27 Haziran 2015 Cumartesi

Tarihi dokuyla birlikte halkın ekonomisini de ''gözeten'' bir turizm örgütlenmesi projesi: Muğla'da ''Korumacı Turizm”*

Muğla, aynı zamanda ''kurucuları'' arasında yer aldığı Tarihi Kentler Birliği'ni (TKB) 30 Nisan-1 Mayıs 2005 tarihinde Milas'la birlikte ağırladı... Uzunca zamandır ''özlenen'' buluşmadaki panelin teması da ''Tarihi Kent Dokularının Turizme Kazandırılnıası''ydı...

TKB üyesi belediye başkanları ve kimi valilerle birlikte eski Muğla valilerinden ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun da yaklaşık 500 kişilik buluşmaya katılmaları, bu temanın geniş bir ''ilgililer'' topluluğu huzurunda tartışılması olanağını yarattı...

Çünkü, TKB üyesi belediyeler, her şeyden önce bu birliğin varlık gerekçelerine uygun olarak, tarihi kent dokularının koruma konusunda kararlılar. Bu belediyelerin hemen tümü ise aynı korumanın ''turizmle'' de desteklenmesini istemekte. Kültür ve Turizm Bakanlığının ulusal turizm politikasında bu beklentiye öncelik vermesini dilemekteler...

Yine bu belediyelerin hem kentsel korumayı, hem de turizmin canlandırılmasını birlikte sağlayabilmeleri için “kadro ve ekipman" gereksinmeleri konusunda da İçişleri Bakanlığı'nın desteği çok önemli...

İşte, konumuz açısından bu iki önemli bakanlığın da en üst düzeyde temsil edildiği bir yerel yönetimler birliği toplantısında, tarihi kent dokularının turizmle nasıl bütünleşebileceklerini tartışmak çok yararlıydı ama yetersizdi. ''Çözüm önerileri''nin de gündeme getirilmesi için kaçırılmaması gereken bir fırsat yaratılmıştı...

Bu nedenle kendi payıma düşen konuşma olanağını ve süreyi, aynı konuda ''Muğla'' için öteden beri tasarladığım bir öneriyi de sunarak değerlendirdim.

Aşağıda özetle yer alan ''Muğla'da Korumacı Turizm'' projemi, sayın bakanların. belediye ve valilik temsilcilerinin ve tüm katılımcıların dikkatine sundum. Konuşmamın sonundaki alkışlardan da ''beğenildiği'' ve hatta ''uygulanması için hemen harekete geçilebileceği'' yönünde umuda kapıldım.

Fakat, aradan 4 aya yakın bir süre geçmesine rağmen, ne bakanlıklardan, ne de projede vurgulanan diğer ilgililerden bir haber var. Bu nedenle de aynı önerilerimi. Muğla Belediyesi'nin bu anlamlı dergisinde de yinelemeyi uygun gördüm...

Turizmde Halkın ''Ev Sahipliği''

Evet... ''Turizm'' denince, ne yazık ki akla önce ''kültürel ve çevresel tahribat'' geliyor.

Bunda, kuşkusuz özellikle 1980 sonrasındaki ''turizmi teşvik'' adına yürütülen ''tarihin ve doğanın arsa niyetine ve imar rantına kurban edilerek kullanılması'' politikalarının suçu var...

Oysa kültür ve çevre, hem ''yerli'' insanlarımızın yaşama haklarıyla bütünleşmiş olan ulusal değerlerimiz, hem de ''turist''lerin görmeleri ve yararlanmaları gereken evrensel zenginliğimiz... Bu nedenle, tarihi ve doğayı ''harcayarak'' değil, koruyarak ve geliştirerek hem kendi halkımıza, hem de konuklarımıza ''yaşanılır ve kimlikli'' bir Türkiye sunmamız mümkündür...

İşte bu hedefe ulaşmada en önemli olanağı ise ''tarihi kent dokuları'' sağlayabilir. Ayrıca bu dokular, kentlerimizle birlikle ülkemizin ''özgün kent kültürlerini''ni barındırdıkları ve yansıttıkları için de turizmin evrensel ilkesi olan ''halklar ve insanlar arası yakınlaşma''ya en fazla katkıda bulunulabilecek alanlar...

Ancak, bunun için yola çıkarken, aynı kent dokuları içinde öteden beri yaşayan ve hatta bu büyük mirasın ''kuşaktan kuşağa yaratıcıları'' olan yerli sahiplerini ''dışlayarak'', ora halkının uzaktan baktığı ''turistik tarihi bölge''ler yaratmaya çalışmanın da ''kültüre ve topluma saygılı'' bir turizm yaratmayacağını artık bilmek gerekiyor.

Bu anlamda öncelik verilmesi gereken temel ilke, eski kent dokularını ''yerel halk''la birlikle yaşatırken “turizm”le de buluşturmak, yani; tarihi çevrenin sakinlerini turizmde ''ev sahibi'' kılacak bir organizasyonu gerçekleştirebilmedir.

Kenti ve Halkı Birlikte Gözetmek

''Muğla'da Korumacı Turizm'' projesi, bu nedenle sadece eski Muğla evlerini ve özgün kent dokusunun bulunduğu SİT alanını değil, aynı zamanda ''yaşayanlarının'' kültürel ve ekonomik kalkınma özlemlerini de ''korumayı, gözetmeyi ve sağlamayı'' esas almaktadır.

Böyle bir hedefin yine Muğla'da gerçekleşebilmesi için ise benim yaklaşık 25 yıl önce yazdığım kitabıma da isim olan ''Yaşayan Muğla'' geleneği, en önemli güvenceyi oluşturmaktadır. Çünkü, ülkemizdeki tarihi-kentsel SİT alanları içinde Muğla gibi ''metruklaşmayan'' ve her türlü destek yoksunluğuna rağmen kent yaşamının ''kesintisiz'' sürdüğü örnekler çok azdır...

Şimdi sıra, işte bu özgün ve eşsiz ''yaşam'' mekanlarında, bir yandan huzurlu bir kent sakini olmayı sürdürmek, bir yandan da turistleri aynı huzura ortak ederek, onları eski evlerde ağırlamak için kolları sıvamaya gelmiştir...

Peki, kolları kimler sıvayacaktır? ''Muğla'da Korumacı Turizm''in ortakları ve sorumluları kimler olacaktır?

Eski Evlerde Pansiyonculuk

TKB Muğla buluşmasındaki panelde özetle şuçağnyı yapmıştım:
''Tarihi kentlerde temel turizm politikası olarak eski evlerde aile pansiyonculuğu devletin restorasyon ve donanım desteğiyle de başlatılmalı ve yaygınlaştırılmalı; ailelerin buna yönelik örgütlenmesi ve konaklama organizasyonu ise belediyelerce yapılarak tur firmalarınca programlarına alınmalıdır...''

Bu sözlerin ''proje'' olarak açılımı ise şudur;

l -Belediyede ''Kent Turizm'' Bürosu: Yabancı dil bilen ve turistler ile eski evlerinde konuk ağırlamak isteyen SİT sakinleri arasındaki ilişkileri kurabilecek elemanların görev yapacağı bu “belediye bürosu'', projenin merkezindedir.

Örneğin, belediyenin restore ettiği Özbekler Evi vb. bir tarihi mekanda hizmet vermeli; “Muğla Pansiyonlarının kayıtlarının ve “sicillerini” tutmalı; aşağıda belirtilen proje, kredi ve denetim hizmetlerini yürütmelidir.

2 - PANSİYONCULUK BAŞVURULARI: Yaşadıkları ya da yaşattıkları SİT alanındaki eski Muğla evlerinin bir bölümünü “pansiyon turizmine” açarak, bedeli karşılığında konuk ağırlamak isteyen aileler ya da ev sahipleri, BÜRO'ya başvurarak bu proje kapsamında kayıtlarını yaptıracaklardır. Bu kaydı yaptırmayan evlere yani; projenin ortağı olmayanlara, turizm konaklama hizmeti ve olanağı sağlanmayacaktır.

3-KÜLTÜR ve TURİZM BAKANLIĞI DESTEĞİ: Bu proje kapsamında belediyeye başvuranların pansiyon turizmine açacakları evlerde gerekebilecek onarım ve tefriş-donanım giderlerini karşılamak üzere. Kültür ve Turizm Bakanlığı yine belediye aracılığıyla, en az ilk 3 yılı ödemesiz ve uzun vadeli, düşük faizli kredi vermelidir. Kredi miktarı. Koruma Kurulu'nca uygun gönden onarım ve tefriş projeleri üzerinden çıkartılacak keşfin en az yüzde 80’i kadar olmalı, yüzde 20’sini ise ev sahibi karşılamalıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı böylece: bir yandan “kültürel mirassın korunmasına, bir yandan da “turizmin halkla bütünleşmesinin en önemli ve “misyonuna uygun" katkısını da yapmış olacaktır.

4- MİMARLAR ODASI DESTEĞİ: Muğla Mimarlar Odası temsilciliği ile Belediye (BÜRO) müştereken ve sadece bu projeye ait olmak üzere “Muğla pansiyonları proje ve danışmanlık birimi kurabilirler. Bu birim BÜRO'ya kaydını yapımış pansiyoner adaylarının onarım ve tefriş projelerini üretebilir ve alınacak krediler için gerekli metraj-kcşıf dosyalarını hazırlayabilir. Aynca. uygulamalar da aynı birim tarafından denctienmclidir.

5- Tİ RSAB DKSTK/.I: Türkiye'de ve Türkiye'ye tur düzenleyen firmalar ile belediye ıBl'RO) anısında ilişkiyi kurmak ı^in I'CRSAB da bu projeye destek vermelidir. Muğla pansiyonlarında birkaç gün konaklamayı da içeren (ur programlarını düzenleyecek l'mnalarla BÜRO anlaşarak, projeye kayıtlı evlere yerli ve yabancı turistlerin yerleştirilmesi tek bir merkezden. BÜRO'dan gercekleştıriluıeltdır

6- BAĞIMSIZ TtRİSTLER: Herhangi bir tur programında olmadan. Muğla'ya bağımsız gelecek yerli ve yabancı lumilenn de önce BÜRO'ya başvurmaları ve buradan, kayıtlı evlere dağılımları yapılmalıdır

Muğla pansiyonları doluluk durumlarını her gün BÜRO'ya bildirdiklerimle, BÜRO'ya başvuran turistler “uygun** evlere yönlendirilebilecektir. Bu hizmet sürecinde “eşitlik" de gözetilerek, pansiyonların kullanımında “denge" sağlanabilecektir.

7- DENETİM VK TARİFE: Bu proje kapsamında lu/mct verecek Muğla

Pansiyonlarının kalite vb. denetimlerini de BliRO ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nm İl Müdürlüğü müşterek üstlenmelidir. Pansiyon ücretleri ise Belediye Meclisi tarafından belirlenmelidir.

8- “ Bfi RO" GİDERLERİNİN K AYN AĞI: Yukarda özetlenen hizmetler tein gerekli personel, ekipman vb. giderleri, BÜRO kanalıyla konuk ağırlayan Muğla Pansiyonlarının alacaktan ücretlerden belli bir oranda “projeye katkı payı** alınarak oluşturulacak fondan karşılanabilir...

NASIL BAŞLANACAK?

Özeti ve temel ilkeleri yukarda ver alan: ancak daha da geliştirilmeye ve ayrmtılandırmaya açık olan “Muğla'da Korumacı luri/m'* projesi için, görev ve! katkıları tanımlanmış olan kurumlar, aralarında ayrıntılı bir “proje ortaklığı protokolü*’ yapmalıdırlar

Öncelikle Muğla Belediyesi - Kültür ve Turi/ın Bakanlığı - Muğla Mimarlar Odası temsilciliği ve TÜRSAB'ın imzalan bulunması gereken bu protokol, aynı zamanda projenin “anavasa"st niteliğindedir. Bir yandan konıma altındaki Muğla evlerinin onanmlan sağlanırken, bir yandan yerli ve yabancı konuklarla birlikte daha uzun yıllar aynı kimlikleriyle y a şa ma I a r ı> gerçekleşecektir.

Bıımın için de yine öncelikle Muğla Bcledıycsi’mn bu kumulları davet ederek, projenin aynntılannı belirleyecek çalışmanın gerçekleşmesine ortam hazırlaması ve, onaklıklannı talep etmesi gerekiyor.

Böylece Muğla, ilgili ve sorumlu çevrelerin güçtenni. olanaklarını ve yetkilerini' birleştirmeleri ile hem yine “yaşayan ve yaşatılan**, heın de turistlerin “ev sahibi olgunluğu** içinde ağırlandığı, yanışım turizm! gelirlerinin de özgün Muğla cvlcnnınj sahiplerine doğrudan yansıdığı, örnek bir SİT alanı korumacılığının da önderi olabilecektir...

Oktay Ekinci
Mimarlar Odası Genel Başkanı
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2, Eylül 2005

12 Haziran 2015 Cuma

Muğla'da Gelenekler*

Hatma (Fatma) Teyze'nin, ocağın içindeki, yarısı su, yarısı gaz yağı dolu kandili küçük odasını aydınlatıyordu. Teneke sobaya; atılan odunun keyif veren çıtırtısı, çevresinde- oturanlara hoş duyular veriyordu. Dışarısı soğuk, yollar, çıralarla aydınlanmış ve radyodan Hamiyet Yüceses'in sesi yükseliyordu. İnsanlar değişen koşullarla değiştiler...

Tek odadan çok odalara, kandilden elektriğe, teneke sobadan kalorifere, radyodan televizyona yol alan süreçte değişmeyen bir şeyler gene de vardı. Değişmeyenlere ya da değişime uğrayarak süregelenlere ''gelenek'' dedik. İnsan ilişkilerinin doyumsuz paylaşımına sahip çıkıp, geleneklerimizi televizyonlara, apartmanlara yani günümüze getirdik. Eskiydiler, ama gerekliydiler. Çünkü özünde insan vardı, insanın özündeki sevgi ise zaten tartışılmazdı.

Muğla insanının birlikte ağlayıp birlikte gülmesi, sevinci de üzüntüyü de paylaşması, doğan çocuğa, ölen yaşlıya gösterdiği candan sevgi, geleneklerin günümüze taşınmasında etken oldu. Muğla küçüktü, o nedenle de geleneklerini yaşatabildi, geçmişinden vazgeçmedi. ''Küçük yerlerin bu özelliklerini sevmiyorum'' der kocam. ''Bir ilan duyduğumda tanıdık biri ölmüştür diye endişe ediyorum.'' Öyledir de duyar Muğlalılar ilanlardaki isimleri ve duyumsar ateşin düştüğü yerdeki acı hisleri. Bu duyguyu yaşayan kimi zaman avlusunu yıkayan kadındır, kimi zaman dükkanım açmış bakkal... Kapanır kapılar, işler bırakılır. Cenaze evinin yapılacak işleri paylaşılır. Erkekler cenaze namazında buluşurlar çoğu kez. Musalla taşının üzerine konulan cenaze beklenir bir süre. Saflar tutulur, namaz kılınır ve caminin uygun bir yerinde ailenin en yaşlı erkeğinden başlayarak diğer akrabalar sıraya durur. Cenaze namazına gelmiş erkekler, bu sıranın önünden geçerek baş sağlığı dileklerini iletirler.Cenaze, mezarlığın tanıdık kapısından girince omuzlara alınır. Elden ele mezarının, başına kadar getirilir. Defnedilir. Duası okunur ve eve dönülür. Baş sağlığı dilekleri mezarlıkta da, camide olduğu gibi uygulanır. Bu arada kadınlar, cenazenin evden çıkmasının derin üzüntüsünü, dillerine yansıtırlar. Yaşlıların; ''ölünün arkasından bağırılmaz'' sözüne uyamadan, ağlar, bağırırlar. Hep denir ya; ''soğuk yüzü görülüp de toprağa girdi mi, Allah metanetini verir'' diye, verir Allah metanetini, büyük bir sabırla otururlar evlerinin baş köşelerinde, başlarında beyaz üsküfleri, siyah giysileriyle. Başsağlıklarını kabul ederler, ortak yaşanmış anılarını birlikte yad ederler.Ailenin büyükleri, özellikle kadınları en az bir hafta cenaze evinde kalırlar.

