleneklerin günümüze taşınmasında etken oldu. Muğla küçüktü, o nedenle de geleneklerini yaşatabildi, geçmişinden vazgeçmedi. ''Küçük yerlerin bu özelliklerini sevmiyorum'' der kocam. ''Bir ilan duyduğumda tanıdık biri ölmüştür diye endişe ediyorum.'' Öyledir de duyar Muğlalılar ilanlardaki isimleri ve duyumsar ateşin düştüğü yerdeki acı hisleri. Bu duyguyu yaşayan kimi zaman avlusunu yıkayan kadındır, kimi zaman dükkanım açmış bakkal... Kapanır kapılar, işler bırakılır. Cenaze evinin yapılacak işleri paylaşılır. Erkekler cenaze namazında buluşurlar çoğu kez. Musalla taşının üzerine konulan cenaze beklenir bir süre. Saflar tutulur, namaz kılınır ve caminin uygun bir yerinde ailenin en yaşlı erkeğinden başlayarak diğer akrabalar sıraya durur. Cenaze namazına gelmiş erkekler, bu sıranın önünden geçerek baş sağlığı dileklerini iletirler.Cenaze, mezarlığın tanıdık kapısından girince omuzlara alınır. Elden ele mezarının, başına kadar getirilir. Defnedilir. Duası okunur ve eve dönülür. Baş sağlığı dilekleri mezarlıkta da, camide olduğu gibi uygulanır. Bu arada kadınlar, cenazenin evden çıkmasının derin üzüntüsünü, dillerine yansıtırlar. Yaşlıların; ''ölünün arkasından bağırılmaz'' sözüne uyamadan, ağlar, bağırırlar. Hep denir ya; ''soğuk yüzü görülüp de toprağa girdi mi, Allah metanetini verir'' diye, verir Allah metanetini, büyük bir sabırla otururlar evlerinin baş köşelerinde, başlarında beyaz üsküfleri, siyah giysileriyle. Başsağlıklarını kabul ederler, ortak yaşanmış anılarını birlikte yad ederler.Ailenin büyükleri, özellikle kadınları en az bir hafta cenaze evinde kalırlar.

Cenaze defnedilip gelindiğinde, artık hayatta olmayan insan için mevlit okutulur. Yedisinde de hayırı yapılır. Hayır, genelde lokma ile olur. Elli ikisinde tekrar hayırı yapılır, mevlit okutulur. Bu kez hayır, katmer ya da gene lokmadır. Eskiden, tanınmış aileler, küçük lokma yaptırırlarmış. Katmer yaptıranlar, içerisine  nişasta helvası da koyarlarmış. Günümüzde de bu gelenekler sürer, lokma, katmer yapılıp dağıtılır. Asıl önemli olan gelenek ölü  yemek götürülmesidir. Hem yemek götürülmesi hem de başsağlığı elli iki gün sürer.

Ölen insan kaybolup gitmez Muğla'da, yer değiştirir. Bayramlarda, kandil günlerinde Muğla mezarlıkları dolar taşar. Ziyarete gidenler tanıdık herkesin mezarını ziyaret edip, dualar okurlar. Mezarların üzerine “mersin” diye bilinen ağacın dallarını atarlar. Dönerken de içlerinde korku değil hüzünle; “Eeee geleceğimiz yer burası değil mi?” diyerek iç çekerler. Ve her zaman onun anılarıyla dolu sohbetler ederler; rahmetli anneannem, rahmetli babaannem, rahmetli büyük ninem diye başlayan sohbetler...

Biraz kasvetli bir konuydu anlattığım. Muğla geleneklerinde kasvetten uzak olanlar da var tabii. “Çocuk Yaşı” geleneği bunlardan biri. Yeni doğan çocuğu görmek ve aile fertlerini kutlamak için gidilen ziyarete “çocuk yaşı” denilir. Çocuğa özgü hediyeler alınarak gidilir bu ziyarete. Hediyenin çeşidi önemli değildir. Muğla'da önemli olan ‘'aramak” tır. Eskilerde sütlaç, süt, muhallebi gibi yiyecekler götürülürmüş çocuk yaşına.