Cenaze defnedilip gelindiğinde, artık hayatta olmayan insan için mevlit okutulur. Yedisinde de hayırı yapılır. Hayır, genelde lokma ile olur. Elli ikisinde tekrar hayırı yapılır, mevlit okutulur. Bu kez hayır, katmer ya da gene lokmadır. Eskiden, tanınmış aileler, küçük lokma yaptırırlarmış. Katmer yaptıranlar, içerisine  nişasta helvası da koyarlarmış. Günümüzde de bu gelenekler sürer, lokma, katmer yapılıp dağıtılır. Asıl önemli olan gelenek ölü  yemek götürülmesidir. Hem yemek götürülmesi hem de başsağlığı elli iki gün sürer.

Ölen insan kaybolup gitmez Muğla'da, yer değiştirir. Bayramlarda, kandil günlerinde Muğla mezarlıkları dolar taşar. Ziyarete gidenler tanıdık herkesin mezarını ziyaret edip, dualar okurlar. Mezarların üzerine “mersin” diye bilinen ağacın dallarını atarlar. Dönerken de içlerinde korku değil hüzünle; “Eeee geleceğimiz yer burası değil mi?” diyerek iç çekerler. Ve her zaman onun anılarıyla dolu sohbetler ederler; rahmetli anneannem, rahmetli babaannem, rahmetli büyük ninem diye başlayan sohbetler...

Biraz kasvetli bir konuydu anlattığım. Muğla geleneklerinde kasvetten uzak olanlar da var tabii. “Çocuk Yaşı” geleneği bunlardan biri. Yeni doğan çocuğu görmek ve aile fertlerini kutlamak için gidilen ziyarete “çocuk yaşı” denilir. Çocuğa özgü hediyeler alınarak gidilir bu ziyarete. Hediyenin çeşidi önemli değildir. Muğla'da önemli olan ‘'aramak” tır. Eskilerde sütlaç, süt, muhallebi gibi yiyecekler götürülürmüş çocuk yaşına.

Yeni doğan çocuk önceleri kırk gün dışarıya çıkarılmazdı. Kırk gün sonra da ''çocuk yaşına'' gelmiş konu komşuya ''çocuk gezmesi'' yapılırdı. “Çocuk gezmesi” de ilginç bir gelenek. Gezme sonunda çocuğun koynuna, yumurta, şeker, çorap, mendil gibi hediyeler konulur. Bu da “evimiz farelenmesin" adı altında yapılır. Böyle bir neden tabii ki bir yakıştırma. Burada amaç gene paylaşım.

Yeni ev yaptıran kişilere yapılan ziyarete de “ev kurdu” denilir. Yeni eve hediyeyle gidilir. O evin bir eksiği ya da insanların uygun gördükleri bir eşya olur bu hediye. Yeni evde bir de yasin okuma geleneği vardır ki, bu da evin “bereketi bol olsun” diye yapılır.

Sünnet geleneği, bir mürüvvet geleneğidir. Çocuğun ve ailenin ilk mürüvvetidir sünnet. Sünnet kimi zaman düğünle, kimi zaman da mevlitle yapılır. Sünnet düğününün ailenin maddi durumu ile de ilgisi var tabii. Yemekli yapılan sünnet düğünlerinde bir gün önceden yemek kazanları vurulur. Keşkek, kızartma, etli nohut, pilav, tavuk, mevsimine göre taze ya da kuru fasulye gibi yemekler pişirilerek konuklara sunulur.

Sünnet düğünü evde davul zuma ile başlar. “Sünnet çocuğu”na evin önünde zeybek oynattırılır. Sonra da şehir içinde arabalarla gezdirilir. Önceleri arabalarla gezilmezmiş. Bu günkü gibi konvoyların başında kameralar olmazmış. At'la gezdirilirmiş çocuklar. Şimdilerde aynı günün akşamı bir de “balo” denilen eğlenti yapılıyor. Burada önemli olan şey, bir gün önceden çocuğun eline kına yakılması. Kına, çocuğun baş parmağı ile işaret parmağını içine alıyor. Yani açıldığında silah görünümü veriyor. Sanırım askere gideceğinden.

Askere gönderme geleneği de var ama, önceleri bu kadar şaşaalı olmuyormuş. Askere giden gence harçlık vennek ve döndüğünde de “silahın mübarek olsun” demek gelenektendir.Askerlik bitip de, bavulunu eline alıp, memleket toprağına bastımı delikanlı, evlenmeye sıra gelmiştir artık. Kim bilir kaç kez,! tekrarladığı, “mektubunda diyorsun ki gel gayri,, sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” türküsünü dondurur dudaklarında. Askerlik bitmiş, bir yuva kurmanın yürek kıpırtısı başlamıştır delikanlıda.

Düğün geleneği, günümüze taşıdığımız! geleneklerin başında gelir. Özünde değişmeyen bu gelenek, günümüz koşullarında yinelenmiştir. Eskiden olduğu gibi üç gün siiren, düğünler artık yapılmasa da Muğlalı,, düğünlerine gerekli özeni göstermeyi sürdürmektedir.


Önceleri kızlarla erkeklerin birbirlerini görmeleri olanak dışıydı. Bu nedenle evlenme' yaşına gelmiş oğlanın ailesi, özellikle kadın olanlar, kız arayışına girerlerdi. İyi aileden, kendi güzel, huyu güzel bir kız bulunur, aracılar gönderilirdi. İstenme gününe gelindiğinde,, oğlanın ailesinin büyükleri kız evine gider,, “Allah'ın emri, peygamberin kavliyle hayırlı bir' iş için geldiklerini” belirterek, baş köşeye otururlardı. Kız evinin yanıtı genelde aynı olurdu, “bir düşünelim, danışalım.” Kızın ailesinin büyükleri aralarında karar verirler.eğer kızlarını vermeye gönüllü iseler, oğlan evine tekrar gelmek düşerdi. Bu arada kızla oğlan birbirlerini hiç görmezlerdi. Aileler biraz aydınsa eğer, kızla oğlanı birbirlerine göstermek için bahaneler yaratılırdı. Bu işi ailelerin, kadınları üstlenirdi. Düğün, bayram gibi olaylar,1 değerlendirilir, evlenecek olan gençler) birbirlerine gösterilirdi, o da karşıdan karşıya...

Nişan, evlilik öncesi bellilikti önceden de. Kız evinde yapılırdı. Önce kızın nişanı takılırdı. Oğlan evinden gelen bir grup akraba ve eş - dostun katılımıyla olurdu. Nişana oğlan, gelmezdi. O gün oğlan evi kızın yüzüğünün yanı; sıra kumaş, terlik, çamaşır, makyaj malzemesi gibi hediyelerde getirirdi. Hediyeler bavula konulurdu. Bavulun içi, kıza getirilen eşyaların konulduğu süslü bohçalar ya da şaselerle pek, süslü olurdu. Yüzüğün yanı sıra, inci kolye, küpe, yaka iğnesi, bilezik gibi takılar nişanda takılırdı. Küçük bir eğlenti sonunda konuklar, dağılırlar, bu kez telaş kız evine düşerdi. Kız evinin akrabaları, birkaç eş-dost oğlan evine gidilirdi. Oğlana alınan hediyelerin yanında börek, baklava tepsileri de giderdi. Tepsiler bakırdan olurdu. Bu tepsiler geriye dönerdi sonra. İçine çerez, çerezlerin üzerine de kız için alınmış kumaşlar konulurdu.

Kız eviyle oğlan evinin arasında gidip gelen bavullar, tepsiler, iki ailenin yakınlaşmasını sağlardı. Aileler arasında ısınmalar başlar ancak, oğlanla kız halen daha görüşmezlerdi. Görüşme gerçekleştiğinde bir kere, ilk heyecan yerini ilk özleme bırakırdı artık. Eğer iki bayram arası değilse, yakınlarında ölen,kalan yoksa, oğlanın işi, kızın çeyizi de hazırsa, uzamazdı nişan aralığı, düğünün adı konuverirdi.Belirlenen tarihten bir hafta önce de nikah yapılırdı.

Muğla düğün geleneklerinde kız evinin yükü ağırdı o zamanlar. Kız evi çeyizin tamamını yapardı. Oğlan evi takısını takar bir de evini yapardı. O nedenle söylenir, “kız alırsan Muğla'dan, ev yaparsan tuğladan” diye. Kız evinin telaşı farklıydı oğlan evininkinden. Halen daha öyledir. Çeyizler hazırlanır. Her ne kadar kız beşiğe girdiğinde, sandık evin altına girmiştir ve aynı anda içi de doldurulmuştur ama gene de yapılacak işler çoktur. Yorganlar, döşekler, yastıklar yaptırılır.Çarşı pazar işleri bitirilir. Kızın çeyizi gelin gideceği eve yığılır. Önceleri, mutlaka üç döşek olurmuş çeyizde. Her döşeğin üzerine üç yorgan konulurmuş. Onların üzerine de ikişer yastık...Çeyiz önce kız evinde sonra da oğlan evinde serilirdi, komşular görsün diye... Şimdilerde “yüklük” tabir edilen dolaplara konulan çeğiz malzemeleri önceleri maketlerin (divan) üzerlerine konulurdu.

Düğün telaşı sadece evlenecek gençlerin ailelerine yansımaz. Komşuluk hakkı burada gözle görülür bir hal alır. Düğün günü, bütün komşu evler açılır. Gelen konuklar mahallenin insanlarınca ağırlanır.Öncelcri üç gün sürerdi düğünler. Cuma akşamından başlanırdı. Bir gün öncesinde yemekçi getirilir, zerdeler yapılırdı.Cuma gecesi “kına gecesi” olurdu. Kına kız evinde yapılırdı. Gelin olacak kız, kına günü, başına eğri fesli örtü örterdi. Hatta o sene gelin olmuş genç kadınlarda eğri fes takarlardı.

Oğlan evinden kınacılar gelir, eğlenilir, kına yakma görevi, oğlan evinden bir yengeye aittir.Kma yakılırken “kına havası” söylenir, adettendir. Gelin ağlatılır. Kırmızı kına örtüsünün altında, elleri kınalı, gözleri yaşlı geline mutluluk dilenir. “A gelin, a kardeş kınan kutlu olsun. Hem orda, hem burda dilin tatlı olsun” Cumartesi günü, öğleden sonra kız evinde düğün kurulurdu. Bu gün bile aynı geleneği sürdüren aileler vardır. Yemekler hazırdır artık. Gelen konuklara yemek çıkarılır. Keşkek düğün sofralarının baş tacıdır. Pilav, et, etli nohut, mevsimine göre taze yada kuru fasulye, kızartına, salata ve zerde yemeklerin başında gelir. Bu arada kız düğünün çalgıcıları, ince telden başlarlar çalmaya. Kız evinin çalgıları ince sazdır çünkü. Gelin o gün pembe yada mavi giysi giyerdi önceleri. Oğlan evinin telaşı, kız evininkiııden farlı değildir aslında. Orada davul-zııma çalınırdı

Pazar günü gelin alma günüdür. Davul- zurna sabahlan çalmaya başlar. Öğleden sonra, oğlan evi, gelini almaya gelir. Gelin o gün beyaz giysisini giyer. Kızın babası, eğer yoksa aile büyüklerinden biri, gelinin duvağını örter, beline kırmızı kuşak bağlar, mutluluklar diler. Kızını oğlan evinden gelenlere teslim eder. Ufak bir şehir gezisi yapan gelin alayını karşılamak için oğlan evi hazırdır. Önceleri oğlan da gelin alayına katılmaz, evinin önünde beklerdi. Evine gelen karısını çiçekle karşılardı.

Gelin, başından atılan buğday, ceviz tanelerinin altından geçerek girer yeni evine. Misafir odasına alınır. Baba evinde örtülen duvak, damat tarafından burada açılır. Şerbetler içilir. İmam nikahı kıyılır. Gelinin kucağına küçük çocuk oturtturulur. Bunun anlamı, arası çok geçmeden bebekleri olmasını dilemektir. Gelinin kucağına kız çocuğu oturtturulursa kızı, oğlan çocuk oturtturulursa oğlu olacağına inanılır. Aslı var mıdır, bilemem ama, benim kucağıma oğlan çocuğu oturtturmuşlardı. Bugün iki kızım var. Oğlan evi, gelinin gelmesiyle şenlenir. Kız evi “suyu çekilmiş değirmen gibi” kalıverir.
Pazartesi gününden başlayarak bir hafta süreyle gelinlik giydirilirdi geline. Bu olayın adı “duvak”tır. Bir hafta süreyle gelincik, bir taburede oturur, gelen eş-dost, komşu, akraba, onu seyrederdi. Günümüzde bu süre kısaldı artık. Bir gün gelinlik giyiyor, gelinler. Akşamları da yemek davetleri olur. Gelin bu davetlere önceleri gelinlikle giderdi.

Muğla düğün gelenekleri değişime uğrayarak günümüze geldi. Düğünler eskisi gibi olamasa da özünde değişen bir şey yok. Bu gün eskisi gibi üç gün sürmese de, bir hafta gelinlik giyilmese de düğünler aynı.

Bütün gelenekler komşuluk, ahbaplık geleneklerinin gereğidir. Muğla insanı bu geleneklerini, genellikle kadınlar aracılığıyla sürdürür. Muğla kadını herhangi bir olay nedeniyle ziyaretine gidemediği tanıdığı için; “aranmadı” diye üzüntü duyar ve bir an önce o dostunu arar.

Gelenekleri çoğumuz biliriz ve uygularız. Bu bize özgüdür, yani Muğla'ya ya da küçük yerlere özgü. Bizim apartmanlarımızda alt katta cenaze kalkarken üst katta düğün yapılmaz. Bozulmanın o noktasına gelmedik henüz. Çünkü geleneklerimizle, kültürümüzle birlikte ilerlemeyi “ilerlemenin özü” görmüşüz. O nedenledir ki, ilanlara kulak kabartırız, doğacakları takip ederiz. Ne zaman doğacakları önemlidir bizim için. Yeni ev alanlara bir değil beş kez gideriz, neyi eksik tespit etmek için. Hayırlı olsunlar dileriz ve “Allah cennetlerde kavuştursunlar” dileriz. Bütün bunlar “elle bitene el vermektir” bir gün hepimizin bize uzanacak bir ele gereksinmesi olabilir.


Tülay Kayar
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2

Karabağlar*

Muğla'nın övünç kaynağı Karabağlar'ı, geçmişten günümüze gözlemek, incelemek ve değerlendirmek gerekiyor. Yayla ne idi, ne oldu, ne oluyor? Bu sorulan tarihsel süreci içinde oluşan değişimlerle açıklamak yerinde olacaktır.

Yayla, asırlar boyu kendi kendine yetmeye çalışan Muğlalı'nın kapalı ekonomik yapısı içinde çok önemli bir yer işgal eder. Yılın yarısı yaylada geçirilirken hem günlük ihtiyaçlar karşılanabilir hem de kışın Muğla'da yenilebilecek kuru sebzeden domates salçasına, kavurmadan tarhanaya, makarnadan sucuğa, pekmeze kadar her şey burada hazırlanırdı.

Her hane kendine yetecek kadar bostan ve sebze tarımı ile birkaç hayvan besleyerek yaşamını sürdürürdü. Yaylanın adından da anlaşılacağı gibi her yurdun bir bağı bulunurdu. Buna bağlı olarak önceki zamanlarda şarapçılık yapıldığı elden edilen bulgulardan anlaşılmaktadır.

Ünlü Türk gezgini ; .Evliya Çelebi 1671 yılında Muğla'ya geldiğinde  Karabağları da görmüştür. Seyahatnamesinde belirttiği gibi iki önemli gözlemi vardır. Bunlar bağlar ve irimlerdir. Yaylanın bin bağdan oluştuğunu yazarken güneş ışınlarının bile sızmadığı irimler ile kesik üzerindeki sulu asmalardan bahsetmeyi de unutmamıştır.

Muğla Türkiye'nin en çok yağış alan yörelerinden biridir. Bir çanağı andıran coğrafi yapısı en düşük kotta bulunan Karabağlar yamaçlardan akıp gelen yağmur sularının göllendiği yer olmaktadır. Atalarımız yaylada geleneksel ve çok iyi çalışan bir su drenaj sistemi kurmuşlardır. Buna göre her yurdun etrafında tarla sınırlarındaki yüksek kesiklerin arasında tarla seviyesinden aşağıda irimler oluşturulmuştur. Bu irimler hem suların tahliyesinde, hem de sular çekildikten sonra yol olarak kullanılmıştır. İrimler daha aşağı seviyede olan ana yollara bağlanmış, sular irimlerden bu yollara aktarılarak çayır göl sahasına yönlendirilmiştir. Yaylanın genel drenaj sistemi bu iken atalarımız yurtlarının etrafına çepçevre şarampoller açmış, bu şarampoller ancak alçak yerdeki irime kesik altına yapılan bir delikle irtibatlandırılmışlır. Güzün Muğla'ya göçerken kapatılan bu delikler ilkbaharda yağmurlardan sonra irimlerdeki sular çekilirken açılmıştır. Bu deliklerin kapakları genelde yol tarafına konan ve deliği kapatacak büyüklükteki düzgün taşlardır. Kesikler içten dışa 5-7 metre kadar genişlikte yol seviyesinden iki/iki buçuk metre yükseklikte toprak yapılardır. Kesikler üzerinde böğürtlen, kuşburnu gibi kabalıklar ile karaağaç, dişbudak, dut, meşe gibi ağaçlar bulunurdu. Bu ağaçları karasulu denen asmalar sarmalardı.

Yıllar boyu atı ve eşeği ile gidip gelen yükünü at arabasıyla taşıyan insanlar, yaylanın doğal yapısını bozmadan, ona uyarak yaşamaya özen göstermişlerdir. Yaylaya uygun ahşap ağırlıklı veya tamamen ahşap tahta damlarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Doğal yapıyı bozmadan onunla uyumlu yayla yaşamı, beyliklerden Osınanlı İmparatorluğuna, oradan da Cumhuriyetin çeyreğinde de devam etmiştir.

Karabağlar'da doğal yapıya bilinen ilk müdahale Karabağlar'daki doğal yapıyı bozucu nitelikteki ilk müdahalelerin 1950'nin ortalarına doğru başladığı görülüyor. Tütünün para eder olmasıyla yayladaki tarım tütüne yönelmiş, büyük toprak sahipleri kendi tarlalarına ilaveten kiraladıkları arazide tütün yapar olmuşlardır. Bu durum yaylada tütün ağalığını ortaya çıkarmıştır. Tütün ağaları çevre köylerden getirdikleri ameleleri çalıştırmışlardır. İlk zamanlarda tahta tütün kcpcnklcrindcn tarla kenarlarına yapılan eğreti yapılarda yaşayan amelelere daha sonra tütün ağaları taş duvarlı amele damları yaptırmışlardır.

A m e I e  damlarıyla yaylanın / doğal yapısını bozucu ilk darbeler vurulmuştur. Genelde ana yol üzerinde yerleri olan tütün ağaları yol kenarındaki kesik ve kabalıkları ortadan kaldırmışlar, yerine taş duvarlı amele damlan yapmışlardır. Taş duvar yapma sadece amele damları ile sınırlı kalmamış, tütün ağaları tarlaların kenarındaki kesik ve kabalıkları kaldırıp taş duvar yapmayı amele damlarından sonraki bölümlerde de sürdürmüşlerdir. İki metre yüksekliğindeki bu taş duvar oluşumu bugün de
gözlenebilmektedir. Tütün ağalarının elinde olmayan yayla kesiminde doğal yapı nispeten 70'li yılların ortalarına kadar siirdiirülebilmiştir.


Tütüncülük yayla yaşamına traktörü de sokmuştur. Traktörün yanı sıra 70'li yılların başında otomobil de yayla yaşamına girmiştir. 70'li yılların ortalarında belediye otobüslerinin yaylaya sefere başlaması ile yollarda dolgu yapılar olmuştur. Otobüs yolunda yapılan müdahaleler otomobilin de yaşama girmesiyle il imlere kadar uzanmıştır.

Anayollar, lıcr yağmur sonrası serilen malzeme ile günden güne yükseltilmiştir. İriııılerde de vatandaşın sadece kendini düşünerek ve bilinçsizce yaptığı müdahaleler genel drenaj sistemini bozmuş, işlemez hale getirmiştir.

Yüzyılın başında, hatta ortasında tarla, irim, anayol şeklinde olan seviyelendirme, bugün anayol, irim, ,tarla şekline dönüşmüştür. Böylece drenaj sistemi felç edilmiş, tarlalar su altında kalır olmuştur.

Doğal yapıya ikinci müdahale 1985 yılında iyi niyetle yapılmaya başlanan kaybolan veya tarlaya katılan irimlerin açılmasına yönelik çalışma, talep edilen her irime yönelince asırlardır doğal yapısını koruyan kesikler ayakta duramaz olmuşlardır. Bu arada yurtları kiralayanların kesikleri tarla tarafından taramalarını, kabalıkları kesip attıklarını da vurgulamak gerekiyor. İrimlerin paletli iş makinesiyle açılması, kesik topraklarının yayılması, kesik üzerindeki ağaçları köksüz bırakmıştır. Buna bağlı olarak drenaj sistemi de altüst olmuştur. Yaylanın doğal yapısını bozan cn büyük etken, yurtların kiralama veya satın almayla el değiştirmesi olmuştur.

9 0'11 yılların başında yayla bir başka oluşuma sahne olmuştur. Toplumun gelir seviyesi yüksek kesimi yaylada yer sahibi olmaya başlamıştır. Bunların biiyük çoğunluğu da, yerlisi olsun olmasın 50'li yıllarda tütün ağalarının yaptırdığı taş duvarları örnek alarak yurtlarının etrafına çepeçevre taş duvarlar yaptırmışlardır. Su drenaj sisteminin tersine dönmesiyle taş duvarlarla çevrili bu tarlalar birer havuz olmuşlardır. Böylece su tahliye kabiliyeti tamamen ortadan kaldırılmıştır. Taş duvar oluşumunda İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu da yaylanın özelliğini tam kavrayamamış tütün ağalarının 50’li yıllarda yaptırdığı taş duvarların yaylanın doğal yapısını bozucu etkisini görmemiştir. Bu eksiklik geçen dönem alınan Belediye Meclisi kararıyla giderilmeye çalışılmış, konu Kurula aktarılarak yaylada irim, kesik ve kabalıkların doğal yapısının korunması ve geliştirilmesi için kararaldırılmıştır.

Yaylada bir başka müdahale Derin kuyular
Yaylada su ihtiyacı, her yurtta evin önünde bulunan taş veya beton 6-8 metre derinlikteki kuyulardan sağlanır. Önceki yıllarda tulumba ile çekilen su, tulumba altına yapılan küçük bir havuza aktarılırdı. Görüldüğü gibi atalarımızın bu davranışın altında boşa akacak suyu biriktirme gibi ekonomik, dinlenen suyu tarımda kullanmak gibi bir bilimsel tavır yatmaktadır.

Yayla tarımında su sadece bahçe sulamasında kullanılır, biber patlıcan sulanırdı. Tütün tarımına yönelmeyle tütün de sulanmaya başlanmış, yaylada bostan tarımı azalmış, bağlarda sökülmüştür.

Elektriğin yaylaya girmesi suyun yeraltından çıkarılmasını kolaylaştırmış, kurak dönemin de yaşanması, su kullanımının artması da mevcut kuyu sularım yetersiz kılmaya başlamıştır. Bunun üzerine yer yer derinlere inen borular çakılarak bulunan sular çıkarılmış, hatta bazıları çıkardıkları suyu 3-4 km hat döşeyerek taşımıştır.

Yaylada yeraltında akıp giden sular, dereler yoktur. Yağmur sularının yer altında biriktirdiği küçük mercek tipi gölcükler vardır. Önceki zamanlardaki kuyular bu gölcüklere kadar ulaşan yapılardır. Ancak bugün derinlere inilerek etrafta bulunan keson kuyuları askıda bırakılmakta, bu kuyu sularının çekildiği gözlenmektedir. İki yıl öncesine kadar süren kurak dönemde suyu derinlerden çıkarma önem kazanmış, uygulamalar yaygınlaşmıştır. Kurak dönemle birlikti kesiklerin içten dıştan taranarak daraltılması, yok edilmesiyle yayladaki bitki örtüsündeki azalma bütün çıplaklığıyla ortadadır. Yirmi yıl önce irimden geçerken tarlalar görülmezken bugün çevre yolundan bakılınca Dliğerek görülebilmekledir.
Sonuç
Karabağlarda, önceki zamanlarda canlıya ve doğaya verilen önemi, doğayla uyumlu yaşamanın örneklerini iyi etüt edip günümüzdeki taşa, betona yönelmeyi dizginlemek zorundayız.

Kafamızdaki, kent ve sahil lürii yapılaşmayı yaylaya taşımaya dur diyerek, yaylanın özgün koşullarına uyumlu, doğaya tahribe yönelik olmayan ve doğal dengeleri ortadan kaldırıcı uygulamalardan uzak durmamız gerekiyor, eğer yaylamızın yaşanılır olmasını sürdüreceksek.

Selahattin Sapmaz
Muğla Kent Tarihi Dergisi 
Sayı:2

Muğla'da Gezerken*

Muğla, kuruluşundan günümüze kadar nice insanlara, nice kültürlere ve nice uygarlıklara beşiklik yapmış, kendi halinde bir kent. Geçmişi ile bugünü arasında birikimini, deneyimlerini yaşatmaya çalışan bir bilge, ya da bir belge. Şehre nasıl bakarsanız bakınız, o sizi her zaman o engin dinginliğiyle, hoşgörüsüyle, görmüş de geçişmiş vakur tavrıyla karşılar. Şehrin sırlarını merak ederseniz anlatır. Muğla, gizem dolu hikâyelerle başınızı döndürebilir.

Şehir, adıyla başlar sizi büyülemeye. O kadar çok rivayet vardır ki hakkında, bilmem sizi hangisiyle karşılar. Muğla adının antik dönemden kalma bir hatıra olduğunu bilir aslında. Bilir bilmesine, ama siz her bağrına bastığı kültürün kendine başka başka çeşniler katıverdiğini gözlemleyebilirsiniz. Nice günlük yaşamları bağrında beslemiş olduğunu bilemezsiniz. Her yaşamdan bir armağan almış mıdır, vermiş midir, bunu şehri hissetmeye, fısıltısını duymaya başladığınızda anlayabilirsiniz. Merak etmeyiniz şehir, bu gizem dolu sırlarının sizlerle paylaşır.

Yüksek yerde kurulu bir şehrin antik dönemdeki adı, artık yeni misafirlerince yeniden bezetilmiştir. Muğla adının oluşumu ile ilgili o kadar çok efsane anlatılır ki, bunlardan bir Evliya Çelebi'ye aittir. Muğli Bey'den söz eder, Çelebi: “Müsaade et Beyim, ben şu kalayı alayım,” diyen bir komutan. “Adına bağışladım,” diyen bir hakan vardır. Kale alınır. Hakan, Muğli Bey'in adını bağışlar şehre. Böylece Muğli ve zamanla Muğla kalır şehrin adı sanı. Kanunî Sultan Süleyman ile şehir arasında bir başka hikâye nakledilir. Padişah: “Burada mola verelim,” deyince ilin adı önce “Mola” ondan sonra da “Muğla” oluverir. Bu gizemli öyküleri isterseniz daha çok artırabilirsiniz.

Muğla küçük bir yerleşim birimidir, ama büyük bir birikime sahiptir: Şehir birikimine. Evliya Çelebi'nin ifadesiyle Muğla “şehridir”.; Her kasabada göremeyeceğiniz, hatta her şehirde göremeyeceğiniz bir birikimdir bu. Muğla, günlük yaşam içinde kavgası, gürültüsü olmayan bir şehirdir. Muğlalılar - kendilerini Muğlalı sayanlar da dahil - birbirlerini tanırlar. Muğla'da belediye hoparlörü her şeyi haber vermez, ama insanlar birbirlerinden haberdardır. Bir yaz günü Muğla'da kalmalarını ve bu kadar sakin bir şehir olur muymuş, demelerini ve yaşamalarını tavsiye ederim, yorgun şehirlerin insanlarına. Nerede bir aykırılık varsa, ki pek görülmez, onu Muğlalı bilir. Küçük şehrin büyük hoşgörülü insanları şehri birdenbire kocamanlaştırıverir. Muğla'da gönlünüz büyür,: yüreğiniz daralmaz. İşte böyle bir şey yaşarsanız' farkında olmadan.
İnsanlık halidir, her zaman her şey yolunda gitmeyebilir. Sıkılırsanız yürüyün benim gibi, Muğla'nın eski mahallelerine doğru. Salıverin kendinizi daracık sokakların bağrına. Alıp alıp götürsünler sizleri istedikleri âleme, yüzyılların ötesine. Kendinizi rahat bırakın buralarda. O sizin gamınızı sürükleyiverir, uzaklara. Geriye Muğla ve siz kalırsınız. Mekân değil mi, ferahlatan insanları dünyada; ucuz pahalı neyse, gamı öteleyen bir Muğla, bütün kültürel ve sosyal cephesiyle yaşanacak bir ortam sunar sizlere.

Şehir eski ve yeni çehresiyle karşılar sizi. Eskiden yeniye her geçiş sürecinin izleri, mahallelerin ve evlerinin mimari özelliklerinde saklıdır. Dikkatle baktığınızda, on yıllar içinde değişen mimariyi izleyebilirsiniz. Bunun için mimar olmanıza da gerek yoktur. Mahalleler ve evler bağrında yeni yaşamlar sürdürmeye devam eder, özveriyle. Siz de bu yaşamlara katılabilir, artık nesli tükenmekte olan bu şehirlerden birinde, geçmişi ve bugünü iç içe yaşayabilirsiniz.

Sahi kaç şehir güvenlidir artık. Kaç şehirde arabanızın camlarını açık bırakabilirsiniz? Evlerinizin kapıları açık kaldığında, içinizin rahat ettiği başka kentler var mıdır? Birbirleriyle görüşmeseler de birbirlerini tanıyan insanlarla, güven içinde yaşamım sürdüren kaç şehir kaldı? Eski ne varsa ağacından çeşmesine, evlerinden mahallerine kadar, kendi şehrine bilinçle sahip çıkan kaç şehir ve kaç şehirli var? Muğla'da bunların hepsi mevcut.
İsterseniz şehrin mahallerinden başlayalım dolaşmaya. Saburhane, Emir Bayezıt, Muslihitin, Orhaniye mahalleleri bunlardan bazıları. Saburhaııe mahallesine doğru yürüdüğünüzde, teninizi okşayan bir rüzgar sizi alır birkaç yüzyıl ötesine taşır. Adımlarınız sizi başka bir dünyalara götürür. Eski tarz mimari kucaklar sizi. Hangi yüzyılda yürümekte olduğunuzu şaşırabilirsiniz. Sokaklar kıvrılmaya, daralmaya başlar. İçinize sevinç gibi bir samimiyet doluşur. Birbirine omuz vermiş evler, ılıtıverir insanlığa dair sevecenliği ile misafirlerinin içini. Bahçeler evleri, evler ise insanları bağrına basmıştır. Kapı önünden geçenlere, bahçe kapıları âdeta tebessüm eder. Bu kapılar ilk görenleri biraz şaşırtır. Merak etmenin meyvemsi bir tadı vardır içinizde. Bunlar kuzulu kapılardır: üzerlerinde artık unutulmaya yüz tutan, bir tutam tokmaklarıyla. Kuzulu kapılar, yüzyılların geride bıraktığı zarif bir kültürün parçalarıdır. Kanatlı kocaman kapıların içinde bir kişinin eğilerek girebileceği bir kişilik kapılardır, kuzulu kapılar. Büyük kapının kuzusu, ya da büyük kapının kuzuladığı bir kapı; adını da buradan alır. Kuzulu kapılar, daha eve girmeden doğurmanın büyüsü ve bereketi görebilen, çözebilen kişilere sevinçli bir karşılama sıınuvcrir. İçeri girerken başınızı biraz eğmek durumunda kalırsınız. Baş eğmek alçak gönüllülüğün geleneksel göstergesidir. Çilehane dervişinin bel ve baş eğmesi ile örtiişen bir kültürün kalıntıları, şehrin size verdiği sırlardan biridir.

Kuzulu kapılar üzerindeki, tokmaklar bir çeşit sanat eseri niteliğindedir. Estetik bu yapısıyla evler, daha girişinde sizlere yeni inceliklerin ipuçları verir. Tokmak sesleri, tokmakların kaç vere vurulduğu, hangi tartımda çalındığı sesin şifreleri olarak çözülür, hane halkınca. Her tokmağın bir başka nağmesi, her vuruşun bir başka edası vardır. Kim geldi bilinir, kapı açılmadan. Misafir vuruşu, çocuk vuruşu, evin beyinin vuruşu, hanım vuruşu birbirinden ayrılır. Tokmak sesinden hangi komşunun kapısının çalındığına kadar, birbirini belleyen bir sahiplenme oluşturuver mahalle sakinlerinde. Birbirlerini tokmak seslerine kadar tanıyan komşulukların sırlarıdır bunlar.

Hane halkı ve misafirler kuzulu kapıdan girip çıkarlar. Eskiden kanatlı kapılar, sadece haftada bir açılırmış bütün ihtişamıyla. Haftada birodun toplamak için, yük hayvanları ile çıkılır. Masa Dağı, Kızıldağ ya da. Yılanlı Dağ sırtlarından yakacak odun getirilirmiş.

Muğla evlerinin muhteşemliğini, çatıları, oyma işlemeli ahşap yapıları, bu arada cumbaları ve bacaları tamamlar, evlerin hayatları, hayat verirken sakinlerine ve misafirlerine.

Sonbaharda bu mahalleri gezerseniz, hayatlarına veya pencerelerine asılı biber, patlıcan, bamya gibi çeşit çeşit sebzeleri, baharatlı sucukları, görebilirsiniz. Kilerlerinde kışlık meyveleri asılıdır, kavun gibi, nar gibi. Erişle kesiminde Muğla'da yumurta fiyatları fırlayıverir. Erişteler kurutulur; tarhana çorbaları; biber ve domates salçaları için emekler harcanır evlerde. İllaki bir kıtlık olacak olsa - Allah göstermesin - Muğlalının evinde kendine yetecek birkaç aylık erzakı bulunur.

Saburhane mahallesinin köşe başı fırınları, kanvehaneleri ve güzel insanları, içine girdiğiniz sokakların gerçek olduğunu, yaşamın bütün canlılığı ile devam etliğini fark ettirir sizlere. Saburlıanc adı gizemini, bir zamanlar burada bir hapishane olmasından alır. Hapishaneden daha miişfık bir ad değil nıi. sizce de? Suçluları bile ötelemeden sabırlardileyeıı bir anlayış, bir felsefe.

Saburhaııe Mahallesine yerleşimin ilginç bir öyküsü vardır. İlk gelenler çeşitli yerlere et veya ciğer asarlar, Etin veya ciğerin kokmadığı yere yerleşirler. İşte burası Saburhaııe’dir. Yaz aylarının sıcağında, burada püfür piilîir eser rüzgâr, insanını da diri tutar. Rüzgâr yaşamın ve oaııııı güzelliğini üfler fısıltıyla.

Kıvrılan sokakları dolaşmaya başladığınızda, her bir tarihi ev kendi kendine bir şeyler anlatmaktadır, dikkatle dinlediğiniz zaman duyarsınız. Soldaki sokağa döndüğünüzde, bir Obciediye çeşmesi görürsünüz. Birkaç metre ötede, belediye suyunu ilk kez bulduğuna inanılan Şemşi Aııa’nın yatırı karşılar sizi. Şemsi Ana'ııııı öyküsünü dinlediğinizde suyun Muğla için ne kadar meşakkatle getirildiği öğrenebilirsiniz. Çobandır Şemsi Ana. Keçilerini otlatmaya gider. Günlerden bir gün bir keçisinin sakalım ıslanmış olarak bulur, Ertesi gün ve sonraki gün bu böyle sürer. Bir gün Şemsi Ana keçisinin izini sürer. Keçi, içtiği suyu tekrar ayaklarıyla kapattığı için. Şemsi Ana bulamamıştır suyu. Böylece su bulunur. Suyun bol olmadığı zamanlarda, suyu bulması Şemsi Ana'yı öteki insanlardan farklı kılar. Ululanır. Ermiş olarak kabul görür. Bu çeşmeden su içerken bir fatiha isler sizlerden Şemsi Ana. beni unutmayın, susuzluğu unutmayın dercesine. Keçi mi, o keçiliğiyle kalır. Hani adam adama boşu boşuna “keçi” demezmiş.

Kıvrılan yollarda birer birer selâmlaşırken her bir evle, kendinizi Şahidi'nin mekânında bulabilirsiniz. Şahidi'nin XV. yüzyılda yaşadığı bilinmekledir. Her yerde göremeyeceğiniz bir dergâh, bugün cami olarak karşılar sizi. Caminin iç bölümü günümüzde dc, dervişlerin bir zamanlar halka halinde zikir yaptıkları gibi aynen korunmaktadır. Şahidi'nin çok sayıda olağanüstü öykülerini bu ziyaretler sırasında işitebilir, yüzyıllar sonra bile Muğlalıya nasıl yardımcı olduğunu, kendi mekânını nasıl olağanüstülüklerle koruduğunu öğrenebilirsiniz. Tıpkı Oğuz Kağan gibi, daha bebekken konuşur, mahkemede kadının karşısında şahitlik yapar: “Gedâyem Şâhidî-i Mevleyimeıu / Diyâr-ı Mcııteşe'de Muğlavîyem" der.

Muğla'nın mahallelerini bir bir gezdiğinizde, şehrin en eski hatıralarını bir kez daha yaşayabilirsiniz. Her mahallesinde bir gizem, bir bilgi saklıdır. Emir Bayezıt adı bir kere daha yüzyıllar öncesine XVI. yüzyıla götürür sizleıi. Emir Bayezit'e ail hayat hikâyeleri, bir zamanlar, din adamlarının halkla ne kadar içi içe olduğunu, cıı sıradan işlere, bile nasıl yardımcı olduğunu, sabır ve yol gösterme adına. Muğla’ya bir zamanlar çok şey katığını öğrenebilirsiniz. Şehir adından mahalle adlarına kadar, Muğla'nın kendi kültürel birikimi her bir adımda sizlere güzellikler ve incelikler suııamaya devam eder.

Kurbaıızade Hacı Süleyman Efendi, Hamursuz Dede, Üç Erenler, Ahi Sinan gibi isimler, larilıî derinliklerde Muğla'nın kültürel birikimini oluşturun “diğer isimler” olurlar. Her biri Muğla halkının hafızasında, onlar hakkında anlatılan olağan veya olağanüstü öyküleriyle canlıdırlar.

Perşembe Pazarı artık turist çekmeye başladı. Alış veriş yapanlar bile, onlar için seyirlik bir öğe oluşturmuş durumda. Perşembe Pazarının nasıl bir cazibeye sahip olduğunu yabancı bakışlarla bir kez daha fark edebilirsiniz. Burası üretici pazar yeri olduğu için, yakın uzak çeşit çeşit köylerden yetiştirdikleri tazecik ürünlerle köyden kalkıp gelen Muğlalılarla buluşabilirsiniz. Onlarla alış, veriş yaparken muhabbet etmeyi ihmal etmeyiniz, incinebilirler. Bu sohbetlerde, Muğla, ağzının güzellikleri işitme şansınız olacaktır. İştej böyle bir konuşmayı etrafındakilerle yapan bir çocuğu hayran hayran dinlerken, bir çocuk size; dönüp: “Ne güliipdurun?” derse şaşırmayınız.

Yaşlı kadınların sözlerinin sonu çocuğum diye biter. Toprak analarının sözleri güzellikler üretmeye devam ettiğini, insan olmanın ve< insanlığın keyfine varma şansını yakalayabilirsiniz. Onlar alışverişle birlikte farklı insanlarla görüşebilme fırsatını çok iyi1 değerlendirirler. Sizler bu fırsatı niye, değerlendirmeyesiniz? Her ne arasanızj bulabilirsiniz bu pazarda; ister mevsimlik, meyveler, sebzeler; ister kurutulmuş sebzeler.' Uzak yakın her yerden gelir satıcısı. Alışverişin* güzelliği, satılan sebze ve meyvelerinin tazecik! olmasından çok, satıcılarının insan olma sırrını1 her dem diri tutmalarından kaynaklanır.1 İnsanlığın özünü ve yalınlığını Perşeınbe| Pazarında daha yakından izleyebilirsiniz.

Bir zamanlara kervanların konakladığı hanlar ve kervansarayları görmek islerseniz.! biliniz ki onlarda korunmuştur. Kervan yollarını aramak isterseniz onları bile bulabilirsiniz. Biı" zamanlar han olan Koııakaltı ve Yağcılar Hanları şimdi, kültür sanat ve çarşı olarak hizmet vermekte. Koııakaltı İskender Alper Kültür, Merkezi film çekim mekânı bile oldu., Bahçesinin çiçeklerle karşıladığı onlarca odadan1 ibaret. Yerel yönetimin duyarlı tavırlarının yörej halkıyla örlüştüğü hanlar, sizlere geçmiş om yılların, yüzyılların resitalini sunar. Yağcılar' Hanında yaşlı bir çınar sizi gölgeler. Altında! oturduğunuzda zamanın gizemi ile burun burunaı gelirsiniz. Handan nice insanlar gelip geçmiştir.!

Siz de bunlardan birisinindir artık. Bu hanlar hayatın güzelce yaşamaya layık olduğunu anlatır sizlere.

Bu şehirde hâlâ yetim çocukları çırak olarak alınıp yetiştirildiğini, askere uğurlanıp harçlığının yolladığını ve asker sonrası onlara düğün yaptığını işitebilirsiniz. Evlat gibi sahip çıkılan yetim veya öksüz kuşaklara da. baba duyarlığı gösteren bir anlayışa şahit olabilirsiniz. Halkın toplum adına ortaya koyduğu ferdî duyarlığıdır bu. Çorbada tuzum olsun gayretidir. Kendisinden öte başkaları için, onların geleceği için tasalanan Doğan Usta gibi insanların yüce gönüllüğünün göstergesidir. Her şeyin afişe edildiği bir dünyada, adın ve sanın duyurulması adına hırçın bir rekabetin yaşandığı günümüzde, yapıp ettiklerini kendinde saklayan tevazu sahibi, hayır sahibi insanları bu tevazudan dolayı bulmakla zorlanabilirsiniz. Çünkü iyilikleri ve dostlukların hesabı tutulmaz. Bunlar bir gün binlerinin başına kalkılmaz. Halk terbiyesinin son demlerinin yaşatıldığı bir dünyada. Muğla'da bu türden değerler, öksüzler, yoksular, yaşlılar ve hatta sokak köpekleri için bile günlük yaşamı kolaylaştırır. Hayriye Hanım gibi hayır, kültürel ve sosyal işlere gönlünü bağlamış birini yolda gördüğünüzde yaşamın güzel insanlarla değer bulduğunu fark edersiniz. Bilge bakışlı çok sayıda emekli öğretmeni yetiştirdikleri ve hayata sundukları genç kuşaklarla iftihar eder bir edayla bulursunuz, onlar diğer yandan çocuk bakışları kaybetmeme gayretindedir. Av köpekleri öldüğü için aylarca yas tutan onlardan başka sıcak yuvasında kimseciği olmayan, mahallenin kırk yıllık Neşet Dayısı, vakur bir insanın yaşlı bir çınar gibi yaşama nasıl dört elle sarıldığını, yılların geçmesinin yaşlılık anlamına gelmediğini öğretebilir sizlere. Birkaç hafta birbirine tesadüf etmeyen dostların meraklı arayışlarını yaşamı yaşanır kılmaz mı? İşte bunlar küçük şehrin hayat sırlarından bazılarıdır, insana dair. Arasta'yı görmeyen, ben Muğla'yı gezdim demesin. Şadırvan i ı kiiçiik bir sahanlık ve etrafında tek katlı dükkânlardan oluşan ara sokaklar arastayı oluşturur. Bu sokaklardan bir başka ses, bir başka koku gelir. Burada kalaycılardan son izler bulabilirsiniz.

Eğer birkaç eski kalaylanacak kap kaçağınız varsa, o zaman perşembe pazarını beklemelisiniz. Perşembe günü kalay ve bakır işlerinin merkezi Kavaklıdere ilçesinden gelenler, sizin kalaylarını alır götürür ve ertesi hafta kalaylı bir şekilde getirir. Semercilerden bir tek dükkân da olsa bulabilirsiniz. Semerci ustayı çarşının zamana boyun eğmiş bir dinginlik içinde görebilirsiniz. Demirciler, ayakkabıcılar, terziler, kahveciler, kebapçılar, fırıncılar ve diğerleri, eski mesleklerin canlarını, bedenlerinde taşırcasına onları geleceğe taşımaktadırlar. Ayakkabı tamircileri pek az değildir. Gürbüz Usta çırakları ile bu esnaf içinde belki de en bahtiyarıdır. Öyledir öyle olmasına da, o da, dükkân sahibi olan kalfaları için endişe eder. İş azlığından, onlar adına yakınır. İlk kez ayakkabı tamiri için, dükkâna gelen bir müşteriden tamir parası alınmaz. Gürbüz Usta'ya bir ayakkabı tamir ettirecekseniz, ayakkabıları mutlaka çift götürmelisiniz, tek eş değil. Yoksa kızar.

Küçük dükkânlar büyük bir sırrı saklar gibidir. Bu da zamanın sırrı olsa gerektir. El emekleri işler, kadir kıymetten bu kadar mı düşer, can çekişir? Arastanın esnafı bir vefanın temsilcileri gibidirler. Eski ahilik teşkilatının kırıntılarım, ustalarını, el emeği işlerini vakur bir sabırla, sürdürür haldedirler. Çizmeci Kemal'in ayakkabı ve efe çizmelerinin artık taliplisi yok. Oğlunun hemen karşı dükkânda, hazır imalatla üretilen ayakkabı dükkânı, iki kuşak arasındaki değişimi capcanlı sahneler.

Arasta'da dolaşırsanız Muğla kebabı ve tükürük köftesini mutlaka yemelisiniz. İsterseniz biraz yukarı doğru çıkın akşam saatlerinde sonra. Çimen Dayı'nııı cümbüş eşliğinde Muğla kebabını yiyin. Nedir bu kebabın özelliği derseniz, anlatayım. Oğlak eti sabahtan lirına verilir ve fırında yedi saat kendi halince pişer. Sabır ve zaman damak tadına tat katar. Ormancı türküsünü mutlaka söyler Çimen Dayı. Dayı yetmiş beş yaşındadır ve hayat doludur. Arasta gibi. Arasta içinde veya yaşlı çınarla yıllarını paylaşmış şadırvanın hemen altında köfte yerseniz, böylece Muğla'nın sizinle damak bağları kurulııvcrir. Sonra bir bardak çay içeyim derseniz, işte o zaman seçeneğiniz çoktur. İşte bizim güzel evlerimiz, çay ocakları.

Yrd.Doç.Dr. Mehmet Naci ÖNAL
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2

Kentlerin Öteki Yüzü-1*

KENTLERİMİZE SALDIRIYORLAR!

Bireysel karamsarlıklarımız çoğu kez “kendimize ait durumların ve hallerin” ifadesi olabilir. Ancak toplumsal bir tablodan söz etmeye başladığımızda modem dünyanın bize dayanak olarak sunduğu veriler ve rakamlar var. Yani nesnel olandan yola çıkarak “iyimser ya da karamsar” tablolar oluşturabiliriz.

Yazının başlığı doğal olarak bu anlamda karamsar bir şeyleri paylaşmanın işaretini taşıyor. Kentsel değerleri, bu değerlerin süreklilik çizgisini oluşturan doğa-tarih ve kültür değerlerini yeni bir heyacanla yorumlayıp koruma politikaları geliştirenler açısından bu başlığın paylaşılması gerektiğine inanıyorum. Tartışmasına da..

Bu sorunun yanıtım artık yaygın olarak biliyoruz. Ancak bu paylaşmada oluşturduğumuz düşünce ve duygu ortamı (fikirlerimiz ve hissiyatımız) ağırlıklı olarak genel bir suçluluk sürecinin sonuçlarını taşıyor. Yani ülkemizin doğa-tarih ve kültür değerlerini çok ihmal etlik, tahrip ettik, önemini bilemedik; bundan sonra bu değerlerimizle ortak yeni bir toplumsal yaşam kuralım gibi..

Bu doğru bir değerlendirme kuşkusuz. İçinde özeleştirimizi de taşıyan, yeni birgelecek kurma isteğimizin ve inadımızın ifadesi. Ancak geleceğe yönelik bir çaba olmakla birlikte, “gelecek” adı altında kurulan yeni dünyanın verilerini ve girdilerini içinde taşımıyor. Niyet olarak taşıyor belki, ancak bilinç olarak henüz paylaşamadık.

Aslında İnsanı Koruyoruz!

“Hoppala” demezseniz bir kaç kavramı hızla paylaşıp asıl konuyu tarıtışmayı deneyeceğim. Bildiğiniz gibi günümüz dünyası çok fazla sayıda ve çok hızlı yeni kavramlar üretiyor. Onları izlemek, anlamak neredeyse olanaksız gibi. Üstelik aynı şeyi, farklı kavramlarla açıklamak da çok yaygın.

Örneğin ; “Küresel dünya”, “modern dünya”, “tüketim toplumları”, “küresel emperyalizm”, “küresel ekonomi”, “uluslariistü pazar” gibi kavramlar bir kaç küçük fark dışında aynı kapıya, içinde yaşadığımız dünyanın pazar ilişkilerine açılıyor...

Ekonomik yaşamın, pazarın niteliklerini belirliyor.

Bu, bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bu ekonomi ve pazar dünyasının temel aktörleri kentlerimizdir. Yani pazar adına olup bilenlerin büyük yüzdesi kentlerimizde olup bitiyor. Kent yöneticileri, kenttaşlar ve yurtseverler olarak en çokbizlcri ilgilendiriyor.

Modern Dünya, herkesin bağlandığı birtüketinı zinciri midir?

Yukarıdaki kavramların bizi ulaştırdığı ilk sonuç şudur. Adı ne olursa olsun kurulmakta olan dünya, sınır tanımayan uluslariistü. hatla ulussuz, yani milli olmayan küresel egemenliği ifade eden bir ekonomik dünyadır.
Yapılan bir araştırma bu dünyanın yaklaşık 700-800 çok büyük şirket tarafından emildiğini gösteriyor. Bu 800 şirketin toplam cirosu, 115 ülkenin yıllık GSMH (Gayri safi milli hasılasından daha büyük. Bu anlamda bu şirketlerin pek çoğunun cirosu Türkiye bütçesinden çok büyük rakamlara ulaşıyor. Yani devletler-üstü şirketler varlığı ile karşı karşıyayız.

Kuşkusuz henüz ulusal ekonomiden söz edebiliriz. Bizim şirketlerimizden, bizim üretimimizden ve ülkemizin toplumsal üretim yeteneğinden... Ancak bu yetenek ve birikimlerin nerelere kaydığını ve bunların kent pazarlarındaki yerlerini de görmek koşuluyla..

Öyleyse yeni dünya düzeninin özellikle ekonomik faaliyetler açısından geliştirdiği ve bizi alıştırdığı yeni oluşumlara kabaea bir göz atalım:

1. Küresel emperyalizm, gündelik ihtiyaçlarımızın sıralamasını değiştiriyor. İhtiyaçları artık zorunluluklarına göre değil, güdülenmemize/ inandırıldığımız yeni yaşama modeline göre sıralıyoruz.
(Örneğin telefon bir haberleşme aracıdır. Günümüzde telefon, özellikle cep telefonu konuşma, yarışma ve sosyal statü belirleme aracı yapılmıştır. Patates ile, paketlenmiş patates jipsini anımsayın.)

2. Küresel emperyalizm, reel bir ekonomik sistemden harami ekonomik sisteme (göstcriınci, statü belirleyen, kişilik vaad edici, baskıcı sisteme) geçmektedir. Ekonomi öğretilerinin belirttiği “ürünün fiziki faydası” neredeyse sorgulanmadan “ürünün statü değeri” satın alınmaktadır ve bu statü değeri reklamlar ve kitle iletişim araçları aracılığı ile iradi olarak ısrarla oluşturulmaktadır.

3. Kitle iletişim araçları bu sistemin işbirlikçileri ve hizmetlileri haline getirilmiştir. Bir yandan iletişim araçları mülkiyeti tekelleşmekte; öte yandan bu tekellerin dev şirketlerle gizi i-açık bütünleşmesi sürmektedir. Bu süreç, imaj bombardımanı altındaki geniş yığınların “doğrıf’yu öğrenebilecekleri açık ve yaygın bilgi iletişimini engellenmektedir.

4. Gelişmişlik ve çağdaşlık verileri, ulusal toplumlar tarafından sindirilmeden, kendi yapısına uygun değişimlere uğramadan birebir kopya edilen kurumlar, biçimler ve giderek kentler ve toplumlar haline getirilmektedir. Örneğin PTT, banka, mağaza gibi kurumlar yakın bir geçmişe kadar Türkiye toplumu için hal-hatır sorulan, iletişim kurulabilen sosyal kuramlardı. Yarattığı geniş işsizlik bir yana, şimdi bunların yerini alan modern (!) kuramlarda kişinin varlığı, sıraya girmek için aldığı “licket/fiş”tcn öte bir anlam taşımıyor. İşyerleri, evler ve kentler insanı dışlayan, sıradanlaştıran ve araçları öne çıkartan bir aynıleşme yaşıyor...

5. Ücretli ve dar gelirli geniş kesimlerden oluşan Türkiye gibi loplumlarda maaş değerlendirilmesi yapılan “ayın ilk günleri” önemli bir toplumsal dinamikti. Ailenin harcama listesini yaptığı, gelir-gider dengesini gözettiği ve gelecek için “tasarruf kalemi” oluşturduğu bu sosyal biitçeleme yönetimi,, yerini “otomatik ödemeli, taksitli” ve “kişisel” banka hesaplarına terk ediyor. Türkiye, tasarruf bir yana, yaratmadığı geleceği, var etmediği ekonomik değerleri harcıyor.

6. Geleneksel ekonomik hayatın değişim aracı olan para yok oluyor. Para yerine kredi kartları/ zincir mağaza ortalığı sarıyor. Bireylerin pazarlık gücü, hesabını denetleme yetisi sıfırlanıyor. Taksit adı altında faizler oluşturuluyor. Arlık özellikle zincir mağazalarda peşin ödeme istenmiyor. Kredi kartları, Türk parasından daha değerli hale getiriliyor. Bütün bunlar, hukuku ve yasası olmayan ilişkiler olarak da başıboş ve egemenlerin belirlediği koşullarla sürüyor. Bu nedenle Türkiye’de kredi karlı faizleri % 120'lere ulaşıyor...

7. Bu düzen sosyal olarak üretici olmayan yeni bir tüketici kitlesi geliştiriyor. 6-14 yaş grubu, çeşitli yöntemlerle doğrudan tüketici haline getiriliyor. Genç kuşakların “ cep harçlığı” kültürü dinamitleniyor, gelirleri ile orantılı olamayan bir harcama dünyası içine itiliyorlar. Eğitimin bir sektör haline getirilmesi ayrıca tartışılabilir ama, cep telefonundan janjanlı, cicili- bicili paketli, kutulu ürünlere,: fast food denilen zincirlerden müzik ürünlerine kadar kadar pek çok alanda bu yaş kümesi doğrudan tüketici. Asıl önemlisi, bu kuşak- “tiretmek değil, tüketmek kutsaldır" nihilizmi içinde büyüyor ve sahipleri de yok!

8. Bu tür küresel emperyalizmin her toplumdaki sosyal verileri ülkemizde de yükseliyor. Eğitim yılı değil belki ama, düzeyi' geriliyor. İşsizlik artıyor, klasik ekonomik ilişkileri temsil eden işyerleri kapanıyor. Uyuşturucu kullanımı, suç oranı artıyor, suç işleme yaşı küçülüyor. Türkiye'de artık iş aramaktan umudunu kesmiş, çalışma yeteneği | olan 14 milyon iradi işsizden söz ediliyor. ı
Ekonomik ilişkilerde artık belirleyici yön, yiizyüze ilişkileri daraltmak pazarlama ve satış faaliyetlerini sanal ortama taşımaktır. Bilgisayar, internet, telefon ve faks gib aygıtların ve sistemlerin görevi de budur. Günümüzde para hem elektronik bir hıza ulaşmıştır, hem de sanallaştırılmıştır. Kredi kartları bir yandan sınıflar arasındaki tüketim hiyerarşisini kaldırıp “tüketimde özgürlük ve eşitlik” sağlarken, diğer yandan kredili-vadeli alışveriş adı altında, yurttaşların henüz üretmedikleri ekonomik değerlerini, kazanmadıkları gelirlerini bir tiir rehin almaktadır. Bireysel anlamda özgürleşen, tüketimde eşitliği yakalayan yurttaşlar, toplumsal anlamda bilinmeyen bir kaosa koşturmaktadırlar.

Nitekim, Türkiye 2004 yılında sadece büyük market, benzin istasyonu ve giyiın- kuşam mağaza zincirlerine, aldıkları ürünlerin ana paraları dışında 10 katrilyon TL faiz ödemiştir. Bu tutar, IMF'den talep edilen borca eşit düzeydedir.

Bu dünyanın ürünü iki plastik kartı iyi tanımamız gerekiyor. Birincisi “kredi kartı”, İkincisi cep telefonlarının “sim kartı”... Her ikisi de “çağdaş gelişmişliğin göstergeleri” ve karşı çıkılması zor üstün teknolojileri nedeniyle kolaylıkları ifade ediyor. Ancak bu kartlar bir kaç olumsuz şeyin de kaynağı ve nedeni. Şimdi rakamların şaşırtıcı diline başvuralım. Böylece gözümüzden ve aklımızdan saklanan “küresel gerçek”in ülkemizdeki gölgelerini görelim. Türkiye'de 2005 yılının Ocak-Şubat ve Mart aylarında kredi kartı kullanımı tablosu:

Kredi kartları ile satın alınan mal ve hizmet toplamı 16.7 katrilyon TL

Bu alışveriş nedeniyle oluşan faiz geliri 6.6 katrilyon TL


Kredi kartı ile yapılan harcamaların sektörlere göre dağılımı ise; Market 3.1 katrilyon
Giyim 1.7 katrilyon
Gıda 0.6 katrilyon
Bilgisayar 1.0 katrilyon
Sağlık 0.6 katrilyon
Hazırkart 1.0 katrilyon (sadece faturasızcep telefon hatları harcaması)
Doğrudan pazarlama 0.7 katrilyon
Araç kira 0.5 katrilyon
Restorant 0.5 katrilyon
Mobilya 0.5 katrilyon
Sigorta 0.5 katrilyon

Görüldüğü gibi, market, giyim, hazırkart ve bilgisayar gibi sektörlere ait “kredi kartı harcamaları” önde koşuyor. Bir yandan bu sektörlerin ne kadar üretici olduklarını ve gelirlerini re el ekonomiye ne kadar döndürdüklerini düşünelim, öte yandan bunların ağırlıklı olarak “zincir mağazalar” halinde örgütlendiklerini de anımsayalım. Yani bu veriler, ülke geneline dağılmış yaygın parckcndccilik sektörünün verileri değil. Dükkan, esnaf, işyeri vb verileri değil. Kentleri var eden çaışı-pazar verileri değil.

Kavga var, hem de ölümüne!

Aslında fark etmesek de ciddi bir kavga var. Her alanda var. Uluslar-iislü lobiler durmuyor, siyaseti ve meclisi etkiliyor, yasalar oluşmuyor. Kavganın özü de şu:

Kentlerimizin d i r 1 i k - d ii z e n 1 i k noktalarından biri olan yaygın perakendeci pazar ilişkileri... Ürctici-kııçük loptancı-esnaf zinciri tehlikede... Modernlik adı altında, yerel yöneticiler bu kavganın özünü anlamadan, kentlerinde büyük törenlerle zincir mağazalar, iş merkezleri açıyor...Bu oluşumlara “kente yatırım” adı altında kolaylıklar sağlıyorlar.

Oysa geleneksel olarak Anadolu kentlerinin sosyal omurgasını, “çarşılar ve arastalar” oluşturur. Küresel emperyalizmin, “modemite" adı altında sunduğu ve halkımızı gerçekten soyduğu ekonomik dinamikleri doğru algılamadan bu kentsel mekanları ve kenltaşları koruyabilir miyiz?

(Önümüzdeki sayıda bu ölümüne kavganın rakamsal vahşetini paylaşmaya, bir anlamda kentlerimizin nasıl çökertilmek islendiğini tartışmaya devam edeceğiz.)

Haşan ÖZGEN Yönetnıen-Yazar 
ÇEKÜL Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

Yunanistan'a Bedel Yarımada Datça, Temizlik ve Özer Türk*

Türk turizminin profesyonel öncüsü Muğla eski valisi Özer Türk'ün sık sık tekrar ettiği ''Datça gerçeği', gelişen yıllar içinde kendini daha iyi göstermeye başladı.

1970'li yılları anımsıyorum. Merkeze o zamanki uzaklığı 140 km.'yi bulan Datça yolunda kervan geçmez, kuş uçmazdı. Muğla turizminin cazibe merkezlerini keşfetme ustalığını çoktan yakalamış olan vali Özer Türk, bu yolun gelecekte nice kervanların geçeceği ve uçakların buralara kalabalık insanlar bırakacağı bir yol olacağı inancından asla vazgeçmedi.

Datça'nın bol oksijenli havasına, yeryüzünün birkaç noktasında rastlanabileceğini söylerdi rahmetli. Yarımada mahsulü meyve ve sebzelerin tadına doyum olmayan lezzete sahip oluşlarını yarımadanın benzersiz güzelliğe sahip iklimine bağlardı. Özellikle Beççe topraklarında ekilen her türlü meyve ve sebzenin "ast" yetiştiğine dikkat çeker, çağla bademi tipik örnek olarak gösterirdi. Güneyi Akdeniz, kuzeyi Ege sularıyla çevrili yanmada koylarının dünyanın en lezzetli deniz ürünleriyle dolu olduğu görüşündeydi. Yanmadanın bu farklı özelliğini tarih boyunca gören ve değerlendiren insanlığın, Knidos gibi bir uygarlık merkezini Datça’ya evrensel bir anıt olarak diktiğine inanırdı. Büyük hülyasının Muğla'daki tezahürü olan Ak-Tur'u insanlığın emrine sunmaya çalışırken, yarımadanın bu özelliklerinin Yunanistan ülkesine başlı başına bedel özellikler olduğunu üstüne basa basa vurgulardı.

Büyük turizm taşanlarıyla Türkiye’nin gündemine oturan vali Özer Türk'ün insana heyecan veren projeleri her kesimden kişinin ve kurumun dikkatini kısa sürede olanca büyüklüğüyle çekti.

Bu dikkatli insanların başında Abdi İpekçi gelir.

Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Müdürü ve başyazarı Abdi İpekçi. Vali Özer Türk'ün nefsinde birleşmiş olan üstün yetenekleri görmenin ve bu yetenekleri insanlığa duyurmanın bir gazetecilik borcu olduğunu söylerdi. Kendisiyle yapmış olduğu uzun röportajların lezzeti hala damaklardadır. Bu röportajlarında okurlarına tanıttığı özer Türk. Abdi İpekçi’nin ifadesiyle, hülyaları kadar geniş bir bilgi birikimine ve tasavvurlarının ufuklarında büyüyen parlak bir turizm misyonuna sahipti. Ona "şansölye" lakabım takan Batının da Özer Türk'te gördüğü yetenekler bu hülyaların beslediği ve bu tasavvurların büyüttüğü yeteneklerdi aslında.


Yurdun ve dünyanın sayılı devlet adamlarından, kuruluşlarından, gazetecilerinden, politikacılarından hep aynı yüksek notu almayı becermiş olan Özer Türk, öncülüğünü yaptığı Datça Ak-Tur'la, yarımadanın Yunanistan'a yaklaşan turizm potansiyelinin fitilini ateşleyen büyük yöneticidir.

Bugün Datça yolu onun vurduğu ilk kazmanın ardı sıra helikopterlerin inip kalkabileceği koşullara ulaşmış bulunmakta.

Yine onun başlattığı Körnıcn Yat Limanı Bodrum Datça seferlerini yapan feribotların ve teknelerin döviz akıttıkları bir giriş kapısı durumunda.

Onun uyandırmağa başladığı Knidos uygarlığının antik temelleri ve kaynakları bugün Datça Kaymakamlığının uygulamakta olduğu büyük projelerin başına geçmiş bulunmakla.

I Nazi'nin, Bağlar yüzü'nün,

I UkandlTin. Cumalı'nın, Çeşme'nin. . Yaka'nın. Palamuthükü'nün. Mesudiye ] Havıibükü'nün ve Sındı. Mersincik. Örcncik'in Şubat aymda bile sararmayan sebze bahçelerinden iç pazarlara sevk edilen ürünleri, nerdeyse dış pazarlara ulaşmanın tatlı sancılarım çekmeye başladı.

Tuhfe/adeyk* Girit'ten. Ömer Ihsan Beyle Saraybosna'dan gelen Avrupa havası ve uygarlık düşüncesiyle daha geçtiğimiz yüzyıllarda aydınlanmaya başlayan Datça inşanı Özer Türk'ün Yanmadaya gelinliği ve örnekleri giderek çoğalmaya başlayan turizm örgütlenmesiyle i I i m i 7 sosyal aydınlığının ve kültürel ışıltılarının ön saflarına geçmeye başladı. Ülkenin önemli yazarlarının, çizerlerinin, şairlerinin, gazetecilerinin, bilim adamlarının giderek Datça'ya doğru hı/lanınalan ve katan yaşamlarını Datça Y arı m adasında geçirme kararına varmalarıyla yarımada bugün, ulaşılması zor olan bir kültürel aydınlanmanın da şemsiyesi altına girmiş bulunmakta.

Yunanistan'ı gördük. Antik ve Arkaik düşünceye bıraktığı bilge insanlardan ve onların yaşadığı, konuştuğu, felsefe yaptığı agoralardan başka büyük zenginliği yok. Uçsuz bucaksız kayalıkların ve sararmış ovaların resmi halinde gözümüze giren Yunanistan'ı. Datça, doğal kaynakları, coğrafi güzellikleri, büyük ormanları ve tek başına Knidos Uygarlığıyla sarsmaya hazır. Büyük vali Özer Türk'ün hülyasını ve tasavvurunu daha engin boyutlara çekecek girişimcilerin projeleriyle Datça, ilimizin ve insanlığın huzur içinde yaşamını sürdüreceği bir önasya karası. Tanrının bile uzun yaşamasını islediği insanları Datça Yarımadasında yarattığı ve koruduğu düşünülürse, antik çağın bu köklü inancı egemenliğini günümüzde niçin yaşatmasın?

Bu yarımadanın üstünde hele özer Türk gibi yaratıcı ve yapıcı bir valinin izleri ve eserleri varsa!?

Büyük vali Özer Türk'ün bize öğrettiği turizm gerçeklerinden biri şuydu: "Turizm tuvaletle başlar”
Temizliğin ve çevre bilincinin turizmde bu ifadeden değerli bir başka ifadesi bulunamaz. Kendisine Belçika Kralından ve İspanya Kralından verilmiş olan "Turizm Şansölyeliği" payesinin boşa verilen paye olmadığını yanında çalıştığım yıllar içinde çok iyi anladım.

Kuşadası'nda kurduğu Kuş-Tur, Balıkesir Burhaniye'de kurduğu Ar-Tur’un ardı sıra Muğla'da kurduğu Ak-Tur yaşamının en büyük projesiydi. 2000 yataklı Datça Sitesiyle 750 yataklı Bodrum Sitesini kurma çalışmalarını başlatırken üstünde durduğu ve gerçekleştirdiği ilk altyapı sistemi, arıtma sistemiydi. Sitelerin gerisindeki tepelere pompalanan alık su ve pis katilar, buralardaki istasyonlardan derin deşarj sistemiyle alınıyor ve denizin altına indiriliyordu. Kimyasal çözüme uğrayan ve mikroplarından dezenfekte edilen atıkların bir kilometre uzatılan denizaltı borularıyla açık denizlere ulaşmasını keyifle izleyen Özer Türk, yanında toplanan yardımcılarına ve teknik kurula turizmin amentüsii olarak bilinen deyimini keyifle tekrarlamağa başlardı: “Turizm tuvaletle başlar”.

İşlerim ve görevim nedeniyle çıktığım uzun yurt gezilerinde verilen konaklamalarda ve kaldığım kentlerde ilk anımsadığım söz rahmetli Vali Özer Türk'ün bu sözüdür. Uzun yolculukların ana dinlenme tesislerinde meydana getirilen genel tuvaletlerin Özer Türk'ü doğrular şekilde yurt geneline yayılmış olması insana ayrı mutluluk veriyor. Bazı tuvaletlere verilen ödüllerin gerisindeki sahipler, ülke genelinde - başlatılan çevre ve temizlik bilincinin belli başlı kurumlan. Bu tür kurumların yıldan yıla artan işlevlerinden ülke turizminin kazançlar sağladığı hiç şüphesiz.

Yunanistan'a bedel yarımada Datça, bugün üstünde yükselen büyük turizm üniteleriyle ülkenin en çok ziyaretçi çeken kentlerinin başında geliyor.

Adı bugün Datça'da bir caddeye verilen ve kurduğu Ak-Tur Sitesinin liim mahallelerinde hala yaşıyormuşçasına adı anılan, hatırı sorulan Özer Türk, Türkiye'nin de adından sıkça söz etliği Turizm Monitörü.

Turizmin evrensel değerdeki ana öğelerini çok yıllar önce yerinde gören ve bu ana öğelerin Türkiye'deki başlıca kuruluşlarını ilimizde gerçekleştiren Vali Özer Türk'ün temizliğe olan tutkusu ve bu tutkusunun en büyük payını işgal eden temiz tuvaletler,, ülkemizin sektörel damarlarından biri durumuna gelmiş bulunmakta. Temiz tuvaletler için kurulmuş olan özel derneklerin ödüllü yarışmaları tüm Anadolu'nun ana turizm noktalarında kabul görmüş ve paylaşılmış bulunmakla. Petrol şirketlerinin tümü Anadolu’ya yayılmış olan bağlı istasyonlarının ödüllü yarışmalara katılmasını teşvik eder hale gelmiş. Yurdun her yerinde, özellikle Doğu'ya uzandıkça ilginizi biraz hayret, çokça sevinçle çekmeye başlayan temiz genel tuvaletlerin turisti ne kadar cezbettiği ve turiste ııc kadar güzel anılar yaşattığı, eski deyimle “izahtan vareste” dir.

Temelinde çağdaş yönetici ve büyük turizmci Vali Özer Türk'ün bulunduğu ilimiz turizmi eğer bugün Türk ve dünya insanının altında gururla dolaştığı sayısız mavi bayrağa sahipse, bu bayrakların sayısı her yıl giderek çoğalıyorsa, Yunanistan'a bedel saydığı Datça'yı Türk ve Muğla turizminin gözbebeği yapan Vali Özer Türk, bu öncülüğün ve onurun sahibi olarak sonsuza dek yaşayacak.

Uzun yaşamın sırrını bütün çağlar, antik ve semavi bütün dinler temizliğe bağlamış. Uzun deneyimleriyle, uzak görüşleriyle,- engin sezgileriyle adını uzun yaşayanların dizisine dizdiren rahmetli Özer Türk, yalnız Yunanistan'a bedel Datça'da değil, dünyaya bedel Muğla'da ebedi uykusunu uyurken, adı mutlaka temizlikle dile getirilen tüm oluşumların, gelişimlerin, atılıınların hemen daima önünde. Işıklar içinde yatsın.

Cttal Türken
Muğla Gazeteciler Cemiyeti Başkanı

Halikarnas Mozeleumu

Tarihte hangi kadın, kocasının adını ikinci Artemisya kadar ölümsüzleştirebilmiştir. O Artemisya ki; kocası Mozol için inşa ettirdiği anıtkabir, dünyanın yedi harikasından biri oldu. Bu kadar da değil; Mozol’un adına yapılan mezarın adı bugün bile hemen bütün dünya dillerinde anıtsal mezar anlamında kullanılıyor…
İsa’dan önce 377’de Hekatomanüs’ten Kayra Krallığı’nı devralan Mozol, kız kardeşi ikinci Artemisya ile evlenmişti. Kral olunca Milas’ın yerine Halikarnas’ı (Bodrum) Karya’nın başkenti yaptı. 353’de öldüğü zaman, Kayra dünyanın en güçlü ülkelerinden, Halikarnas da dünyanın en güzel ve en bayındır kentlerinden biri haline gelmişti. Mozol ölünce yerine II. Artemisya geçti. Karya’nın idaresini bir kadının almasını fırsat bilen Rodoslular donanmalarını Halikarnas’a yolladılar. Niyetleri Halikarnas ve tekmil Karya’yı alıvermekti. Ancak Rodosluların evdeki hesapları çarşıya uymadı. Çünkü, kendi donanmasının başına geçen Artemisya, Rodos donanmasını yaktı, perişan etti.

Artemisya’yı yıldıran Rodoslular ya da öteki düşmanlar değildi. O, sevgili kocasının üzüntüsüne dayanamıyordu. Mozol’un adı, dünya durdukça yaşamalıydı. Bu düşünceyle, kocası için, o zamana kadar görülmemiş heybette bir mezar anıtı yaptırmaya karar verdi. Dünyanın en ünlü sanatçılarını Halikarnas’a çağırdı. Planlar yapıldı ve mezarın, Halikarnas ve Ege’nin bütün güzelliğini gören bir yerde yapılması uygun görüldü.
Skopas, Pityos, Satiros, Timotheus, Briaksis ve Leoçares gibi dev heykeltraş ve mimarlar kollarını sıvayarak, derhal inşaata başladılar. Görülen köy kılavuz istemezdi: Artemisya ve O’nun görevlendirdiği sanatçılar bir şaheser yaratacaklardı!
Ne yazık ki; Artemisya Mozol’un ölümünün acısına daha fazla dayanamadı ve iki yıl geçmeden O da öldü! Yerine geçen kardeşi İderus’la karısı Ada anıtın tamamlanabilmesi için gerekli parayı vermek istemiyorlardı. Ancak sanatçılar da, sanat tarihini bir harikadan yoksun bırakmak istemiyorlardı: “Sanat her zaman parayla olmaz” diyerek, ücret almadan çalıştılar. Hatta öteki işlerden kazandıkları paraları da bu dev esere harcadılar. Yaratılan şaheserin yüksekliği 50 metreyi aşıyordu ve üst üste oturtulmuş şu beş bölümden ibaretti:
1- Yeşil mermerlerden yapılmış podium (kaide),
2- 36 iyonik sütunla çevrelenmiş pteron, yani cella ki; mezar buradaydı,
3- İyon üzerinde bir tapınak,
4- Beyaz paros mermerlerinden yapılmış 24 basamaklı piramit,
5- Piramitin üstünde 4 kolosal atla çekilen araba, Mozol’la Artemisya’yı ayakta gösteren Skopas’ın benzersiz heykeli
Kısacası, büyük sanatçıların eşsiz ustalığı, 4 ayrı parçadan şaheser bir bütün meydana getirmişti. Fın/lerdcki savaşan Amazon ve Grcklcr. çağdaş cscrlcrdckinin aksine son derece haıvkctliydi

Anadolu’daki antik eserlerin çoğu savaşlar, yağmalar, yangınlar ve depremler sonunda yerle bir olduğu halde Mozeleum dimdik ayakta kaldı. Halikarnas'ı yakıp yıkan Makedonyalılar bu esere saygı gösterdiler. Romalılar ve onlardan sonra Anadolu'ya egemen olup, pagan devrine ait bütün eserleri enkaz haline getiren Hıristiyan Bizanslılar bile, muhteşem Mozeleum’a ellerini sürmediler.

Kuzey ve güney kenarları daha kısa bir dikdörtgen şeklinde olduğu kabul edilen bu dev eser, tepesinin bazı kısımları yıkılmış olmakla beraber, onbeşinci yüzyılın başlarına kadar sapasağlam denecek şekilde ayakta kaldı. 1402'de Halikarnas'a gelen Rodos Şövalyeleri, Sen Peter Kalesi'ni yapmaya başladılar. Kalenin mimarı olan Alman Şövalyesi Schegelhoit, Mozeleum'u nasıl mahvettiklerini şöyle anlatır:

'Kireç yapmak için taş aradık. Tarlanın birinde bulduğumuz basamaktan kazmaya koyulduk. Bunları kaldırıp, derine indiğimizde, mermer sütunlarla çevrili bir odaya geldik. Burası şahane kabartmalarla süslenmiş bir yerdi. Akşam olduğu için, sabahleyin yeniden başlamak üzere, kazma işini paydos ettik. Ertesi sabah geldiğimizde, ortadaki lahdin kınlntış ve çevreye, altın işemcii kumaş parçalarının saçılmış olduğunu gürdük

Burulan sonra becerikli (!) mimarın; 'Korkunç bir hata işlediğimiz, Dünyanın Yedi Harikasından birini mahvettiğimiz için saçımızı-başımızı yolduk...' demesi beklenir değil mi? Ne gezer! Mimar devam ediyor: 'Mozeleum'u parçaladık, kırdık ve taşlarını kireç yaptık.'