Yeni doğan çocuk önceleri kırk gün dışarıya çıkarılmazdı. Kırk gün sonra da ''çocuk yaşına'' gelmiş konu komşuya ''çocuk gezmesi'' yapılırdı. “Çocuk gezmesi” de ilginç bir gelenek. Gezme sonunda çocuğun koynuna, yumurta, şeker, çorap, mendil gibi hediyeler konulur. Bu da “evimiz farelenmesin" adı altında yapılır. Böyle bir neden tabii ki bir yakıştırma. Burada amaç gene paylaşım.

Yeni ev yaptıran kişilere yapılan ziyarete de “ev kurdu” denilir. Yeni eve hediyeyle gidilir. O evin bir eksiği ya da insanların uygun gördükleri bir eşya olur bu hediye. Yeni evde bir de yasin okuma geleneği vardır ki, bu da evin “bereketi bol olsun” diye yapılır.

Sünnet geleneği, bir mürüvvet geleneğidir. Çocuğun ve ailenin ilk mürüvvetidir sünnet. Sünnet kimi zaman düğünle, kimi zaman da mevlitle yapılır. Sünnet düğününün ailenin maddi durumu ile de ilgisi var tabii. Yemekli yapılan sünnet düğünlerinde bir gün önceden yemek kazanları vurulur. Keşkek, kızartma, etli nohut, pilav, tavuk, mevsimine göre taze ya da kuru fasulye gibi yemekler pişirilerek konuklara sunulur.

Sünnet düğünü evde davul zuma ile başlar. “Sünnet çocuğu”na evin önünde zeybek oynattırılır. Sonra da şehir içinde arabalarla gezdirilir. Önceleri arabalarla gezilmezmiş. Bu günkü gibi konvoyların başında kameralar olmazmış. At'la gezdirilirmiş çocuklar. Şimdilerde aynı günün akşamı bir de “balo” denilen eğlenti yapılıyor. Burada önemli olan şey, bir gün önceden çocuğun eline kına yakılması. Kına, çocuğun baş parmağı ile işaret parmağını içine alıyor. Yani açıldığında silah görünümü veriyor. Sanırım askere gideceğinden.

Askere gönderme geleneği de var ama, önceleri bu kadar şaşaalı olmuyormuş. Askere giden gence harçlık vennek ve döndüğünde de “silahın mübarek olsun” demek gelenektendir.Askerlik bitip de, bavulunu eline alıp, memleket toprağına bastımı delikanlı, evlenmeye sıra gelmiştir artık. Kim bilir kaç kez,! tekrarladığı, “mektubunda diyorsun ki gel gayri,, sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” türküsünü dondurur dudaklarında. Askerlik bitmiş, bir yuva kurmanın yürek kıpırtısı başlamıştır delikanlıda.

Düğün geleneği, günümüze taşıdığımız! geleneklerin başında gelir. Özünde değişmeyen bu gelenek, günümüz koşullarında yinelenmiştir. Eskiden olduğu gibi üç gün siiren, düğünler artık yapılmasa da Muğlalı,, düğünlerine gerekli özeni göstermeyi sürdürmektedir.


Önceleri kızlarla erkeklerin birbirlerini görmeleri olanak dışıydı. Bu nedenle evlenme' yaşına gelmiş oğlanın ailesi, özellikle kadın olanlar, kız arayışına girerlerdi. İyi aileden, kendi güzel, huyu güzel bir kız bulunur, aracılar gönderilirdi. İstenme gününe gelindiğinde,, oğlanın ailesinin büyükleri kız evine gider,, “Allah'ın emri, peygamberin kavliyle hayırlı bir' iş için geldiklerini” belirterek, baş köşeye otururlardı. Kız evinin yanıtı genelde aynı olurdu, “bir düşünelim, danışalım.” Kızın ailesinin büyükleri aralarında karar verirler.eğer kızlarını vermeye gönüllü iseler, oğlan evine tekrar gelmek düşerdi. Bu arada kızla oğlan birbirlerini hiç görmezlerdi. Aileler biraz aydınsa eğer, kızla oğlanı birbirlerine göstermek için bahaneler yaratılırdı. Bu işi ailelerin, kadınları üstlenirdi. Düğün, bayram gibi olaylar,1 değerlendirilir, evlenecek olan gençler) birbirlerine gösterilirdi, o da karşıdan karşıya...

Nişan, evlilik öncesi bellilikti önceden de. Kız evinde yapılırdı. Önce kızın nişanı takılırdı. Oğlan evinden gelen bir grup akraba ve eş - dostun katılımıyla olurdu. Nişana oğlan, gelmezdi. O gün oğlan evi kızın yüzüğünün yanı; sıra kumaş, terlik, çamaşır, makyaj malzemesi gibi hediyelerde getirirdi. Hediyeler bavula konulurdu. Bavulun içi, kıza getirilen eşyaların konulduğu süslü bohçalar ya da şaselerle pek, süslü olurdu. Yüzüğün yanı sıra, inci kolye, küpe, yaka iğnesi, bilezik gibi takılar nişanda takılırdı. Küçük bir eğlenti sonunda konuklar, dağılırlar, bu kez telaş kız evine düşerdi. Kız evinin akrabaları, birkaç eş-dost oğlan evine gidilirdi. Oğlana alınan hediyelerin yanında börek, baklava tepsileri de giderdi. Tepsiler bakırdan olurdu. Bu tepsiler geriye dönerdi sonra. İçine çerez, çerezlerin üzerine de kız için alınmış kumaşlar konulurdu.

Kız eviyle oğlan evinin arasında gidip gelen bavullar, tepsiler, iki ailenin yakınlaşmasını sağlardı. Aileler arasında ısınmalar başlar ancak, oğlanla kız halen daha görüşmezlerdi. Görüşme gerçekleştiğinde bir kere, ilk heyecan yerini ilk özleme bırakırdı artık. Eğer iki bayram arası değilse, yakınlarında ölen,kalan yoksa, oğlanın işi, kızın çeyizi de hazırsa, uzamazdı nişan aralığı, düğünün adı konuverirdi.Belirlenen tarihten bir hafta önce de nikah yapılırdı.

Muğla düğün geleneklerinde kız evinin yükü ağırdı o zamanlar. Kız evi çeyizin tamamını yapardı. Oğlan evi takısını takar bir de evini yapardı. O nedenle söylenir, “kız alırsan Muğla'dan, ev yaparsan tuğladan” diye. Kız evinin telaşı farklıydı oğlan evininkinden. Halen daha öyledir. Çeyizler hazırlanır. Her ne kadar kız beşiğe girdiğinde, sandık evin altına girmiştir ve aynı anda içi de doldurulmuştur ama gene de yapılacak işler çoktur. Yorganlar, döşekler, yastıklar yaptırılır.Çarşı pazar işleri bitirilir. Kızın çeyizi gelin gideceği eve yığılır. Önceleri, mutlaka üç döşek olurmuş çeyizde. Her döşeğin üzerine üç yorgan konulurmuş. Onların üzerine de ikişer yastık...Çeyiz önce kız evinde sonra da oğlan evinde serilirdi, komşular görsün diye... Şimdilerde “yüklük” tabir edilen dolaplara konulan çeğiz malzemeleri önceleri maketlerin (divan) üzerlerine konulurdu.

Düğün telaşı sadece evlenecek gençlerin ailelerine yansımaz. Komşuluk hakkı burada gözle görülür bir hal alır. Düğün günü, bütün komşu evler açılır. Gelen konuklar mahallenin insanlarınca ağırlanır.Öncelcri üç gün sürerdi düğünler. Cuma akşamından başlanırdı. Bir gün öncesinde yemekçi getirilir, zerdeler yapılırdı.Cuma gecesi “kına gecesi” olurdu. Kına kız evinde yapılırdı. Gelin olacak kız, kına günü, başına eğri fesli örtü örterdi. Hatta o sene gelin olmuş genç kadınlarda eğri fes takarlardı.