Evet, harika eser böyle hoyratça tahrip edilmiş, kalıntılarının bir kısmı kireç taşı, geri kalanları da yapı taşı olarak kullanılmıştı, özellikle Amazonlarla Öreklerin savaşına ait frizlerle benzeri,düz mermerler, ya işlemeli yüzü duvarın içinde kalacak şekilde yapı taşı diye kullanılmış ya da kabartmaları silinerek üzerlerine, şövalyelenn armaları kazınmıştı. Frizlerden biri birkaç yıl Önce bulundu.Duvarlar sökülse daha birçok friz bulunacağı sanılıyor. BriOslı Muscurıı'un firck ve Koma Departmanı asistanlarından P. Norman Prycc'a göre Mozclcum'u son olarak. Kanuni Sultan Süleyman Rodos seferine çıkarken (1592). kalenin restorasyonu için tahrip ettirmiştir. Ama Rodos Şövalyelerinin Kanuııi'yc, tahrip edecek parça bırakıp bırakmadıkları kesinlikle bilinmiyor!

Harika Mozeleum'un kalıntılarıyla yapılan kaleye 'Sen Peterium’ dendi. Bu söz sonraları dilimizde değişerek 'Bodrum' haline geldi ve I ialikamas'a ad olarak takıldı.

Zamanla Mozeleum, benzeri nice eserler gibi bir efsane oldu. Ne var ki; Mozeleum sözü, bütün dillerde 'Büyük Mezar' anlamında hala kullanılıyor ve sonsuza kadarda kullanılacak. 17. ve 18. yüzyıllarda Bodrum dolaylarından geçen tüccar ve gezginler, burada buldukları mimari kalıntıları dikkatle incelediler. Bunlar, alelade bir eserin parçaları olamazlardı. 1846 yılında İngiltere'nin İstanbul elçisi Lord Stratford de Redeliffe. (irek-Amazon savaşını gösteren frize ait 12 parçayı British Museum'a götürmek için zamanın Osmanlı Padişahı 1. Abdülmecit'ten izin kopardı. Yapılan incelemeler, bu buluntuların, Mozeleum'a ait olduklarını ortaya koydu. 1856 yılında ise Sir Charles Nevvion kazı izni aldı. Kolosal atlardan birinin ön kısmı, Mozol'la Artemisya'nın heykellerinin parçaları, aslan heykelleri toprak altından ve duvar aralarından çıkanldı.

Sonra da bu paha biçilmez eserler Londra'ya taşındı. Şimdi 'Mozeleum Odası', British Museum’un en zengin köşesidir...

Prof.Dr. Şadan Gökovalı

Muğla'da Bir Dönem Yaşanan Turizm Hareketi

Bundan birkaç yıl önce Marmaris'te Rodoslu bir Yunanlı tarafından açılan Muğla ağırlıklı nostaljik fotoğraf sergisi beni oldukça etkilemiştir. Hele gazeteci-yazar sevgili Nejat Altınsoy'a sergiden hediye edilen bir fotoğrafla ilgili bana yöneltilen sorular karşısında gözümün önüne bir dönemin Muğla'sı gelmiş ve duygulanmıştım. Bu fotoğrafların çekildiği yıllar olan İ960-l970'lu yıllardaki Muğla ile ilgili yaşadıktanım ve o dönem içindeki ! anılarımı hep yazmak istemişimdir. O yıllar Muğla'da turizm hareketinin organize hır I şekilde başladığı yıllardır.

0 dönemde, dem/ yoluyla Rodos'tan | Mannarıs'c gelen turist gruplarından bin.

haftanın belli günlerinde Muğla-Milas I üzerinden Didim'c oradan da Balat (Mılet) ve I Efes'e giderdi. Diğer bir grup ise. Pazartesi ve Perşembe günleri otobüsle saat !2..1Û'da Muğla kent merkezine gelir, öğle yemeklerini burada ! yer. aym gün saat I5.30"a kadar kenti gezer, alışvenş yapar ve tekrar Marmaris’e dönerdi. 1963-1969'lu yıllar arasında Muğla, hartanın iki günüde olsa hareketlenildi.

Bu turlann Muğla organizasyonu, o dönemde önceleri Alper Madanoğlu tarafından yapılırken daha sonra yetki belgesi konusunda çıkan ba/ı problemlerden dolayı Ömer Tcrzıoğlu’na bırakılmıştır. Son dönemlerde ise bir süre işi Mustafa (iirgin üstlendi ise de günümüzde geçmişteki görkemliliğini kaybetmiştir.

O yıllar benim İzmir Özel Türk Kolejinde (Orta kısım) okuduğum ve İngilizceyi ile öğrenmeye başladığım yıllardır. Okullar tatile girdiğinde rahmetli babanı Kazım Eren, beni her yaz mutlaka "Boş gezmesin, bir i şeyler öğrensin" düşüncesiyle bir işe yerleştirirdi. Terzi çıraklığından, eczanede çalışmaya kadar bir çok işe girdim, çıktım. Turistleri tanımanı ve onlarla ilgilenmeye boşlamam ise birkaç yaz döneminde yanında çalıştığım rahmetli Ayhan Tekinalp aracılığıyla olmuştur.

Baham. 1966-1967'li yıllarda aynı düşünce ile beni Ayhan Tckinalp'in yanına
yerleştirmişti Bunu biraz da ben kendim istemiştim. Nedenine gelince; Ayhan Amca, bısiklct-motosıklct ve diğer beyaz eşya ürünlerini satan bir tüccar olmasının yanı sıra her Pazartesi \ e Perşembe günlen de dükkanı önüne açtığı stanl ile gelen turistlere hediyelik eşya sunardı. Dükkanı ise bugün. Bankalar caddesi üzerinde bulunan Ziraat Bankasının yanında Berber Kemal Kütlaş'm dükkanına bitişik olan yerdir (Çardak Doıiz-Kamil Koç yazıhanesi karşısı). O dönemde. Ziraat Bankasının bugün bulunduğu yer ise Muğla Şehir Kulübü idi. Kulübün zemin kalında lokanta kısım yer alırdı. Muğla’nın en büyük ve lüks lokantası olan bu tesisi rahmetli Mümin Usta (Mümin Bo/kurt) çalıştırıyordu. Muğla'ya gelen bu turist gruplan yemeklenni burada yerdi. Otobüsler. Pa/artesi ve Perşembe günleri saat 12 30'da lokantanın önüne park eder gruplar indiğinde yoğun olur* ve hareket başlardı. Satış iç*m hazırlanan sumlar lokantanın önünden başlayarak Yeni Eczaneye kadar kaldınm boyunca uzanırdı. Bu standarda luristlcnn ilgisini çekebilecek her türlü hediyelik eşyalar bulunurdu. Berber Kemal kutlay. Ayhan Tekinalp ve Dr. Fevzi Koçcr’ın yanında çalışan Datçalı Durmuş bu işi o dönemde yapanlar arasında idi. Standarda her türlü hediyelik eşyanın yanı sıra sıyah-bcyaz Muğla kartpostalları da vardı. Muğla, talep üzerine renkli kartpostallar ile de bu yıllarda tanıştı. Sınırlı sayıda üretilen hu kartpostallar, perakendeciIcrc Karadeniz Pastanesinin vanında bulunan Kırtasiyeci Hamit Mcnzilcıoglu'ns ait dükkanda (Eski Yücel Kırtasiye) toptan satılırdı. Satışında İlhamı (iazezoğlu ve Sedat Karatahan'ın da yer aldığı bu kartpostallar iki çeşitten ibaretli. Biri. Atatürk Anıtı önü. dığcn ise Hisar Dağı (Masa değil, sonradan uydurulmuşun) eteklerine yaslanmış Muğla idi. Ayhan Tekinalp Anıca, yanında çalışmaya haşladığım andan itibaren. Manı açma işini hana devretti. Zaten benim de istediğim huydu. Bana deposundaki eşyaları bir listesini yaptırıp, fiyatlandırarak devretti. Sanıkça ödersin dedi. Böyleec hem sum sahihi olmuş, hem de turistlerle yüz yüze konuşma fırsatı bulmuş oldum.

Daha sonraki yıllarda bu satış merkezi. Mümin Usta Şehir Kulübü lokanta 15


işletmeciliğim bırakıp. Çınar Lokantasına (Sarraf Pelinin karşısındaki tuhafiyeci dükkanı) geçmesi ile Çınar'ın çevresine kaydı. Bu kez yemek için Çınar Lokantasına gelmeye haşlayan gruplara satış için stantlar burada kurulmaya başladı. Tabiî ki bende Ç'ınar Lokantasının yanında bulunan radyo tamircisi ve o donemin elektronik parça satışı yapan Nevzat fanış'ın. bu hareketle dükkanı loptan, perakende hediyelik eşya satışı ve döviz alıp satan bir konuma geldi. Dükkanda Nevzat Amcadan çok Çatalların Özkan Ağabey dururdu. Ve biz de çoğu kez. onunla muhatap olurduk, (iefen tunst gruplan alışverişin yanı sıra Ulu Camii. Kurşunlu ve Şeyh Camileri ile Yağcılar Ham ve Koca Ham gezerler. Saatli Kule civarı. Bakırcılar Arastası ve Şadırvan önünde doluşarak bilgi alırlar, fotoğraf çekerlerdi. Bireysel veya ikilı-üçlü gruplar halinde yaptıkları bu gezi ve alışverişlerde kendilerine dil bilen Muğlalılar rehberlik ederdi Başta büyük dayımın oğullan Alper- Salih Madaııoğlu olmak üzere Ati Sayan bu rehberlerden ön plana çıkanlar arasındaydılar. Bazen bu gezilere ben ve kuzenim Melek (Lrcân) katılırdık. O dönemde büyük dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) Şeyh Mahallesi. İskender çıkmazındaki eski Muğla 1*vı sürekli olarak gelen grupların uğrak yen konumuna gelmişti. Oğulları Alpcr-Salih Madanoğlu ise pratikten İngilizce konuşan sayılı kişilerdi. Muğla'ya gelen hir yabancıyla unlaşubılmc konusunda aranırlardı. Konu ile ilgili olarak rahmetli babamın anlattığı bir olayı hiç unutmam. Burada sîzlerle de paylaşmak istiyorum. Dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) 1965 yılı sonrası yıkılan Koca Han ıcmdc demirci dükkanı vardı. O yıllarda gelen luristlcrdcn iki kişi acil olarak tuvalet aramaktadır. Rastlantı sonucu Koca Han'a girerler ve kendi dilleri ile dayımız Çavuş Modanoğlu'na tuvalet sorarlar. Çavuş Dayı tabii kı dillerinden anlamaz, Türkçeolarak "Siz gelin dükkanda oturun, ben st/lerc bir şeyler ikram edeyim Benim oğlanlar var. bekleyin evden çağırtayım Ne istediğinizi onlara anlatırsınız" der.



I963-I969'lu yıllarda Muğla'mıza canlılık gelirmiş olan bu hareket, daha sonraki yıllarda ilgisizlikten yada turizm anlayışının değişmesinden mi bilemem ama yok olup gitti. Bu da Muğla'da yaşanan bir çok olay gibi nostaljik yerini alımşoldu

Mehmet Ali EREN 
Araştırmacı-Yazar

Eskimeyen Yüzler 2*

Anımsat bana.
Yeniden yürüyelim gizemli serüvenimizi 
Erişelim birbirimize, gülüşlere takılalım. 
Yaşamın bittiği yere düşer yolumuz belki.
Döner bakarız geriye, alabildiğine o ilk güne. 
Dokunurum sana, bir dünya kurulur ardından.
Yıldızlar başka bir yola akarlar.
Tükeniriz.
İlk adıma döneriz.
Anımsat bana. Yeniden...

William STAFIORD (Amerikalı Şair, öykümüz adlı şiiri)

Geçmişe yolculuğumuz devam ediyor. Bu kentin eskimeyen yüzlerinden bir büyüğümüzle birlikte, bir kez daha tarihe tanıklık yapmanın gururunu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Onları görüyor, dinliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Bizi biz yapan özellikleri öğreniyoruz. Onların gözüyle kendimize bakıyoruz. Bakmaya da devam edeceğiz. Bir dahaki yolculukta buluşmak dileğiyle...

KEMAL KARACA; 1923 yılının 1 Haziranında, Muslihittin Mahallesi Çiftçiler Sokak No:11'de doğdum. Ailemizin kökü buradadır. Üç kardeşiz. Ben en küçükleriyim. Babam posta çavuşuydu.

Ağabeyim de bisiklet tamırcisiydi; aynı zamanda bozulan gramofonları tamir eder, su tesisatı da yapardı. Benim dedemden, babamdan ve mesleğimden gelen bir çok lakabım vardır. Deli Mehmetlerin Ömer Çavuş'un Kemal, Arabacıların Ömer Çavuş'un Kemal, Postacı Ömer Çavuş'un Kemal ve bugün en çok bilinen Çizmeci Kemal.

İlkokulu üçüncü sınıfa kadar Koca Mektepte (Bugünkü Kız Meslek Lisesi), son iki sınıfı da Sakarya Mektebinde okudum. Sakarya Mektebi daha sonraları Erkek Sanat Okulu (Bugünkü Ticaret Meslek Lisesi) oldu.

İlkokulu bitirdikten sonra hemen mesleğe atıldım. Mesleğe atıldığım yıllarda terzilik ve ayakkabıcılık çok meşhurdu. Benim ayakkabıcılığı seçmem bu nedenledir. O zamanlar makineleşmiş hiçbir şey yoktu; her şey el emeği ile yapılıyordu.

İlk olarak Kasaplar Arastasının orada Gemi Yakanların Ali'nin yanında ayakkabıcı çıraklığına başladım. Onun yanında iki sene çalıştıktan sonra, üç senede İhramların Hamdi'nin yanında çalıştım. Sonra babam bakkal dükkanı açtı; onun yanına geçtim. 1945 yılma kadar, yani askere gidene kadar babamın yanında katdım.

Askere emsallerimden l,5 sene sonra gittim. Çünkü abim askerdeydi o sıralar. Bir babanın iki oğlunu askere almazlarmış. 1945 yılında 18 arkadaş Çanakkale Ezine'ye sevk edildik. Gider gitmez bizi toplayıp tahsilimizi ve mesleğimizi sordular. Sıra bana geldiğinde orta mektep ikiden terkim dedim. Halbuki ortaokula hiç gitmedim. Rahat edeyim diye yaptım. Mesleğimin ayakkabıcılık olduğunu söyledim; her çeşit kadın-erkek ayakkabısı, terlik yaparım dedim. Komutan bana mesleğini seslenme
bölüğe alalım seni, dedi. Rahmetli çok iyi insandı; ölene kadar onunla görüşmeye devam ettik. Askerliğimin ilk ayından sonra beni alayın bağlı birliğinde depocu-yazıcı yaptılar.

Ezine'de çok güzel çizme yaparlardı. Bana serbest şekilde şehirde bulunmam için izin kağıdı verdiler, Çizmecilerin yanına gider onlara yardımcı olurdum. Çizmecilik işini oradaki çizmeci ustaları Deli Mehmet, Bacaksız İsmail sayesinde öğrendim, geliştirdim. Daha önceden Muğla'da çizme yapanlar vardı ama bunlardan biri de ustamdı körüklü çizme yoktu. Askerden 1948 yılında döndükten sonra çizmecilik işim 1961 yılına kadar devam ettirdim. Yanımdaki 4-5 kalfayla beraber haftada 10 çift çizme yapmaya başladım. Farklı memleketlerden de siparişler gelirdi. Sipariş verenlerin arasında tanınmış kişiler de vardı. Postayla ölçüleriyle beraber siparişleri alır, yine aynı yolla siparişleri ödemeli olarak yollardım.

1949 yılında evlendim. Eşimle evlenmemin ilginç bir anısı vardır. Bir gün babamla ben dükkanda çalışırken bir talebe geldi. Sizin kira evi varmış, bakalım bir kere dedi. Babam o zaman evin kirasına 17,5 lira dedi. Talebe 16 lira verdi. Babam olmaz dedi, yürüdü. Baba dedim ev boş kalırsa zarar edersin. 1 lirayı arama, verelim gitsin dedim. Verdik. Bir gün ailecek ev yerleştirmeye geldiler. Babam kiraya verdiğimiz talebenin kız kardeşini gözden geçirivermiş. Benim haberim olmadı bir süre. Sonra o kız benim eşim oldu.

Mehmet Birgili ile babam çok iyi arkadaştılar. Beraber yer içerlerdi. O sıralarda babamla gelirimiz ortaktı. Evde üvey anam vardı: benim payımdan pek bir şey kalmıyordu geriye. Ben de düşündüm taşındım. Mehmet amcadan para istemeye karar verdim. Mehmet amcaya "Ben İzmir’e gidicem, mal alıp gelicem" dedim. "Babamın yanında senden parayı isticem. sen de tamam veririm" diyeceksin dedim. "Olur mu?" dedim. O da sağ olsun. "Hay hay" olur oğlum dedi. Ondan 250 lira aldım. İşler iyi gidiyordu. Mehmet Amcadan bir kez daha istedim. Bu sefer 500 liraydı. Sonra babamın yanına gittim. "Baba" dedim. "Kar zarar ne olduğunu bilmiyoruz; o yüzden işlerimizi ayırmamız iyi olur" dedim. İşlerimizi ayırdık. Sağ olsun Mehmet amcanın yardımlarıyla kendi işimizi kurmuş olduk: onun öğütleriyle mal mülk sahibi olduk.

Önceki dükkanımı 1956 vılında Karakuşlardan 3500 liraya aldım, 1960'ta 5400 liraya sattım. 1960'da Koca Han'ın önündeki dükkanımı (şimdiki dükkanı) 7000 liraya aldım. Koca Han'ın etrafı hep dükkandı. Sonra bir gün yanıma birisi geldi; dükkanı pahalı almışsın dedi. Arasta sana sövüp duruyor dedi. İyi ya; bugün pahalı yarın ucuz dedim. Meğerse adamı gönderen kişi de talipliymiş dükkana. Ben sahiplerine alın parayı verin tapuyu dedim, aldım burayı. Koca Hanı Erenlerin Mehmet Ali işletirdi. Daha sonra istimlak oldu. (1965) 1961 yılında kayınçomun ısrarıyla şu anki dükkanımda köfteci dükkanı açtım. O zamanları içki ruhsatı da almıştım. Sonradan içime sinmeyen durumlardan ötürü köfteciliği bırakıp kendi zanaatım olan ayakkabı ve çanta satımına başladım. Oğlum Ömer büyüdü, askere gitti geldi. 1984 yılında işlerimi ona devrettim.

Babam 9 sene askerlik yapmış, Yemen'de. Askerden Muğla'ya dönüşte Köyceğiz postacılığına başlamış. Nam Nam köprüsü yok o zamanlar, yanında iki jandarmayla çaydan öteki tarafa geçermiş. Muğla’dan Köyceğiz’e geliş gidişlerinde Ciçekli'de mola verirlermiş. Yine bir gün. Köyceğiz'e posta götürürken karşısına biri çıkmış. "Çavuş Amca, benim hanımın muskası kayboldu, hanım da hasta, ne yapacağımı bilmiyorum, bana yardım et” demiş. Babam, postu çavuşu olduğu için okumuş etmiş olduğunu sanıyor vatandaş, halbuki babam okur yazar değildi. "Neyse getir demiş kağıt kalem''. Üç tane kağıt parçasına yazıp karalamış, adam da hayırlarla uğurlamış babamı. Bunu çok hoş bir anı olarak anlatırdı babam.

Bildiğim kadarıyla ilk araba Boyacı Ali Rıza'nın Austin marka arabasıydı. Yağcılar Hanında bulunan Abbakların da vardı zannediyorum, arabası. Hem Boyacı Ali Rıza hem de Abbaklar arabalarıyla Aydın’a gider gelirlerdi. O zamanlar Menderes köprüsü yoktu. Yağmur yağdıysa geçit vermezdi, nehir. Çay kesildiği zaman arabalar geçerdi. Birde Sabri Acarsoy Austin marka araba satıyordu, galiba. Rahmetlinin dükkanında her şey vardı. Ne ararsanız bulurdunuz.

Benim gençlik yıllarımda Muğla’nın merkezi ticari yerleri Kurşunlu Camii etrafı, Arasta. Konakaltı ve Saatli kulenin oradan Tabakhane'ye uzanan bölgedir. Şadırvan çevresinde ve arka sokakta eskiden pabuçcuların ve yemenicilerin dükkanları vardı. Mayalı gönden yemeni yapılır, pabuç yapımında ise zırnıklı deri kullanılırdı. Demirciler yemeniciler için kabara çivisi yapardı. Benim bildiğim yemeniciler. Karaosmanların Sadık (sonradan ayakkabıcılığa geçti), Kayıkların Hamdi ve Kaydırakların Şevki idi. Semerciler çok güzel iş yaparlardı. O zamanlar vesait yoktu. Bütün köylerden ve civar yerlerden gelişte merkepler ve develer kullanılırdı. Hacıaraplar hep deveciydi. Develerle saman getirirlerdi. Develerin boyunlarındaki çıngıraklardan geldikleri belli olurdu.

Her esnaf grubunun loncaları vardı. Başlarında ağa ustalar bulunurdu. Çıraklar birkaç sene sonra dükkan açacağım dediği zaman, kendi başlarına dükkan açamazlardı. Ağa ustalar izin verir, dükkan açacaklara peştamal kuşandırılır, duaları yapılırdı.

O zamanlar ticari yol Helvacı Tahsin'in bulunduğu yoldu. Aydın-Çine-İzmir yoluydu. Bu yoldan şehre girilirdi. Ondan sonrada Koca Mektep'in olduğu yol (Akyol) açıldı. O yolların açılması için mahkumlar kullanılırdı. Ayrıca yol parası vardı. Yol parasını ödemeyenler de yol açımında çalışırdı. Yol parası demişken bir anım aklıma geldi. Bir gün benim için tevkif müzekkeresi çıkarılmış: yol parasını yatırmamışsın diye. Beni herkes tanıyor, dolayısıyla çabuk buluyorlar. Ben bunu yatırdım dedim. Makbuzu aldım geldim, ibraz ettim. Bir daha başıma gelmesin diye bunun nedenini öğrenmem lazım dedim. Benden başka bir tane daha Kemal Karaca varmış; elektrikçiymiş. Olay böylece anlaşılmış oldu. Sanıyorum 1950'li yıllarda bu yol parası uygulamasından vazgeçildi.

Benim gençlik dönemlerimde radyo tek tük bulunuyordu. Elektrik de yoktu zaten. Elektrik zannediyorum 1930'lu yılların sonunda geldi. Ali Bey (buralı değildi) diye birisi belediye ile anlaşmalı olarak elektrik fabrikasını (Ulu camiinin aşağısında. Bakırcılar Arastasının sonunda) kurdu. Sokak sokak telleri uzattılar; lambaları koydular. İskender Alper Bey belediye reisiydi o sıralar. Bir sene sonra elektrik fabrikasının çalışmasının iyi olduğu görüldü ve belediyeye geçti. Elektrik gelmeden önce tenekecilerin yaptığı kapaklı, sönmez kandiller ve gemici fenerleriyle aydınlanıyordu sokaklar. Eskiden radyolar zenginlerin evinde ve belli başlı kahvelerde bulunurdu. Alman Harbini hep radyolardan dinledik. Sekibaşı ve Kıraathane kahvelerinde tombala oynatılırdı,Yayla kahvelerinin ve merkezdeki bilinen kahvelerin dışında birde Koca Han'ın karşısında (bugün ayakkabı boyacılarının olduğu yer) Kahveci Mehmet'in kahvesi vardı. Biz onlara bakmaya giderdik. Muhabbetler çok güzel olurdu. Birbirine sevgi saygı vardı. Büyükler dinlenir. küçükler korunurdu.

Kıbrıs çıkarmasının olduğu yıllarda televizyonu olanlar tek tüktü. Kıbrıs çıkarmasını televizyondan izleyelim diye televizyon almaya karar verdik. Muğla'da televizyon satan yoktu o sıralar. Kocabatmaz Tenekeci Hüseyinle beraber televizyon almaya Milas’a gittik.

Ağalar vardı yaylada. Mehmet Ağalar. Mustafa Efendiler ve Hacı Mahmutlar. Mehmet Ağa yayla kahvesinde elinde bastonuyla, entarisiyle kavakların (çınarların) altındaki kirpede (divan, sedir) oturur, sapsız fincanında kahvesini yudumlardı. Dedem de Mehmet Ağaların kahyasıymış. Eskiden Alman Harbi öncesinde Keyfoturağı kahvesinde her hafta pehlivan güreşi olurdu. Yine bu güreşlerin olduğu bir günde dedem iştaha gelmiş, soyunmuş çıkmış meydana. Ondan sonra dedeme Deli Mehmet demeye başlamışlar.

Yaylada biryanı en güzel Hacı Ahmet Kahvesini işleten Mustafa ve Ali kardeşler, bir de Keyfoturağının sahibi Halil Dayı yapardı. Mustafa ve Ali kardeşler ayakları çıplak oradan oraya koşarlardı. Ayaklan gön gibi olmuştu. Yayla kahvelerinde hayvanlar için damlar (özellikle merkepler için), kasaplar, fırınlar, bakkal dükkanları ve mescitler bulunurdu. Voleybol fileleri de vardı. İsteyen namazına gider: isteyen alışverişini yapar; isteyen kağıdını oynar: isteyen de yer içerdi. 1950'li yılların sonrasında yayla kahveleri için, “camii olan yerde kahve olmaz” dediler. Yavaş yavaş bu alışkanlıklar kaybolmaya başladı. Vesaitlerin çoğalmasıyla insanlar Gökova, Marmaris gibi yerlere gidip eğlenmeye başladılar.

Eskiden Cumhuriyet meydanın ve Hükümet konağının olduğu yer bahçeydi. Terzi Şahap'ındı o bahçe. Sonra Valilik (Hükümet Konağı Alman Harbi sırasında tek katlıydı o sıralar hayvan hastanesi olarak kullanıyordu) aldı. Mezarlıklar Tekel binasının ve Muğlalı İş Hanının olduğu yerdeydi. Duvarlarla çevriliydi; içinde badem ağaçları vardı. Sonradan taşındı bu mezarlıklar. Hatta rahmetli annemin mezarı da Muğlalı İş Hanının olduğu yerdeydi mezarını yeni yapılan mezarlığa taşıdık. Tekelin olduğu yerde (bugünkü taksi durağının olduğu yer) Kazan Şeyh vardı. Orada bir incir ağacı vardı. Kesmek istemişler, kesememişlerdi. Sonra Marmarisli şoför Mustafa Dayıya şu ağacı kesiver demişler. Kesmeye çalışırken ayağını kesip topal kalmıştı. Ağacın kesimini o da halledemedi. Sonra askeriye halletti o işi.

Eskiden şehrin tüm işiyle ve trafiğiyle Belediye Çavuşları ilgilenirdi. Benim zamanımın en bilinen çavuşları: Kahvecioğlu Mehmet Çavuş. Humuryuttu Mehmet Çavuş ve Genekli Mehmet Çavuş'tu. Hep adları Mehmet'ti. Bildiğimiz tanıdığımız bakkallar arasında Konakaltında bakkalı olan Mustafa Çavuş ve Emin Usta (Emin Gönenç) vardı. Emin Usta aynı zamanda matbaacıydı. Halk Evinin matbaa işlerini de o yürütüyordu. Halk Evinde aynı zamanda kahve, kütüphane, bilardo masası ve alt katında lokantası mevcuttu. Halk Evinin başında Nevzat Bey vardı, o sıralar. Çok iyi çalışmalar yaptı. Kız kardeşi burada hakimdi. O dönemlerde evlerde ocaklar vardı; sobalar yoktu. Dirgeıme’den (Akkaya) Karadağ'dan kök kazar gelirlerdi. Ocağa atardık, çok güzel kömürü olurdu. O yanan koru alırsın, mangala koyarsın. Mangallar kapaklı vc büyük bacaklıdır. Odanın ortasına konurdu, özellikle zenginlerde bakır mangallar olurdu.

Yemekler bakır tabaklardan yenirdi. Herkese ayrı ayrı tabaklar verilmez, bir tabaktan yenirdi. Ocağın sağından ve solundan itibaren büyükten küçüğe doğru sofranın başına oturulurdu. Evin en büyük erkeği (yoksa evin büyük kadını) ocağın sağ köşesine, evin hanımı sol köşesine oturur, çocuklar büyükten küçüğe olmak üzere anne-babanın yanına dizilirdi. Ekmek dışarıdan alınmazdı. Evlerde hamur hazırlanır ve fırınlara minietle (hamur tahtası, göz göz olur, dikdörtgen biçimlidir) götürülürdü. Mesela Ekmekçi Mestan ve Ali Çavuşun fırınlarına giderdik. Saburhane'de de vardı fırınlar. Fırınlardan ekseriyetle zenginler ekmek alırdı. Ekmeğin arasına helva koyar yerlerdi. Köyden gelenler Pazar ekmeği ve helvayı hediye olarak götürürlerdi, köylerine.

Muğla köftesini ilk yapan Köfteci Hamdi'dir. Şu an Fistan Giyimin olduğu yerde küçük bir dükkanı vardı. İnsanlar sıraya girerdi.

Çocukken Ahmet Kermanların boş arazisinde çelik-çomak, mamışık, kayrak (çukur koymaca) ve sırttan binmece (uzun eşek) oynardık. Top niyetine bıçkı tozundan, çaputtan yaptığımız toplarla oynardık.

Eskiden hafta tatili Perşembe vc Cuma günleriydi. Herkes Perşembe günü alışverişini yapar, hazırlıklarını tamamlayıp, temiz; elbiseleriyle Cuma namazına giderlerdi. Biz kendi aramızda haftanın günlerine şöyle deriz: Pazartesi / Büzük (Bozüyük) Demeği, Salı/Sali, Çarşamba/Dernek, Perşembe/Muğla Pazarı, Cuma/Cuma, Cumartesi/Cumartesi, Pazar/Ula Pazarı'dır. Bu günlerle ilgili itikatlar vardır. Büzük Derneği günü gezmeye gidilmez; Salı günü çamaşır yıkanmaz. Dernek günü iğne tutulmaz. Bundan başkaca, gece kuşunun (baykuş) gece ötmesi ölüm olacağına delalet eder; köpeğin uluması uğursuzluktur; yarasanın gündüz evde uçması uğıırsuzluktur. Ağrımız olduğunda, mahallenin yaşlı, ağzı dualı kişileri başağrısı okuyuverirler. Sırtını ovarlar, boyunlarını ovarlardı. Göbek ağrısı olduğunda hamur basarlar. Yine yaşlı kişiler, eli dualı deriz, onlar yapardı. Kekik yağı her evin doktorudur. Ağrılarda ve üşütmelerde, kekik yağını kulaklarının arkasına ve sırtına sürerler.

Yazarın notu: Son söz olarak bu kentin büyüklerinden öğrendiğimiz bize dair gerçekleri iyi değerlendirip sonraki kuşaklara aktarmak gibi bir misyonumuz olmalıdır.

Onur Alp Ersoy
Halkbilimci