Oğlan evinden kınacılar gelir, eğlenilir, kına yakma görevi, oğlan evinden bir yengeye aittir.Kma yakılırken “kına havası” söylenir, adettendir. Gelin ağlatılır. Kırmızı kına örtüsünün altında, elleri kınalı, gözleri yaşlı geline mutluluk dilenir. “A gelin, a kardeş kınan kutlu olsun. Hem orda, hem burda dilin tatlı olsun” Cumartesi günü, öğleden sonra kız evinde düğün kurulurdu. Bu gün bile aynı geleneği sürdüren aileler vardır. Yemekler hazırdır artık. Gelen konuklara yemek çıkarılır. Keşkek düğün sofralarının baş tacıdır. Pilav, et, etli nohut, mevsimine göre taze yada kuru fasulye, kızartına, salata ve zerde yemeklerin başında gelir. Bu arada kız düğünün çalgıcıları, ince telden başlarlar çalmaya. Kız evinin çalgıları ince sazdır çünkü. Gelin o gün pembe yada mavi giysi giyerdi önceleri. Oğlan evinin telaşı, kız evininkiııden farlı değildir aslında. Orada davul-zııma çalınırdı

Pazar günü gelin alma günüdür. Davul- zurna sabahlan çalmaya başlar. Öğleden sonra, oğlan evi, gelini almaya gelir. Gelin o gün beyaz giysisini giyer. Kızın babası, eğer yoksa aile büyüklerinden biri, gelinin duvağını örter, beline kırmızı kuşak bağlar, mutluluklar diler. Kızını oğlan evinden gelenlere teslim eder. Ufak bir şehir gezisi yapan gelin alayını karşılamak için oğlan evi hazırdır. Önceleri oğlan da gelin alayına katılmaz, evinin önünde beklerdi. Evine gelen karısını çiçekle karşılardı.

Gelin, başından atılan buğday, ceviz tanelerinin altından geçerek girer yeni evine. Misafir odasına alınır. Baba evinde örtülen duvak, damat tarafından burada açılır. Şerbetler içilir. İmam nikahı kıyılır. Gelinin kucağına küçük çocuk oturtturulur. Bunun anlamı, arası çok geçmeden bebekleri olmasını dilemektir. Gelinin kucağına kız çocuğu oturtturulursa kızı, oğlan çocuk oturtturulursa oğlu olacağına inanılır. Aslı var mıdır, bilemem ama, benim kucağıma oğlan çocuğu oturtturmuşlardı. Bugün iki kızım var. Oğlan evi, gelinin gelmesiyle şenlenir. Kız evi “suyu çekilmiş değirmen gibi” kalıverir.
Pazartesi gününden başlayarak bir hafta süreyle gelinlik giydirilirdi geline. Bu olayın adı “duvak”tır. Bir hafta süreyle gelincik, bir taburede oturur, gelen eş-dost, komşu, akraba, onu seyrederdi. Günümüzde bu süre kısaldı artık. Bir gün gelinlik giyiyor, gelinler. Akşamları da yemek davetleri olur. Gelin bu davetlere önceleri gelinlikle giderdi.

Muğla düğün gelenekleri değişime uğrayarak günümüze geldi. Düğünler eskisi gibi olamasa da özünde değişen bir şey yok. Bu gün eskisi gibi üç gün sürmese de, bir hafta gelinlik giyilmese de düğünler aynı.

Bütün gelenekler komşuluk, ahbaplık geleneklerinin gereğidir. Muğla insanı bu geleneklerini, genellikle kadınlar aracılığıyla sürdürür. Muğla kadını herhangi bir olay nedeniyle ziyaretine gidemediği tanıdığı için; “aranmadı” diye üzüntü duyar ve bir an önce o dostunu arar.

Gelenekleri çoğumuz biliriz ve uygularız. Bu bize özgüdür, yani Muğla'ya ya da küçük yerlere özgü. Bizim apartmanlarımızda alt katta cenaze kalkarken üst katta düğün yapılmaz. Bozulmanın o noktasına gelmedik henüz. Çünkü geleneklerimizle, kültürümüzle birlikte ilerlemeyi “ilerlemenin özü” görmüşüz. O nedenledir ki, ilanlara kulak kabartırız, doğacakları takip ederiz. Ne zaman doğacakları önemlidir bizim için. Yeni ev alanlara bir değil beş kez gideriz, neyi eksik tespit etmek için. Hayırlı olsunlar dileriz ve “Allah cennetlerde kavuştursunlar” dileriz. Bütün bunlar “elle bitene el vermektir” bir gün hepimizin bize uzanacak bir ele gereksinmesi olabilir.


Tülay Kayar
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder