30 Mayıs 2015 Cumartesi

Resim: Muğla Manzarası


Karabağlar Yaylası

Uzun yıllardan beri Muğla’lıların yaz aylarını geçirdikleri, kentin eskiden en önemli geçim kaynağı olan bugün ise bu anlamda önemini kısmen koruyan Karabağlar Yaylası gerek bütün kış kente yetecek tarımsal üretimin yapılması gerekse Muğla’nın tarihsel sürecinde önemli bir yer tutması açısından geleneksel kent yaşamının bir uzantısıdır.

Yayla, asırlar boyunca kendi kendine yetmeye çalışan Muğlalı'nın kapalı ekonomik yapısı içinde çok önemli bir yer işgal eder. Yılın yarısı yaylada geçirilirken hem günlük ihtiyaçlar karşılanır hem de kışın Muğla’da yenilebilecek kuru sebze, domates salçası, tarhana, sucuk, kavurma, makarna ve pekmez hazırlanırdı. Her yurdun bir bağı bulunurdu. Buna bağlı olarak elden edilen bilgiler yaylada şarapçılık da yapıldığını göstermektedir. 

Türkler’in Anadolu’ya girmelerini izleyen yıllarda kuraklık nedeniyle hayvanları için otlak aramaya başlamışlar ve Karabağlar’ın kuzeyindeki Düzey denilen tepeye gelip yerleşmişlerdir. 1671 yılında Muğla’ya gelen Evliya Çelebi Karabağlar Yaylasını görmüş ve yaylanın 11 bin bağdan oluştuğunu, yaz günleri sekiz ay boyunca Muğla ve Ula şehri halkının burada kaldığını belirtmektedir. Evliya Çelebi’ye göre burasının Osmanlı ülkesinde bir benzeri yoktur. Ne Malatya’nın Aspuzu’su ne de Konya’nın Meram’ı ile karşılaştırılabilir. Engür, karaağaç, çınar, meşe, ergavan ağaçları yüksek verimli üzüm bağları vardır. Karabağlar’ın yollarına giren kişi bir ağaç deryasında kaybolup yolunu bulamaz bağ yollarına güneş ışığı bile giremez. 

Yayladaki parsellere “yurt” ismi verilir. Genellikle 2-3 dönümlük mülkiyetlerdir ve ait oldukları ailelerin isimleriyle anılırlar.Yurtları birbirinden ayıran ve yayla yollarını da oluşturan yapının elemanları “kesik” ve “irim” gibi özel isimlerle anılmaktadır. Kesik; hem tarlaları birbirinden hem de yolları tarlalardan ayıran doğal malzeme topraktan oluşturulmuş, bunun da üstünü örten yer yer karaağaçlar ve çalı gruplarından oluşan doğal bölücü öğelerdir.Genellikle tarlanın ve kesiğin köşe yaptığı yerlerde kızılcık, kovam eriği gibi yaban ağaçlar bulunur ama bu ağaçlar asma ve böğürtlenlerle sarılmışlardır. Bu kısımlara kabalık denir. İrim iki yanında kesikler yer alan ve bunlar boyunca yükselen ağaç ve çalı gruplarının üstünü örttüğü, yaya geçişine açık en çok 1,5-2 mt genişliğinde olan doğal yol ağlarıdır. 

Karabağlar Yaylası Muğla’ya has bir kültürel yapıyı oluşturmaktadır. Bu kültürel yapı içindeki en önemli oluşum yayla içine dağılan kahvelerdir. Karabağlar Yaylası’nın her semtinde genelde anayol kavşaklarında bulunan ve yüksek çınar ağaçlarının (bunlara Muğla’da kavak denir) çevrelediği tarihi kahveler yer alır. Kahveler isimlerini bulundukları semtlerden almışlardır.Eskiden kahvelerin bulunduğu yerlerde fırın, bakkal, kasap gibi dükkanlar bulunmaktaydı. Bunlar dışında her kahvenin yanında bir mescit yer almaktaydı. Kahvelerin yanında yer alan mescitler, üstü kırma kiremit çatıyla örtülü, kareye yakın formda, ahşap ağırlıklı bir taşıyıcı sistemle kurulmuş, üç tarafı tamamen açık ve bu açıklıkların kendine has ahşap motifle kapatıldığı yazlık camiledir ve bir kısmı halen kullanılmaktadır.

Yayla Kahveleri

Keyfoturağı Kahvesi 

Yapım tarihi hicri 1287 (19. yüzyıl)'dir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Keyfoturağı kahvesi mescit, kahve ve lokantadan oluşmaktadır. Mescit, dikdörtgen planlı, alaturka kiremit çatılıdır. Diğer kahvelerde bulunan mescitlerden farklı olarak, mescidinde ahşap tavan yer almaktadır. Bahçesinde 8 adet anıtsal çınar ağacı ve 2 adet kuyu bulunmaktadır. Kahve belediye tarafından kamulaştırılmıştır. Mescidi belediye tarafından tamir edilmiştir. 

SÜPÜROĞLU KAHVESİ 

Süpüroğlu; geçmiş yüzyıllarda, hem yazın başlangıcında hemde sonunda konaklama ve hayvanlar için temel besin kaynağı yeri olmuştur.

Önceleri göçebe halde yaşayan aile daha sonra toprağa bağlanmıştır. Süpüroğlu bu haliyle bir "Yörük Obası" olarak kurulmuştur.

Süpüroğlu taş yapılı ve kırma çatılıdır. Tek katlı bir yapıdır. Muğla halk yapı sanatı örneklerindendir. Bahçesinde yer alan 6 çınar anıtsal niteliktedir ve koruma altına alınmıştır. Bu çınarlardan 4 tanesinin 550 - 600 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Bahçede yer alan ve 250 - 300 yıllık olabileceği düşünülen akçaağaç ise rüzgarın sesini ahenkli bir ezgiye dönüştürmesi açısından dikkat çekicidir.

Yapı, ilk şeklinde tek odalıdır. Göçebe yaşayışta ailenin bu odada yatıp kalktığı anlaşılmaktadır. Bu oda 30m2 civarındadır. O dönemde cam olmadığından kepengi pencere kullanılmıştır. Yapının hemen önünde geniş bir veranda yer almaktadır. Hayvanların veranda önünde tutuldukları anlaşılmaktadır.

Restorasyon çalışmalarında bir yer ocağı tespit edilmiştir. Toprağa bağlılık yeni arayışlar doğurmuş, yer ocağı bacası kullanılarak ticari ocağa (kahvehaneye) dönüştürülmüştür. Bu tarihin 1800'lü yılların başı olabileceği anlaşılmaktadır. Süpüroğlu'nda; geçmişte, çok canlı bir ticari merkez olduğu hala hafızalardadır.

Özellikle "Pazar" günleri Muğla'dan gelen berber, ayakkabı tamircisi, nalbant, dondurmacı, macuncu, çıtırmıkçı ve keten helvacı burada hizmet vermiş, sosyal hayata canlılık kazandırmıştır. Çevreden küçükbaş hayvanlar sürülerle getirilmiş, alım - satım yapılmıştır. Burada var olan kahvehane, restorant, bakkal vb. işletmeler hizmet vermiş; restorantta büryan kebabı, tandır, döş, kapama, fırında ve sacda börek, toprak tavada güveç, yerli tavuk dolma, tarhana vb. yemekler pişirilmiş, toprak sacda yapılan köy ekmeği ile taze taze yenilmiştir. Buradaki bakkalda o yıllarda bile içki satışının yapıldığı hatırlanmaktadır. Burada orta oyunu ve kukla gösterileri yapılmış, manuel sinema makinesiyle geceleri filmler oynatılmış, yağlı pehlivan güreşleri düzenlenmiştir. Süpüroğlu bu haliyle ticari merkez olduğu kadar sosyal merkez olma özelliği de kazanmıştır.

Süpüroğlu'nun en gösterişli dönemi 1950 li yıllar ve 1960 lı yılların başlangıcıdır. Bu durum 1960 lı yılların ortalarına kadar devam etmiştir. Bu dönem Tevfik OĞUZ'un dedesi Başkatip Tevfik Efendi'nin ölümüne kadar sürmüştür. Süpüroğlu, Karabağlar'daki kahvehaneler arasında "mescidi avlusunda olmayan tek yer" dir. Eski dönemlerde, Cuma günleri namaz öncesi insanların en güzel giysilerini giydiği, burada toplandığı, toplu halde Kavaklımescid'e gidildiği hafızalarda yaşamaktadır.
Süpüroğlu adının Polis Teşkilatı'nın kuruluş yılları olan 1845'li yıllara yakın bir zamana rastladığı ifade edilmektedir. Rivayete göre, karakol baskını sırasında eşraftan bir kişi kendisini restoranın personeli gibi göstermeye çalışmış, bahçeyi süpürmeye başlamış, "ben burada çalışıyorum, bunlarla alakam yok, ben kumarbaz değilim" demiştir. Komiser durumu anlamış, bir yandan gülüyor, bir yandan da " süpür oğlum süpür, süpür oğlum süpür" diyormuş. O yıllardan sonra bu yerin adı "Süpüroğlu" kalmış.

Süpüroğlu restorasyon, tadilat ve inşaatları tamamlanarak Temmuz 2008'de yeniden bugünkü haliyle faaliyete geçmiştir. Burası yaz - kış açık olacak şekilde düzenlenmiştir.Süpüroğlu'nda çevrede üretilen sebze ve meyveler hem kullanılmakta hemde pazarlanarak hizmete sunulmaktadır. 

AYVALI KAHVESİ 

Ayvalı kahvesi, Keyfoturağını çayır ucuna bağlayan yol üzerindedir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kışlık ve yazlık olmak üzere iki kahve binası ile bir mescitten oluşmaktadır. Mescit kare planlı,yığma taş ve alaturka kiremit çatılıdır. Kahve bünyesinde 7 adet anıtsal çınar bulunmaktadır. Bahçesinde bir de kuyu bulunmaktadır. 1992 yılından beri kahve binası konut olarak kullanılmakta, mescidi ise kullanılmamaktadır. 

BERBERLER KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Avlusunda mescidi bulunmaktadır. Mescit kare planlı ve alaturka kiremit çatılıdır. Bahçesinde 4 adet çınar ağacı ve bir kuyu bulunmaktadır. Berberler kahvesi şu anda kullanılmamaktadır. 

CİHANBEĞENDİ KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahve binası yıkılmıştır. Mescidi ise ayakta olup, kullanılmamaktadır. Mescit kare planlı ve alaturka kiremit çatılıdır. Cihanbeğendi kahvesi şu anda kullanılmamaktadır. 

ELMALI KAHVESİ 

Elmalı kahvesi, Hacıahmet kahvesini Yeniköy’e bağlayan yol üzerindedir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahvesi yıkılmış, mescidi de yıkılmak üzeredir. Elmalı kahvesi şu an kullanılmamaktadır. 

GÖKKIBLE KAHVESİ 

20. yüzyıl başı mimari üslubuyla yapılmıştır. Kahve dikdörtgen planlı, tuğla duvar örülü, alaturka kiremit çatılıdır. Yapım tarihi 1959’dur. Tek katlıdır. Mescidi yolun diğer tarafında, Vakıf arazisindedir. 1964 yılında mescidin yanına sahipleri tarafından, bir minare inşa ettirilmiştir. Cami, kare planlı, topuz çatılı, üzeri kiremit örtülü, yığma sistemde inşa edilmiştir. Kahve bünyesinde bakkal ve fırın da yer almaktadır. Gökkıble kahvesi şu an kullanılmamaktadır. 

HACIAHMET KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Hacıahmet kahvesi biri eski diğeri yeni iki kahve, bir mescit ve fırın olarak kullanılan yapılardan oluşmaktadır. Bahçesinde iki çınar ağacı ve havuz da bulunmaktadır. 

TOZLU KAHVESİ 

19. yüzyılın ilk yarısı yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahve ve mescitten oluşmaktadır. Mescidin yanında musalla taşı bulunur. Vakıflara ait olan kahve daha sonra şahıs tarafından satın alınmıştır. Küçük bir yapı olan kahvesi kapalı, mescidi ise yaz aylarında kullanılmaktadır. 

Kurşunlu Camii

Şehrimizin Balıbey Mahallesi'nde bulunan Osmanlı dönemine ait camiidir. 1493 tarihinde Menteşe beylerinden Esseyyid Şucâeddîn Bey'in isteği üzerine yaptırılmıştır. Mimarisi klasik Osmanlı mimarisi özelliği taşır. Cami olarak kullanıma açılmadan önce 30 derslikli medrese olarak hizmet vermiş olan camii şimdi görülmesi gereken yerlerin başında gelmektedir. 1900’de Şerif Efendi tarafından son cemaat yeri eklenmiş, minaresi de aynı yıllarda Hacı İsmail tarafından yapılmıştır.

Kurşunlu Camisi’ni diğer camiilerden ayıran en önemli özelliği 1853 yılında gördüğü tamir sırasında kubbesinin kurşunla kaplı olmasıdır. Kurşunlu camisi 510 yıllık bir tarihe sahiptir. Birçok bakımdan onarımdan geçmiş günümüze gelmiştir. Camii içinde yer alan kalem işi süslemeler Rodos’tan getirilen kök boyalarla işlenmiştir. Caminin içinde bulunan Kâbe ve yelkenli gemi resimleri görülmeye değerdir. Düzgün kesme taştan örme beden duvarları Selçuklu Mimarisi özelliği taşımaktadır. Kurşunlu Camisi Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde yer almaktadır.

Osmanlı'nın bu topraklara hakim olduğu dönemlerinde yapılan son derece değerli bir eserdir.




Allan Kavağı

Muğla’dan Karabağlara giden yolda, anıtsal, içi boş bir çınardır. Çınara ( Yörede çınara, kavak denir ) kutsal gözüyle bakılır. Halk inanışına göre hasta olan çocuklar Allan Kavağına götürülür; iki kadın, biri ağacın içinde biri dışında olmak üzere, çocuğu birbirlerine atarak: “Al çocuğunu, ver çocuğumu” derler. Böylece çocuğun iyeleşeceğine inanılır. Adak adamak isteyenlerde ağacı ziyaret ederler.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Şahidi Cami

Şehrimizin Camikebir Mahallesinde yer alan ve geleneksel mimari örnekleri ile Osmanlı dönemine ait bir yapıdır. Daha önce caminin yerinde Şeyh Seyyid Kemaleddin tarafından 1390 yılında yapılan Mevlevihane Mescidi bulunuyordu. Zamanla eskiyen bu dergâh 1848'de Hacı Osman Ağa tarafından onarılıp genişletilmiş ve bugünkü caminin ana binası inşa ettirilmiş. Cami ismini, burada bulunan mevlevihane şeyh olan Şahidi İbrahim Dede'den almıştır. Şahidi İbrahim Dede'nin ve babası Hüdai'nin türbe halindeki kabirleri caminin haziresindedir. Ayrıca cami bahçesinde de ilk mescidi kuran Şeyh Seyit Kemalettin’ in mezarı bulunmaktadır. Cami 1869 ve 1911 yılında Mevlevi Postnişini Şeyh Cemal tarafından tamir ettirilmiştir.

Kente tepeden bakan bir mevkide bulunan caminin bahçesindeki mevlevi zatların varlığının Menteşe’yi manevi olarak koruduğuna inanılır. Şahidi Cami Muğla'nın en çok kullanılan ibadethanelerinden birisidir. Caminin iç bölümü günümüzde de dervişlerin bir zamanlar halka halinde zikir yaptıkları haliyle aynen korunmaktadır.

Şahidi Cami'sinin giriş kapısının bulunduğu kitabede 'Muğla Hanedanından Merhum ve Mağfurun İley Hacı Osman Ağazade El Hacı Mehmet Ağanın Ruhuna El Fatiha' diye yazmaktadır.







20 Mayıs 2015 Çarşamba

Kocahan Mitingi Anıtı açıldı

Muğla Belediyesi tarafından Kocahan İnsan Hakları Parkı’na yapılan Kocahan Mitingi Anıtı törenle açıldı.

Kocahan İnsan Hakları Parkı’na, 22 Mayıs 1919’da gerçekleştirilen Kocahan Mitingi’nin sembolü olarak Muğla Belediyesi tarafından yaptırılan Kocahan Mitingi Anıtı törenle açıldı.

Törene Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün, belediye meclis üyeleri, merkez muhtarları ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün Kocahan Mitingi Anıtı açılışında yaptığı konuşmada; “Mustafa Kemal Samsun’a 19 Mayıs 1919’da çıktı. Muğla Kocahan’da gerçekleştirilen mitingin tarihi 22 Mayıs 1919. Muğlalı, Mustafa Kemal Atatürk’e, Kuvayi Milliye’ye desteğini hemen göstermiş, bunu düzenledikleri mitingle çok güzel ifade etmiştir.

Kocahan toplantısı, Dr. Cemil Şerif Baydur, Bozöyüklü Hacı Süleyman Efendi ve Zekai Eroğlu gibi üç önder ismin katılımıyla burada gerçekleştirilmiş, mitingde ayrıca İzmir işgali protesto edilmiş, Kurtuluş Savaşı’nda yer alma kararı alınmıştır. Muğlalı geçmişini bilir, geçmişine sahip çıkar ve geçmişte yaşamış değerlerini geleceğe taşır. Biz bu değerlerimizi gençlerimize, misafirlerimize tanıtmak için önce şehitliğimizi yaptık. Şehitliğimizin önünden geçerken veya resmi törenlerde Muğla’mız insanlarının, evlatlarının Kurtuluş Savaş’ında canlarıyla ne kadar büyük bir katkı yaptığını hepimiz görüyor ve gururlanıyoruz. İsmet Teyyaresi’ni de en önemli meydanımıza koyduk. Kurtuluş Savaşı’nda Muğla’ya düşen uçak Muğlalı ustaların da katkılarıyla tamir edilmiş, Kurtuluş Savaşı’na havadan gereken katkıyı yapmıştır. Kocahan Mitingi Anıtı ile de Kurtuluş Savaşı’nda Muğla’nın duruşunu ve bu mitinge katılan Muğla’nın değerli büyüklerimizi tekrar anıyor, onları bu anıtla yaşatıyoruz. Bu heykele emek veren heykeltraş Hasan İmamoğlu’na çok teşekkür ediyorum” dedi. Konuşmaların ardından anıtın açılışı gerçekleştirildi.

Kurtuluş Savaşında Muğla

Muğla, Milli Mücadele yıllarında, Yunan işgaline karşı girişilen direnişe önemli katkılar sağlayan illerdendi. İl, İstanbul'daki İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza'nın ılımlı tutumu sebebiyle, bölgedeki İtalyan işgal birliklerinden önemli bir zarar görmemiş, özellikle Milli Mücadele'nin ilk yılında, Ege cephelerine oldukça büyük yardımlar yapma imkânı bulmuştu.

Gizli itilâf Anlaşmaları

İtilâf devletlerinin 1915 ve 1917'de, aralarında yaptıkları bazı gizli antlaşmalarda Batı Anadolu İtalya'ya vadedilmişti. Ancak, savaşın son yılında durumda değişiklik oldu: İngiltere, savaşa girmesi şartıyla, İzmir ve art bölgesinin Yunanistan'a bırakılacağına söz verdi. Nitekim, Yunanistan Başkanı Venizelos, I. Dünya Savaşı bitince, kendilerine verilen sözün yerine getirilmesi ve hattâ işgal alanının daha da genişletilmesi için harekete geçti. İtalya, Paris Konferansı'nda ve yapılan başkaca çok taraflı görüşmelerde bu duruma tepki gösterdiyse de sonuç alamadı. Bunun üzerine, hiç değilse "vadedilen toprakların geri kalan bölümü Yunanistan’a kaptırmamak için aceleyle harekete geçti.

Ege Bölgesi'nde işgale ilk başlayan İtalyanlar oldu. 28 Mart 1919’da Antalya’ya ayak basan İtalyan birliklerinin bir bölümü, Nisan ayı içinde birkaç defa Fethiye’de görüldü. Antalya işgalini tamamlayan İtalyan Komutanı Aleksandro, 24 Nisan'da da, bir savaş gemisiyle Marmaris’e geldi. Kaymakama başvurarak Marmaris’te bir kömür deposu yaptırmak istediğini bildirdi, isteği kabul edilmeyince diretmedi; ama Muğla ve kazalarını işgal politikasından vazgeçmedi. İtalyanların Güneybatı Anadolu'da ve özellikle Muğla'da önemli çıkarları vardı. İtalya, o güne kadar İngilizlerle Amerikalıların elinde olan krom ve tütün tekelinde pay sahibi olmak istiyordu. Bu amaçla da, daha yüzyılın başlarında harekete geçmişti. Nitekim, Muğla ve Antalya'da kurulacak demiryolu hattına ilişkin imtiyaz İtalyanların elindeydi. İtalyan Hükümeti bir Babıali fermanıyla edindiği bu imtiyazı, savaş sebebiyle kullanamamıştı. Savaş bittiğine göre, artık harekete geçilebilirdi.

Eli Silahlı İtalyanlar

Muğla bölgesindeki işgal, 11 Mayıs 1919’da, Fethiye’de başladı. Limana giren Ligorya savaş gemisinden çıkan silâhlı elli İtalyan askeri kasabanın giriş çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Ertesi gün 200 asker daha getirildi ve kasabanın işgali tamamlanmış oldu. İtalyanlar, Fethiye ile birlikte, Bodrum ve Marmaris’i de işgal ettiler. 11 Mayısta her iki kasabaya gelen iki İtalyan savaş gemisinden birer bölük asker indi ve “Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince" kasabaların işgal edildiği bildirildi.

16 Mayısta başlayan Güllük Limanı işgali ise, yalnız burayla sınırlı kalmayarak iç bölgelere doğru gelişti. 2 Haziran'da Güllük’ten yola çıkan bir İtalyan taburu aynı gün Milas’a girdi. Kuşadası ve Söke üzerinden ilerleyen bir başka birlik de, 5 Haziranda Yatağan’a geldi. Ayın günlerde İtalyanların bölgedeki varlığından yararlanan bazı Rum çeteleri de Dalaman bölgesine girmek istediler. Ancak, jandarmalar ve bölge halkı, Ege Adalarından gelen bu çetelere karşı sert bir direniş gösterdiler ve bu girişim başarısız kaldı.

Gerek İtalyan işgali, gerekse aynı günlerde başlayan Ege'deki Yunan işgali bölgede önemli bir kargaşaya sebep oldu. Bu durumdan yararlanan ve ''efe'' olarak anılan bazı eşkiyalar, bu defa kasabalarda kendilerine Kuva-yı Milliyeci süsü vererek zorbalık yapmaya başladılar. Böyle olaylara Muğla da tanık oldu. Öyle ki, bu efelerden bazıları, kendilerine karşı çıkan Muğla Mutasarrıfı Hilmi Bey’i “işgalden yana olmak”la ve “Karya Prensliği’ne özenmek”le suçladılar. Çevredeki bütün kasabaları işgal eden İtalyanlar, giderek büyüyen bu gerginliği sezmekte gecikmediler. Nitekim, bölgedeki İtalyan siyasi mümessili Dr. Nakarato, Milas’taki İtalyan tugayı karargâhına bir rapor yazarak durumdan yararlanılması ve zaman kaybetmeden Muğla'nın işgal edilmesi isteğinde bulundu. Bunun üzerine, 200 kişilik bir İtalyan birliği, 23 Temmuz 1919’da Sokar yoluyla Ula'ya, oradan da Muğla'ya geldi ve şehri işgal etti. İtalyan işgal komutanlığı karargâhı da, bugün otel olan Hacılar Hanı'na yerleşti.

İşgalin Tepkileri

Muğlalılar, düşman işgaline karşı teşkilâtlanma ve mukavemete çok önceden başlamışlardı. Nitekim, “İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti”nin 17 Mart 1919’da İzmir’de topladığı kongreye Muğla adına Belediye Başkanı Ragıp Bey katıldı ve kongre divan başkan yardımcılığına seçildi.

İtalyanların 11 Mayıs 1919’da başlattıkları işgal, Muğla bölgesinde büyük tepki yarattı. Bölgenin ileri gelenleri hemen bir kongre toplayarak, gelişmelere karşı alınacak önlemlerin kararlaştırılmasını istedi ve konuyu mutasarrıf Hilmi Bey’e bir programla sundular. Mutasarrıfın da kabulü üzerine, 1 Haziran 1919’da, bütün şehir ileri gelenlerinin katıldığı bir kongre yapıldı.Muğlalılar, işgalden duydukları hoşnutsuzluğa rağmen, İtalyanları bütünüyle karşılarına almadılar. Hatta, onlarla öbür İtilâf devletleri ve bu arada Yunanistan arasındaki anlaşmazlıktan yararlanmaya çalıştılar. Nitekim, kongrenin hazırladığı bildiride, bölgedeki İtalyan işgalinin geçici olması isteniyor ve İtalya’nın, Paris Barış Konferansı’nda Muğla halkının sözcülüğünü yapması,bölgenin Yunanlılaştırılması isteklerine karşı çıkması gerektiği belirtiliyordu. Ancak, bazı kişiler bu bildiriyi iletmek üzere Marmaris’e giden temsilci kurulun, İtalyan işgali için çağrı yapacağı yolunda söylentiler yayınca Muğla’da durum gerginleşti. Bunun üzerine, kurulun Muğla’ya geri döndüğü gün, 5 Haziran 1919’da, Mutasarrıf Hilmi Bey’in başkanlığında yeni bir kongre düzenlendi ve kongre, çıkan söylentileri yalanlayarak temsilci kurulun çalışmalarını tasdik etti. 5 Haziran Kongresi’nin aldığı bir başka karar da, o güne kadar gizli çalışma yapan Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin gizliliği kaldırmak ve çalışmalarını açıklığa kavuşturmak oldu.

Koca Han Mitingi

Muğla'nın mukavemet isteğini gösteren olaylardan biri de, İzmir'in Yunan işgaline girdiği gün, 15 Mayıs 1919'da düzenlenen Koca Han Mitingi idi. İzmir'de çalışma yürüten Redd-i İlhâk Heyet-i Milliyesi'nin çağrısı üzerine düzenlenen Koca Han Mitingi’ne Belediye Başkanı Ragıp Bey önderlik etti. İşgali öğrenir öğrenmez sokaklara tellallar çıkaran ve miting çağrısı yapan Ragıp Bey, çok sayıda Muğlalının toplanmasını sağladı. Mitingte birer konuşma yapan Dr. Cemil (Baydur) ve Zekai (Eroğlu) beyler, Yunanlıların bu davranışının Mütareke hükümlerine bile aykırı olduğunu dile getirdiler ve işgali şiddetle kınadılar. Muğla Yedeksubaylar Derneği temsilcileri de, Miting Düzenleme Kurulu'nca hazırlanan bir bildiriyi Mutasarrıf Hilmi Bey’e verdiler. Bildiride işgal şiddetle kınanıyor ve Redd-i İlhâk Heyet-i Milliyesi ile dayanışma isteği dile getiriliyordu. Muğla mutasarrıfı da, bildiriyi aldıktan sonra yaptığı konuşmada, Muğla halkının Yunan işgaline karşı gösterdiği tepkiye yürekten katıldığını ve durumu İstanbul Hükûmeti’ne bildirerek, işgali hemen protesto edeceğini belirtti.

Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Kuruluşu

Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin kuruluşu da, bu mitingi takip eden saatlerde gerçekleşti. Belediye Başkanı Ragıp Bey’in dâveti üzerine, miting sonrasında bir toplantı yapan Muğla eşraf ve aydınları, başta Muğla olmak üzere bütün Ege'nin Yunan işgaline karşı silâhla korunmasını ve Yunan birliklerinin Menderes Irmağı'nın güneyine geçmesinin engellenmesi için her türlü çabanın harcanmasını kararlaştırdılar. Bütün bu görevlerin üstesinden gelebilmek amacıyla da Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'ni meydana getirdiler. Teşkilât kurucu kurulu şu kişilerden meydana geliyordu: Zorbazzâde Ragıp Bey, Dr. Cemil (Baydur) Bey, Hafız Sabri Bey, Emin Kamili Bey, Serezlizâde Memiş Efendi, Sinanzâde Cemal Bey, İsmail Efendi, Mestan Efendi, Serficeli Reşid Bey, Hacı Süleyman Efendi, Mehmed Cemal (Karamuğla) Bey, Dr. Hüseyin Avni (Ercan) Bey, İskender (Alper) Bey, İbrahim Bey, Şevket Bey, Tokuçzâde Ömer Azmi Bey, Türidizâde Kamil Bey, Ethem Efendi, Halil İbrahim Efendi ve tutukevi müdürü Mehmed Bey

Atılan İlk Adım

Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'nin attığı ilk adım, Muğla’nın önde gelen efe ve zeybekleriyle yedek subaylardan meydana gelen silâhlı bir birlik kurmak oldu. Daha sonraları Muğla Serdengeçtiler Müfrezesi olarak adlandırılacak olan bu ilk Muğla Kuva-yı Milliyesi, 21 kişi idi. Bunu, Muğla’nın çeşitli köylerindeki efelerin Kuva-yı Milliye'ye katılması takip etti. Bu çeteler arasında, Mehmed Çavuş Müfrezesi, Dittik Efe Çetesi, Gılim Efe Çetesi, Boğalarlı Alaman Efe Müfrezesi gibi silâhlı güçler vardı. Bu çeteler, kısa süre sonra, Aydın mukavemetinin milis komutanlığına seçilen Yörük Ali Efe'nin emrine girdiler ve işgal bölgesinde faal çalışmalar yürüttüler.

Gizli çalışma ilkesinin 5 Haziran Kongresi'nde terk edilmesinden sonra, Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, bir kongre yaptı ve teşkilât yönetimini yeniden belirledi. 9 kişilik yönetim kurulunda şu kişiler yeralıyordu: Zorbazzâde Ragıp Bey, Ulalı Cavit Bey, Müftüzâde Saadeddin Bey, Hacı Süleyman Efendi, Hafız Sabri Efendi, Sinanzâde Cemal Bey ve Emin Kamili Bey.

Merkez Teşkilâtlanması

Merkez teşkilâtlanmasını takibeden günlerde hemen bütün kazalarda ve nahiyelerde Kuva-yı Milliye teşkilâtları kuruldu. Bu teşkilâtların önde gelen kişileri şunlardı: Hasan (Zengin) Bey, Mütfü Yusuf Ziya (Bilgivar) Efendi, Resulzâde Hacı Halil (Eskitürk) Efendi (Bodrum); Tuhfezâde Fehmi Bey, Ömer Ihsan Bey (Datça); Çeşmeli Osman Bey, Kamil (Sıkman) Bey, Salih Zeki (Pekin) Bey, Dr. Vasfi Bey, Hilmi (Döğerli) Bey, Kara Çulhalı Osman Ağa, Süleyman (Harmandar) Bey (Fethiye); Tavaslıoğlu Hacı Osman Efendi, Tahirağaoğlu Osman Ağa, Ethem Efendi, Çerkez Cemil Efe (Köyceğiz); Binbaşı Erip Bey (Marmaris ); Halil İbrahim Efendi, Feyzullah Ağa, Osman Zeki (Özer) Bey, Müftü Hayati Bey, Bahaddin Ağa, Balcızâde Hüseyin Efendi (Ula); Fehmi Ağa, İbrahim (Abdioğlu) Efendi, Nebiköylü Şeyh Mehmed Efe (Yatağan); Ömer Ağa, Eğrioğlu Ali Çavuş (Yerkesik).

Temmuz 1919’da, Ege’deki mukavemetin yaygınlaşmasıyla birlikte, meseleler de büyüdü. Bu durum, teşkilâtlanmanın merkezileştirilmesi yolundaki çabaları hızlandırdı. Nitekim Nazilli’de, Temmuz ve Eylül 1919’da iki kongre toplandı ve daha teşkilâtlı bir mücadele için bazı adımlar atıldı.Bu yeni gelişmeler üzerine, Menteşeli'ler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin yönetiminde de bazı düzenlemelere gidildi. 18 Ağustosta yapılan teşkilât kongresi yönetim kurulunu şöyle belirledi: Ulalı Hamza Bey, Zorbazzâde Ragıp Bey, Müftüzâde Sadeddin Bey, Cavid (Oral) Bey, Cemal (Karamuğla) Bey, İskender (Alper) Bey, Hüseyin Hüsnü Bey, Müftü Mehmed Zeki Efendi, Sinanzâde Cemal Efendi, Serezlizâde Memiş Efendi, Karahafızzâde Hakkı Efendi, Hacınasuhzâde Hacı Halil Efendi, Şerif Efendi, Süleymanzâde Murat Bey, Molla İsmail Efendi ve Dr. Hüseyin Avni Bey.
Müslüman Nüfus

Muğla’da, Kuva-yı Milliye hareketini geliştiren teşkilâtlardan biri de Yeni Hayat Kulübü idi. Kültürel vasıflı Kardeş Yurdu’nun devamı olan Yeni Hayat Kulübü’nün başkanı, Dr. Cemil (Baydur) Bey idi. Kulüp, birçok aydının ve Muğla gençlerinin toplanıp edebi konuların dışında ülkenin siyasî ve içtimai meselelerini de tartıştığı bir “forum” özelliğinde idi.

İtalyanlar, öbür itilâf güçleriyle olan anlaşmazlıkları sebebiyle gerek Muğla’da, gerek işgal ettikleri öbür bölgelerde oldukça ılımlı bir tutum takındılar. Yerli eşrafla ve aydınlarla iyi ilişkiler kurmaya, halkı kazanmaya özen gösterdiler. Nitekim, Muğla-Milas, Muğla-Marmaris karayollarını tamir ettiler.Öte yandan, gerek Merkez Kaza’da, gerek öbür kazalarda açtıkları Banco di Roma şubeleriyle tüccar ve çiftçiye tarım kredisi verilmesini sağladılar.Kimi tarım makine ve girdileri bölgeye onlarla birlikte geldi. Ayrıca, okullar, hastaneler açtılar ve bunlardan bölgenin Müslüman nüfusunun faydalanmasını da sağladılar. Bütün bu çalışmalar,Türklerin vesayet konusundaki tercihlerini italyanlar lehine yapmalarını sağlamayı amaçlıyordu ve bölgedeki İtalyan Temsilcisi Dr. Nakarato İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza’nın başlattığı “Türklerle dostluk” politikasını adım adım uyguluyçrdu.
Demirci-Yörük Ali Çatışması

Temmuz 1919’da Muğla bölgesinde patlak veren en önemli olaylardan biri Kuva-yı Milliye’nin iki milis komutanı Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmed Efe arasındaki çatışmaydı. Muğla Kuva-yı Milliyesi’nin hemen hepsi Yörük Ali Efe’nin başkanlığını tanıyordu. Yörük Ali Efe de buna dayanarak bölgeyi kendi nüfus bölgesi sayıyordu. Demirci Mehmed ise, bölgenin “umut komunatı’ olduğunu öne sürerek Muğla bölgesinin de kendi emrinde olmasını istiyordu. Bu çekişmede, Muğla mahallî idare de, Yörük Ali Efe’nin yanında yeralınca, gerginlik giderek büyüdü. Nitekim Mutasarrıf Hilmi Bey, 15 Temmuzda şehirde 40 gün süreyle sıkıyönetim ilân etmek zorunda kaldı.Eylül ayına gelindiğinde, bu çatışma giderek, Muğla’nın ilişki kurduğu Sivas Heyet-i Temsiliyesi ile Demirci Mehmed Efe’nin etkisi altında olan Nazilli Kongresi arasında bir anlaşmazlığa dönüştü. Menteşe Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin önde gelenlerinden Hamza Bey de, Nazilli Kongresi’nin yanında yeralıyordu. Ancak, Hamza Bey, daha önce Muğla’daki teşkilâtın çoğunluğu yanında bulunan Yörük Ali Efe’yi kendi yanına çekmeyi başardı ve onunla birlikte Muğla’ya gelerek şehir ileri gelenlerine gözdağı verdi. Sonuçta, Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Yörük Ali Efe’nin silâhlarının gölgesi altında yeni bir kongre yaparak, Hamza Bey’in ekibini yönetime getirdi. Bu gelişmeler üzerine Belediye Başkanı Zorbazzâde Ragıp Bey’de Demirci Mehmed Efe’yi kazanma politikası takip etmeye başlayınca, çekişmede taraflar bütünüyle yer değiştirdiler. Böylece, Sivas Heyet-i Temsiliyesi’nden yana olanlar Demirci Mehmed Efe ile birlikte, daha bağımsız bir politika takip etmesini isteyenler de Yörük Ali Efe’nin yanında yeraldılar.

O dönemde Demirci Mehmed Efe bölgenin en güçlü Kuva-yı Milliye çetesinin idaresini elinde tutuyordu. Bu yüzden, Muğla’da yerleşmiş bulunan Yörük Ali Efe’nin üzerine yürümekten kaçınmadı. Önce, şehri boşaltması için Yörük Ali Efe’ye bir ihtar gönderen Demirci Mehmed Efe, bu ihtar sonuçsuz kalınca, emrindeki bir birliği Cavid (Oral) Bey’in komutasında Muğla’ya gönderdi. Cavid Bey’in güçleri, 27 Kasım 1919’da büyük bir gövde gösterisiyle Muğla’ya girdiler ve Yörük Ali Efe, direnecek gücü kendisinde bulamayınca boyun eğerek, Muğla’yı terketti. Böylece çatışmayı Zorbazzâde Ragıp Bey kazanmış oldu. Kısa süre sonra da, şehrin bütün ileri gelenleri arasında anlaşma sağlandı.Anlaşmanın yarattığı sonuçlardan biri de, Menteşe Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin yeni bir kongre yaparak (Beşinci Kongre) her iki tarafın temsilcilerini içinde barındıran bir yönetim kurulu meydana getirmesiydi. Bu yönetim kurulu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Muğla Şubesi’nin de çekirdeğini meydana getirdi.
Muğla Kuva-yı Milliyesi

Muğla Kuva-yı Milliyesi, Yunan işgalinin ilk günlerinden başlayarak Ege’de kurulan cephelerde yerini aldı. Özellikle, Aydın’da verilen şehir savaşlarında Muğlalı çetelerin büyük yararlıkları oldu. Çine Kuva-yı Milliyesi’nin kurulmasından sonra ise, Muğla Serdengeçti Müfrezesi, Yörük Ali Efe’nin milis komutanlığı altında buraya geldi ve Yörük Ali’nin düzenlediği birçok baskında, bu arada Yunanlılara ağır kayıplar verilen Erbeyli baskınında faal bir rol oynadı: Yörük Ali Efe, Erbeyli’deki Yunan birliğinin basılması görevini,aralarında yedek subayların da bulunduğu Serdengeçti Müfrezesi’ne vermişti. Müfreze buradaki Yunan gücüne 70’i aşkın kayıp verdirdi. Denebilir ki, bu Yunanlıların Aydın cephesinde aldığı en büyük kayıp oldu.

Muğla’nın Kurtuluşu

1921 ortalarına gelindiğinde, İtalya, ülke içindeki iç çatışmalar ve Arnavutluk’ta uğradığı yenilgi sebebiyle, oldukça büyük bir güç kaybına uğramıştı. Bu arada, öbür İtilâf devletleriyle de devamlı anlaşmazlık içindeydi. Bu durum, İtalya’nın fetihçi politikasında önemli değişikler yapmasını gerektiriyordu. Nitekim öyle de oldu: 1920’nin yaz aylarında, İtalya’da önemli bir hükümet değişikliği oldu ve Nitti başbakanlıktan ayrılarak, yerini Gioletti idaresine bıraktı. İtalya’nın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Kont Sforza da, dışişleri bakanlığına getirildi. Ankara Hükümeti’yle kurduğu yakın ilişkiyle tanınan Kont Sforza, “Milletler artık uyanmaktadır. Tahmin ediyorum ki 20 yıl sonra Afrikalılar hepimizi kapı dışarı edeceklerdir” diyecek kadar gerçekçi bir politika takip ediyordu. Kont Sforza ile birlikte İtalya, Türkiye’den biran önce çekilmenin hazırlıklarına başladığı gibi, diğer itilâf devletlerinin baskıcı politikalarına da açıkça karşı çıkar oldu. Mesela, Kont Sforza, 10 Ocak 1921’de Yunanistan Başbakanı Venizelos’a şöyle diyordu:“Yunanistan’ın iddialarından büyük ölçüde vazgeçmesi gerekir. Çünkü büyük devletlerden hiçbirisi Türkiye’ye barışı kabul ettirecek kadar güçlü değildir.” Nitekim, itilâf devletleri içinde, Ankara ile ilk diplomatik ilişki kuran ve görüşmelerde doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Mecliâi Hükûmeti’yle ilişki kuran da İtalya oldu. Aydın milletvekili Cami (Baykut) Bey de, Ankara Hükümeti’nin Avrupa’ya gönderdiği ilk büyük elçi olarak Roma’ya gitti. Büyük Taarruz öncesinde, Osmanlı Bankası’mn Ankara’ya 1,5 milyon liralık kredi açmasını sağlayan da, bankanın Ankara şubesi müdürü, İtalyan Bocetti idi. Hindistan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin 300.000 liralık yardımı da Ankara’ya yine İtalya aracılığıyla ulaştırıldı.

Sonuçta, İtalyanlar, 1 Haziran 1921'den başlayarak Güneybatı Anadolu'daki güçlerini çekmeye başladılar. Muğla'daki İtalyan birlikleri de 5 Temmuz 1921’de geri çekilince bölge, işgalden bütünüyle kurtulmuş oldu. Daha sonra da yeni bir işgalle karşılaşmadı.

Kongrelerde Muğlalılar

Muğla ileri gelenleri, Kurtuluş Savaşı’nın meselelerinin görüşüldüğü savaşın merkezi bir biçimde yürütülmesi yolunda adımların atıldığı hemen her milli toplantıya faal bir biçimde katıldılar. Muğla delegelerinin, daha işgal öncesinde yapılan İzmir Kongresi’nden sonra katıldıkları ilk kongre, 30 Haziran 1919’daki Birinci Nazilli Kongresi idi. Bu kongrede, Muğla Hacıkadızâde Hafız Sabri, Müftüzâde Saadeddifi beyler, Muğla Askerlik Şubesi Başkanı’nca temsil edildi.

Muğlalılar, 19 Eylül 1919’da toplanan ve “Harekât-ı Milliye Redd-i İlhâk Aydın ve Havalisi Heyet-i Merkeziyesi”ni kuran İkinci Nazilli Kongresi’nde de yeraldılar. Bu kongredeki Muğla delegeleri şunlardı: Müftüzâde Sadeddin Bey, Dederıfkıoğlu Fuad Bey, Komiser Arif Bey, Necmeddin (Aydınalay) Bey, Hafız Mehmed Efendi, Emin Bey. Bu kongrenin önemli yanlarından biri, Nazilli Heyet-i Temsiliyesi ile Muğla delegeleri arasındaki tartışma idi. Nazilliler, yapılan savaşın mahalli özellik taşımasını istiyor, Muğla delegeleri ise, ülke çapında bir merkezin gerekliliği üzerinde duruyorlardı. Nitekim, Ege’deki çarpışmanın Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ne bağlanmasını faal bir biçimde savunanlar da onlar oldu.

Nazilli Kongresi

İkinci Nazilli Kongresi’nin kararları Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ne bağlanmayı açıkça kararlıştırılması bile, bu görüşte yorumlanabilecek hükümler taşıyordu. Bundan yüreklenen Muğlalılar, Sivas’la doğrudan ilişki kurma yönünde bir tutum takındılar. Ancak, Sivas ve Nazilli kongreleri hemen hemen aynı tarihlerde toplandığı için, Sivas Kongresi’ne delege gönderme imkânı bulamadılar. Bunun yerine, 20-31 Ekim 1919’da “Sivas için Muğla Kongresi” adı altında bir kongre düzenlendi. Hafız Sabri Bey, bu kongrede alınan kararları bir telgrafla Sivas’a bildirdi ve Muğla Kuva-yı Milliyesi’nin Sivas’ın başkanlığını taşıdığını duyurdu.

Muğla'nın Desteği Olmasaydı?

Yıllardır tartışılır olmaktan bir yerde gına gelen bir konu var ki ne etseniz, ne yapsanız da sizi rahat bırakmıyor. Yetmezmiş gibi her Muğla'lıyı derinden üzen ve yaralayan bir konu olmaya devam ediyor. Dolayısıyla ne yapıp edip meselenin doğrusu, yerli yabancı herkes tarafından artık kabul edilmeliydi. Aksi halde mesele böylesine sürüp gidemezdi. Dedim ya herkesi derinden yaralıyordu. Yanı sıra ilin konumu da sarsıyordu.

Meselenin ne olup olmadığı tahmin edilse de ben yine belirtmek istiyorum. Olay şu: Ülkemizin kurtuluş mücadelesine atıldığı süreçte Muğla'nın oynadığı rol.

Meseleyi irdelemediği için bilmeyen ve de bazı art niyetliler, bir yakıştırmada bulundular. Güya, milli mücadelenin devam ettiği süreçte Muğla, kayıtsız kalmış! Yoksa, İtalyan'lar elini kolunu sallaya sallaya şehre girerler miydi? Ne var ki, neyin ne olup olmadığı bilmeyenler, bu saçma iddianın sahipleri olmakla kalmadı, bazı kimseleri de inandırdılar. Oysa, vehbinin kerrakesi öyle değildi.

Aynı süreçte Başkomutan Mustafa Kemal, birbirine yakın yerlerde çok cephe açılması taraftarı değildi. Aksi takdirde çok sayıda cephe açılırsa, asker bölünürdü. Üstelik elde avuçta yeterli sayıda savaş araç ve gereçte yoktu. Bu nedenle, Yörük Ali Efe, Çakırcalı Mehmet Efe ve Bozüyüklü Hacı Süleyman Efe önderliğindeki Muğla güçleri, Çine ve Aydın Cephesine gitmeliydi. Dolayısıyla Muğla’nın bir ucundan diğerinde, eli silah tutan herkes aynı cephede görev aldı.

Kaldı ki Muğla'nın Kurtuluş Mücadelesine desteği, sadece askerle sınırlı kalmadı. Aydın, Nazilli ve Çine Cephesinde süren mücadeleler sonucu, askerimiz yorgun olduğu gibi silah ve mühimmat bağlamında da yoksundu. İşte tam bu noktada Muğla devreye giriyor. Her Muğla’lı elinde avucunda ne varsa, cepheye ulaştırıyor. Şurası bir gerçek ki, aynı savaşın en şiddetli şekilde devam ettiği Aydın ve dolaylarında, eğer Muğla'dan gelen askerlerimiz destek vermeseydi, savaş yine kazanılırdı ama mücadele çok daha uzun sürerdi. Bu yüzden hiç kimse kalkıp, ülkemizin olmak ve ya olmamak savaşına atıldığı süreçte, Muğla ve Muğla’lının kayıtsız kaldığı gibi bir saçma iddianın sahibi olamaz.

Mücadelenin bu çerçevede devam ettiği, bir realitedir. Bir eğitimci olmanın ötesinde her Muğla’lı gibi yıllardır konuya ilişkin araştırmalarım yanında, ilgili ve yetkililerle Hamle TV de gerçekleştirdiğim “günleri izlerken” programlarındaki açıklamalar, meselenin doğrusunu ortaya koymuştur. Bu da yetmez diyerek yine de inat edenler olursa, meslek büyüğümüz gazeteci-yazar Ünal Türkeş’in “Kurtuluş Savaşında Muğla” kitabi ile Muğla Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç.Dr. Bayram Akça’nın “ Sosyal-Siyasi ve Ekonomik Yönüyle Muğla” kitaplarını tavsiye ederim. Sonra akademisyen Bayram Akça’nın “Menteşe(Muğla) Sancağının Zirai ve Coğrafi Durumu” ile “Muğla (Menteşe) Sancağı eserleri de inanmayanlar adına bir belgedir.

Gerek Ünal Türkeş’in “Kurtuluş Savaşında Muğla”, gerekse Bayram Akça’nın her iki eserinde ortaya koyduğu açıklamalar, dile getirdiğim ayrıntılarla tıpatıp örtüştüğüne göre, artık kim olursa olsun milli mücadelede Muğla’nın oynadığı rol gerçeğini kabul etmeliler. Dolayısıyla saçma bir iddianın sahibi olmamalılar. Bir kez daha altını çizmek gerekirse, Kurtuluş Mücadelesi sürecinde Muğla, savaşa katılan her il gibi, elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Hele aynı savaş içerisinde yer almakla kalmayıp, savaş araç-gereç ve mühimmat bağlamında destek vermişse, saçma iddianın sahipleri beli ki abesle iştigal etmektedirler.

"Üç Erenler Türbesi restore edilmeli"

Haber Vaktim, 24.02.2009 11:23 tarihli haberi

"Üç Erenler Türbesi restore edilmeli"
   Prof. Dr. Açıkgöz: Üç Erenler Türbesi,          kısa zamanda restore edilmeli  
Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Namık Açıkgöz, Üç Erenler Türbesi'nin kısa zamanda restore edilmesi gerektiğini söyledi.

Bu mimarinin, beylikler ve Selçuklu dönemi eseri olduğunu ifade eden Açıkgöz, "Bir benzeri, Ula ilçesindeki Şahidi Efendi'nin oğlu Hüsamettin Efendi Türbesi'dir. Üç Erenler türbe ve mescidinin tamamlanmasıyla Muğla, 15. yüzyıldan kalma kültür kimliğine ve mekânına tekrar kavuşacaktır. Bu konuda vilayet, belediye sivil toplum kuruluşlarının desteği gerekiyor." dedi.

Muğla Belediyesi Fen İşleri ekipleri tarafından 2004 yılında yeşil alan çalışması sırasında 800 yıllık türbe kalıntısının bulunmasından sonra başlatılan kazıda burasının, 1175 yılında kurulan Bayramiye tarikatından "Üç Erenler" diye bilinen Salih, Ömer ve Mehmet isimli evliyaların mescidi olduğu ortaya çıktı.

Kazı alanında mescit, türbe, abdesthane ve oturma odaları bulunuyor.

Şehirdeki mescit ve türbe kitabeleriyle yakından ilgilenen Prof. Dr. Namık Açıkgöz, 'Üç Erenler' olarak adlandırılan evliyaların, Mustafa Çelebi tarafından Buhara'dan gönderilerek, burada Bayramiye tarikatını kurup İslam dinini anlattığını açıkladı.

Üç Erenler Türbesi'nin, 2004 yılında bulunmasının ardından korumaya alındığın belirten Prof. Dr. Açıkgöz, "Mescit ve külliye daha önce kötü durumdaydı. Konservasyon çalışması yapıldı, mescidin temeli bulundu. Temel üzerine restorasyon yapma imkanı yoktu. Temel yapı ve mimarinin ana dokusu, yer üstünde 1 metre kadar ortaya çıkarıldı. Mahalle sakinlerinden Ömer amca, üniversitemizden Prof. Dr. Adnan Diler ve Muğla Belediyesi'nin gayretleriyle bu hale getirildi." diye konuştu.

Bayrami Sufi geleneğinin önemli kişileri arasında bulunan Üç Erenler'in Muğla için önemli bir yere sahip olduğunun altını çizen Açıkgöz, Muğla 13. yüzyılın sonlarına doğru Menteşe Beyliği'nin önemli bir şehri olunca, Anadolu'nun çeşitli yerlerinden ve Orta Asya'dan göçler olduğunu, Üç Erenleri'nde 15. yüzyılda geldiğini kaydetti.

"Zamanla şehir kimliğini oluşturan şahsiyetler geleneği terk edilince, binalar da metruk vaziyette kalmış." diyen Açıkgöz, 1994 yılında Muğla'ya geldiğinde söz konusu mekanda çöpler olduğunu, külliyenin bulunmasından sonra kültür dokusunun tekrar yansıtılması amacıyla çalışma başlatıldığı aktardı.

Namık Açıkgöz, "En büyük kayıplarımızdan birisi, burasının kitabesidir. Bir binanın kimliği ve nüfus kağıdı kitabelerdir. Kitabenin mevcudiyetini, Ali Rıza Hakses'in daktiloyla yazdığı fakat maalesef basılmayan kitabından öğreniyoruz. 1941 yılında yazılan söz konusu kitapta, binaların kimliği ve kimlerin kaldığı anlatılıyor. Maalesef 1994 yılında buraya geldiğimde o kitabı bulamadım." şeklinde konuştu.

Türbe eski bir tekniğe göre yapıldığı için temellerinin sağlam olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Açıkgöz, şunları kaydetti: "Bu temellerin üzerinde konservasyon şekline getirilen duvarların, çelik konstrüksüyon veya benzeri bir teknolojiyle çelik halatlarla bağlanması gerekiyor. Mimarlar bunu daha iyi değerlendirecektir."

17 Mayıs 2015 Pazar

Muğla’nın Belleği Siliniyor!

Devrim Gazetesi’nde yazan Ünal Türköz geçen yıl ekim ayında yakınmıştı.

Yazısına “Doğma büyüme; bu kentin bir çocuğu olarak, yılardır beni ‘rahatsız’ eden bir konuda… Masa (!) Dağı hakkında olacak bu haftaki yazacaklarım.” diye başlayan Türköz şöyle devam etmişti:

“Kim uydurdu bu adı bilemem, ama eminim, bunu bir Muğla insanının uydurduğu söylenemez… Masa Dağı da Masa Dağı… Sevgili okurlarım… Yok, böyle bir şey… Muğla’mızın kuzeyinde, uzaktan, üzeri o dümdüz gibi görünen dağın adı; Masa Dağı değil Hisar, yani Asar Dağı….”

***

Ben de Ünal Türköz gibi doğma büyüme Muğlalıyım…

Hatta Muğla konusunda oldukça şovenim de!

Sakın ha “yerli-yabancı takıntısı” olanlardan olduğum da sanılmasın. Bana göre “Muğlalı” nüfus cüzdanında “Muğla doğumlu” yazan da değildir.

“Muğlalı” nerede doğmuş olursa olsun, Muğla’yı seven, Muğla’da yaşadığına şükretmekle kalmayıp, Muğla için düşünen, Muğla için bir tek çivi çakan, Muğla için bir damla ter akıtan; Muğla’nın havasını soluduğu, suyunu içtiği, ekmeğini yediği için Muğla’ya emek verendir…

Bir TV kanalında yapılan “Yetenek Sizsiniz” yarışmasında Muğla’yı MUDASA Muğla Dans ve Sanat Akademisi başarı ile temsil ediyor. Geçtiğimiz günlerde yarı finale kaldılar. Akademi’nin sahibi Zafer Coşkun nereli biliyor musunuz? Hataylı… Ama bence O hepimizden daha Muğlalı…

Asar Dağı’nın Asar Dağı olduğunu bilip de Muğla’da yeni yaşamaya başlayanlara, bilmeyenlere öğretmeyenlerin de Muğlalılığından kuşku duymak gerekir…

***

Ünal Türköz geçen yıl gazetesinin köşesinden adeta isyan etmiş, ama o isyanı Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı yönetenler görememişler!

Hadi onlar görememişler, “Muğlalı” olabilmeyi bir türlü beceremiyorlar, Muğla Belediyesi’ni ve dolayısıyla Muğla’yı yönetenlere ne demeli…

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı 8 yıldır yönetenler, bu zaman içinde uygulayıp, ortaya koyabildikleri yegâne projeleri “800 KM’lik Karia Yürüyüş Yolu” tanıtımı için Cumhuriyet Meydanı’na bir pano koymuşlar. Eğer görmediyseniz “Olaylar&İnsanlar” köşemize bir bakıverin.

“Sanırım Muğla Belediyesi yöneticileri o panonun Cumhuriyet Meydanı’na konulmasına izin verirken bu pano neyin nesi diye bakmamış olmalılar ki yanlışı düzeltmemişler” diyeceğim, ama Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”a yıllardır “Ardore” denildiğini görüyorlar!

“Muğlalı olmak” Muğla doğumlu olmak olmadığı gibi “Muğlalık” da laf değildir…

***

Ünal Türköz’ün isyanına katılmamak mümkün değil.

Tarihi Sekibaşı Hamamı bu gün Muğla Belediyesi tarafından “Kent Belleği” olarak kullanılıyor. Ama tarihi hamam kent belleğinden silindi.

Tıpkı yanan (Menteşe) Belediye Sineması’nın yerine katlı otopark yapılarak; Koca Havuz’un yerine Koca Havuz Parkı yapılarak silindiği gibi silindi…

Tıpkı Muğlalıların “Dönme Dudu” dedikleri Rum kızı Stella’nın yarattığı bahçeye (Dudu Bahçesi) mirasçılarının rızası ile yapılan İlköğretim Okulu’na adını vermeyerek sildiğimiz gibi…

Muğla’nın belleği siliniyor!

***

Ünal Türköz kardeş…

Farkın damısın Muğla belleğinin nişanlarından Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”ın adı da bu gün “Ardore”… Uzun zamandır Ardore… Ardore İtalyanca bir sözcük. Tutku anlamına geliyor. Bari “Tutku” deselerdi. Türkçe’nin de suyu çıktıya… Üstelik o yapı Muğla Belediyesi mülkü…

İtalyan işgali yaşamış Muğla’ya ne de güzel yakışıyor!

O mekânın ilk müstecirine “Neden?” diye sorduğumda, “Üniversiteliler banal buluyorlar.” yanıtı vermişti.

***

Üniversite gençliği öyle istiyor diye tarihi Atapark’ın adı İtalyanca “Ardore” yapılarak kent belleğinden silinmesine izin verilir mi?

Ünal Türköz kardeş…

Araştırdık öğrendik:

Tarihi Asar Dağı’na üniversite gençliği “Masa Dağı” diyor.

O gençlik, Kurşunlu Camii’ne “Havuzlu Cami”, Tabakhane’ye “Ucuz Pazar”, Arasta’ya “English pub”, okunuşuyla ingiliş pap diyor…

Bu gün artık iki Muğla var. Bir Muğlalıların Muğla’sı, bir de Üniversite gençliğinin Muğla’sı!

***

Bu algı veya yakıştırma üniversite gençliğinin kabahati değil… Bizim kabahatimiz.

Muğla’ya okumaya gelen pırıl pırıl gençlerimizi “Muğla hemşerisi” yapamayanların, Muğla’yı üniversite gençliğine anlatamayanların, tanıtamayanların hatası ve de kabahati!

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nın Cumhuriyet Meydanı’nda Atapark’ın önüne sözüm ona Muğla’yı tanıtmak için koydukları “Karia Yolu; Ege Bölgesi’nin ilk uzun mesafeli tarih ve kültür içeren doğa yürüyüşü yolu” adını taşıyan ve iki dilde tanıtım yapılmış olan panoda bizim Asar Dağı olmuş “Masa Dağı”…

Muğla’yı yönetenler, Muğla’nın kanaat önderi bildiklerimiz böyle diyorlarsa üniversite gençliğine ne diyebiliriz ki?!!

***

Ünal Türköz kardeş…

Bir de “google hazretlerine” girip “Muğla’da masa dağı” diye yazıp tıkla bak neler oluyor… “Vikipedi’de Muğla” da dağların içinde Asar Dağı yok. “Coğrafya Dünyası”nda nasıl oluyorsa hem Hisar Dağımız hem Masa Dağımız var. Muğla Belediyesi sitesinde “Karadağ, Kızıldağ, Asar Dağı (Masa Dağı-Hisar Dağı) ve Hamursuz Dağı” ifadesi yer alırken, İl Kültür Turizm Müdürlüğü sitesinde de “Asar (Hisar) Dağı eteklerinden, Karadağ, Kızıldağ, Masa ve Hamursuz dağları ile çevrelenmiş ovaya doğru yayılan bir şehirdir Muğla” ifadesi yer alıyor…

Acaba “Nur topu gibi bir masa dağımız da olmuş ta haberimiz yok” mu desek…

Ünal Türköz kardeş…

Senin de bildiğin gibi Asar Dağı adını O dağdaki Mabolla Kalesi’nden alır. Dilimiz de kaleler “Hisar”dır. Muğlalılarda şivelerine uygun “Asar” demiş… Hatta Muğla’nın ünlü türkülerinden biri de “Pek yokuşmuş cavır (gavur) asarın yolları” diye başlar.

Nedem gari, bu güzelim türküyü de bundan sona “Pek yokuşmuş masa dağın yolları” deye ayıdıveririz gari…

Özcan Özgür, Hamle Gazetesi

Atatürk'ün Muğla Ziyareti

Atatürk ve Muğla'nın Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana olan beraberliği daha önceki sayfalarda verilmiş bulunmaktadır. Muğla'nın, Sivas için toplanan Ekim 1919 kongresinden M. Kemal Paşa'ya çektiği bağlılık telgrafı ve bu telgrafa Paşa'nın verdiği övgü dolu yanıt, bu beraberliğin ilk halkalarını oluşturur.

M. Kemal Paşa'nın Diyarbakır'da görevli iken tanıdığı Genç Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey'in, Menteşe Mutasarrıfı olarak bulunduğu 1919'da Sivas'a kongre üyesi olarak seçilmiş oluşu, bu beraberliğin bir başka halkasını oluşturur. Atatürk'ün Muğla ile olan bu beraberliğinin Kurtuluş Savaşı süresince, Meclis'te ve cephede bizzat yanında olan Muğla aydınları ve seçkinleriyle takviyesi, zincirin bir başka önemli halkasını oluşturur.

Atatürk, yaşamı boyunca Anadolu'da bazı il ve ilçeleri ziyaret etti. Atatürk, karayoluyla ulaşması o yıllarda mümkün olmayan Fethiye'ye 21.02.1935 Perşembe günü, Marmaris'e ise 23.02.1935 Cumartesi günü Marmaris'e uğrayabilir. Her iki beldenin yöneticileriyle, fırka sorumlularıyla ve halk ile geniş görüşmeler ve konuşmalar yapmıştır.

Doğal ve arızi engeller nedeniyle gidemediği iller arasında yer alan Muğla'yı, 1937 yılında ziyaret etmek ister. Muğla valisi Recai Güreli'nin davetini kabul eden Büyük Önder için Muğla'da, Belediye Başkanı İskender Alper'in başkanlığında, Osman Kasapoğlu, Esat Caner, Osman Günsan, Neşet Dişçigil, Abidin Çakır, Faik Gazezoğlu ve sarraf Fevzi Altınay’dan oluşan bir 'Hazırlama-Ağırlama Komitesi' kurulur. Bu komite, şimdiki Turizm-Otelcilik Lisesi Uygulama Oteli’nin 2. katını, banyolu, kabul salonlu ve yatak odalı halde “Reisicumhur Dairesi” olarak hazırlar. Ata’nın “gül kurusu” rengini sevdiği bilindiğinden, yatak takımından tüm mefruşata kadar olan döşemeler bu renkten seçilir. Ata için gümüş yemek takımları, kristal mutfak takımları, sürahiler alınır. Evlerinde halı olan Muğla hemşehrisi, Ata’nın geçeceği yerlere serilmek üzere evinde bulunan halıları belediyeye ödünç verir. Bütün bu hazırlıkların maddi finansmanını, dönemin belediye muhasebecisi olan Mehmet Türdü, Belediye bütçesinden yapmış ve ödemiştir.

Fakat aynı günlerde Çanakkale Boğazı’nda beklenmedik bir olay olur. Şeker çuvalları altında çok miktarda silah kaçıran bir İtalyan şilebine Ata’nın emri ile el konur. II. Dünya Savaşı’nın çanları çalınmaya başlamıştır. İtalya, bu çanları çalan devletlerin en başındadır. Atatürk, Muğla yolundan geri dönerek Çanakkale’ye intikal eder. Bu gemi daha sonra Türk Donanma Kuvvvetleri’ne teslim edilir. Donanmanın İzmir’i ziyaretinde, o yıllarda İzmir’de olan H. Nuri Öncüer, üç bacalı bu gemiyi “Ata’nın Muğla gezisini engelleyen gemi sen misin?” diyerek, iki defa ziyaret etmiştir.

Bu olayın hemen ardından Hatay Olayı baş gösterir. Ata’yı bir yıl sonra ebediyete götürecek olan hastalık da o günlerde kendini iyice göstermeye başlamıştır. Bu önemli siyasal nedenler ve sağlık sorunları sebebiyle, Büyük Atatürk’ün Muğla ziyareti gerçekleşmez. Muğla Halkevi’nin batı yakası üst katında Atatürk için hazırlanan dairede, 1949 yılı Ağustos ayında Muğla’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kaldı. İsmet İnönü’nün yatak, yorgan ve çarşafları Sevim-Hasan Özsoy için hazırlanan çeyiz takımından alındı. Bu daire, Halkevinin bu bölümünün Kız Meslek Lisesine verileceği 1955’e kadar bütün mefruşatı ve döşemesiyle eski karakterini korumaktaydı. Gerçekleşmeyen bu ziyaret nedeniyle alınan meze, içki ve yiyecekler Hazırlama-Ağırlama Komisyonu tarafından satın alındı. Aziz Atatürk’ü karşılama olanağına kavuşamayan Hazırlama-Ağırlama Komitesi üyelerinden Osman Kasapoğlu, Osman Günsan ve Esat Caner, Ünal Türkeş’e verdikleri mülakat yanıtlarında, “Muğla’nın Atatürk’ü karşılayamaması her ne kadar üzüntü kaynağı olmuşsa da, onun ilkelerini, eserlerini, devrimlerini sonuna kadar yüreğinde hisseden Muğla’nın, bu yüce duygusuyla bu üzüntüsünü aştığını” söylemişlerdir.

10 Kasım 1954’te Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e götürülen Atatürk’ün mezarına Muğla’dan 1 çuval dolusu Muğla toprağı gönderildi. Bu toprak Ankara’ya Kazım Eren tarafından götürüldü. Kazım Eren, sahip oldukları Doğru Yolda firmasına ait bir otobüse Muğlalıları bindirerek Ankara’ya gitti.

Kurtuluş Savaşında Muğla

Kurtuluş Savaşında Muğla
Ünal Türkeş
1973
Karaca Ofset Basımevi

1922 Yılı Rumlar'ın Zorunlu Göçünün Muğla'daki İzleri

1922’de Rumların zorunlu göçe tabi tutulmalarıyla kaybedilen nüfus,uzun sürecek durgunluk döneminin başlangıcı olmuştur.Yerel tarihçi Ünal Türkeş bu kırılmayı şöyle ifade etmektedir:

''Muğla Rumlardan arındığı gün bomboş kalır. Uzunoluk değirmeni susar. Fırınların ateşi birden söner. Dülger ve yapıcı sıkıntısı başlar. Andon'un yıllarca yaktığı Saburhane Hamamı soğur. Anlaşılır ki Muğla sınai ve ticari hayatının ağırlığı Rumlarla birlikte gitmiştir..'' (1973:30)

19. yüzyılda Muğla nüfusunun sayısal olarak % 10-% 15'ini oluşturan Rumların, nitelik açısından, ekonomik faaliyetin ve sermaye birikiminin etkin aktörleri konumunda oldukları görülmektedir. Örneğin, Muğla'nın yerleşik Rum ailelerinden Barutçular'ın ekonomik faaliyetteki rollerini Türkeş şöyle anlatmaktadır:

''Göktepe ve Kavaklıdere bölgeleri içinde bulunan Dürüngüme Ormanları Barutçularındır. Bu geniş alan içinde bakır madeni izlerine de rastlanır. Fakat kar şimdilik orman işletmeciliğindedir. Ağırlık buraya verilir. Dürüngüme tepelerinden Nazilli Atça Tren istasyonuna bir dekoliv hattı döşenir. Barutçular kapitalini yıllarca şişiren bu hat sonraları Muğla Kuvayı Milliyecileri tarafından sökülerek Koca Han'da istiflenecek, bir kısmı deniz yoluyla İç Anadolu'ya sevk edilecek, bir kısmı da mezatta satılarak belediyenin gelir kaynağı olacaktır.'' (1973:30)

Barutçular ailesinin Dürüngüme Ormanı’nın işletilmesinde ortağı olan bir diğer tüccar aile de Muğlalı Dimostoklu ailesidir. Ayrıca,Muğla’nın 19. yüzyıldaki eğlencesi olan meyhaneler de Rum meyhaneciler tarafından işletilmektedir. Türklerin de müdavimi olduğu bu meyhanelerin bir özelliği, adalardan kaçak olarak getirilen meze çeşitliliğidir. Bu dönemin ünlü kaçakçısı Hacı Petro ise Muğla’nın bir diğer varlıklı kişisidir. (a.g.e)

1. Dünya Savaşı öncesinde Muğla merkezde yaşayan Rumlar daha çok ticari faaliyetler ve zanaatlarda yoğunlaşmışken, çevre ilçelerde yaşayanlar ise çeşitli üretim faaliyetlerinde aktiftir. 19. yüzyılda Milas’ta gelişen halı üretiminde Türklerle Rumlar arasında önemli bir iş bölümü bulunmaktadır. Sermaye ve tezgahlar Türkler'in elinde olmasına karşın, boyacılık ve desen zanaatları Rumların elindedir. Deri üretimi Muğla merkezde Türklerin işidir, ancak Bodrum’a doğru gidildikçe Rumların ağırlığı artmaktadır. Rumların yoğunlukta olduğu bir diğer alan da zeytin ve zeytinyağı ticaretidir. Ancak yüzyılın sonuna doğru özel çiftliklerle beraber Türkler de zeytin ve yağ ticaretinde etkin olmaya başlamışlardır. Ayrıca Bodrum ve Datça’da yaygın olarak bulunan irili ufaklı cam ve çömlek atölyeleri de Rumlar tarafından işletilmektedir. (a.g.e)

Muğla ve ilçelerinde Rumlarla Türkler arasında açık bir iş bölümü görülmektedir. Bu iş bölümü içinde sanayiye evrilebilecek bütün zanaat dallarında ve bu ürünlerin ticaretinde Rumların, tarımsal üretim ve ticaretinde Türklerin hakimiyeti bulunmaktadır. Zorunlu Göç bu anlamda iki yönlü bir kırılma yaratmaktadır. Bir yanda sanayiye evrilebilecek üretimlerin azalması ve ortadan kalkan birikim olanakları, diğer yandan toplumsal iş bölümünün bozulmasıyla iyice çözülen ekonomik yapı, kırılmanın şiddetini artırmaktadır.

Diğer yandan, 20.yüzyıl başında 10.000 civarında olan Muğla nüfusu, yaklaşık 25 yıl sonra 1927’de 10.129’dur (DİE,2000;2002). Doğal nüfus artışının altında olan bu artış miktarı kentin önemli oranda göç verdiğini göstermektedir. 1927’den 1980’li yıllara kadar kentin nüfus artış hızı,Türkiye’deki nüfus artış hızının önemli ölçüde altında seyretmektedir.Türkiye genelinde %0.23 civarında seyreden nüfus artış hızı Muğla’da %0 10 civarındadır.(DİE,2000:2002).

Hane büyüklüğü açısından bakıldığında Muğla’da doğum oranlarının düşüklüğü dikkati çekse de nüfus artış hızındaki düşüklük bu oranın da altında seyretmektedir. Bu nüfus oranları Muğla kentindeki kırılan gelişme dinamiğinin en belirgin göstergelerinden biridir. Kentin sermaye birikim olanaklarını yitirmesi bir yandan iş gücünün dışarıya göçmesine neden olurken, diğer yandan yetersiz gelir olanakları doğum oranlarını düşürmektedir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus değişimi sürecinde, Türkiye'nin ekonomik olarak kayıpla çıktığını 1930'da Amerikalı diplomat Raymond Hare de rapor etmektedir. (Aktar,2000) Hare, Türk Yunan Ahali Değişimi Sorununun kökenleri ve gelişimi başlıklı raporunda, mübadeleyi, Yunanistan’ın ekonomik olarak kazançlı ama siyasi açıdan zararlı çıktığı, Türkiye’nin ise siyasi açıdan kazançlı olmasına karşın, ekonomik açıdan kayıplar verdiği bir nüfus değişimi olarak yorumlamaktadır.

Şeyh Camii

Şehrimizin Müştakbey mahallesinde bulunan cami, 1565 yılında ulemadan Şeyh Bedrettin tarafından yaptırılmıştır. Caminin minaresi 19. yüzyıl başında eklenmiştir. Şeyh Cami 19. yüzyılda iki onarım geçirmiş olup ilki olarak 1831 yılında Menteşe Mütesellimi (Tanzimat öncesi vergi toplayan devlet memuru) Tavaslı Osman Ağa'nın eşi Ümmü Gülsüm Hatun tarafından tamir ettirildi. 
Osman Ağa ayrıca camiye geniş vakıflar kurdurdu. 

İkinci onarım ise Şerif Efendi ile Ragıp Efendi tarafından 1896 yılında yaptırıldı. Bu tarihten sonra uzun yıllar hizmet veren cami, 20 Haziran 2007'de restore edilerek yeni bir görünüm kazandı. Gördükleri tamirlerden sonra pek eski tarihi halinden eser kalmamıştır. Sadece giriş kapısının sağında bulunmakta olan yazı bugüne kadar kalmıştır. Ayrıca camin asıl tek hazinesi camiye ismini veren Şeyh Bedrettin'in mezarı orada bulunmaktadır.






Saburhane'deydik...

Çardağın altındaki masaya oturduğumda, önce karşı yamaca baktım...

Kiremit çatılı, bembeyaz duvarlı, tertemiz eski evler... Yine kiremit şapkalı bacaları ve duvarlarının ardındaki hayatlarıyla orada, ''değişmeden'' duruyorlar... Birbirlerine saygılı, manzaralarını kapatmadan, sırtlarını dağa yaslayarak...

Sonra, meydanı çevreleyen kahveler, iki fırın, üç bakkal, iki berber dükkânı ve alçakgönüllü, sade Saburhane Camisi...

Onlar da ''aynılar'' ... Hem de insanların oturuş şekilleriyle, suskun ve meraklı bakışlarıyla, güleç selamları ve kısık dedikodularıyla...

Caminin yanında, gövdesindeki oyuğa aldırmadan tarihi yazmayı sürdüren ''koca çınar'' ... Az ilerde de o ''coşkulu yıllar'' da İTÜ'lü öğrencilerle restore edip kafeteryaya dönüştürdüğümüz eski ''şaraphane'' binası... O da sanki 20 yıl önce zamanı durdurmuş gibi...

''Postabaşı'' nın kahvesinden yukarı doğru çıkan sokağın hemen solunda, ''Apostolos'un Meyhanesi'' olarak bilinen, eski ''mektep'' binası da 10 yıl önce yandığı gibi duruyor... Ateşlerden arta kalan ne varsa, sanki bina geçen hafta yanmışçasına, olduğu gibi orada ve ayaktalar...

Karşıdaki kahvelerin arasından giren sokağın içinde de Handan ve İlhan Selçuk 'un evleri... Handan Abla'yı sonsuz dinlencesine uğurladığımızdan beri İlhan Ağabey mutfaktaki kibritine kadar koruyor...

Denebilir ki son çeyrek yüzyıl içinde, Türkiye'nin tarihi kentlerindeki eski semtleri arasında, dokusunu, peyzajını, kimliğini hemen hiç değiştirmeden ''değişen çağı'' yaşayanların başında Muğla 'nın Saburhane Meydanı geliyor... Tek tek eski yapılar yerine, ''kentsel ölçekte koruma'' kararını verip kolları sıvadığımız 1970'lerin sonlarına ait fotoğraflarla bugünü kıyasladığınızda, aradaki fark belki de sadece otomobil modellerinde...

Bir de oturduğum masanın hemen yanındaki Mimar Sinan...

Kahvem geldiğinde, dalmış anlatıyordum:

''- Sinan'ı buraya, 1990'ların başlarında, Muğla'ya göz kulak olsun, Saburhane'yi korusun diye diktik... Görevini nasıl da yerine getiriyor...''

1978'de okulu yeni bitirmiş çiçeği burnunda bir mimar olarak, bu kentin mimarlık mirasını ''tüm dokusuyla'' korumayı benimseyen Belediye Başkanı Erman Şahin 'in imar müdürlüğünü üstlendiğimde, sözde birkaç yıllığına Muğla'da kalacaktık...

Derken öylesine bağlandık ki tam 15 yıl kesintisiz ''kentsel koruma'' mücadelesi... Hem de yine o dönemin popüler örneği Antalya-Kaleiçi gibi ''turistik'' amaçlı değil, doğrudan Muğlalıların kendi evlerinde, kendi sokaklarında ve kendi mekânlarında kalmalarını sağlayarak...

Yani, tarihsel ve geleneksel kent mirasını ''yaşatarak'' korumayı hedefleyerek...

Muğla'da yapıtı olmayan Sinan'a işte bu ''gençlik emeğimizi'' emanet etmek için heykelini Saburhane Meydanı'na dikmeyi önermiştim; kabul edilmişti... Sonra da içimiz rahat İstanbul'a gitmiştik...

Şimdi bakıyorum, dileğimizi nasıl da yerine getirmiş; sadece tarihi semti değil, mimarlıktaki o ilk yıllarımın coşkusunu da korumuş, kollamış...

Yanıbaşında kahvemi içerken düşündüm...

Yıllar sonra bir gün, Sinan'ın ''İstanbul'daki türbesinin'' önünde, işte o vaktiyle bir kenti kurtaran duygularımın yeniden yüreğimde kabarmasına neden olan ''şansımı'' da tıpkı Saburhane gibi Sinan'ın ''korumasına'' emanet etmekte ne kadar haklıymışım...

Masamdaki Saburhaneli dostlar çoğaldılar... Kahveci çayları yeniledi... Onlar dinledikçe ben de anlatmayı sürdürdüm:

''- Buralar artık yaşama, kente, anılara ve geleceğe değer veren herkesin buluşma yeri olmalı... İnsanı insana bağlayan birliktelikler buralarda derinleşmeli... Yeniden duyulan heyecanlar, buralarda da yaşanırsa, eminim ki bir daha artık kolay yitirilmez...''

Çünkü geçmişin tanıkları, bize aslında ''kendimizi'' anımsatıyor...

Saburhane'deki masadan kalkarken son cümlem, ''Meğer bunu nasıl da özlemişim'' oluyor...

Büryanın en iyi adresi Karabağlar Yaylası’nda

Bir Muğlalı olarak hayatımızın önemli bir kısmı buralarda geçti diyebilirim. Biz buraya genelde yayla deriz ama asıl adı Karabağlar’dır. Hatta Karabağlar Yaylası…

İşte bu alanda yer alan 10’larca kahvenin en popüleridir Süpüroğlu. Kavak ağaçlarının altında, geniş rahat ve ferah bir alanda harika lezzetlerle oksijen depolamak kolay değildir bu dönemde. Ama işte burası böyle… Burayı size adım adım anlatmak yerine buraya ilk defa gelen ve hayran kalan bir büyüğümüzün yazısını aktarıp koyacağım.

Belki ben anlatımda objektif olamayabilirdim derin duygularımla ama o sözünü esirgemez… İşte NTV’de Tadı Damağımda programı yapan Vedat Milor’un Süpüroğlu Restaurant için yazdığı yazı…

VEDAT MİLOR/MİLLİYET

Tanıdığım çok insan var, hafta sonları kafa dinlemek içim Bodrum’a uçuyorlar.
Daha fazla yorulup geri geliyorlar.

Ben onların yerinde olsam Muğla’ya uçarım. Karabağ yaylasındaki Süpüroğlu lokantasında bir öğle yemeği için.

Gitmeden önce de telefon eder ve özellikle bir oğlak büryan yani kapağı çamurla sıvanmış kuyuda pişen oğlak ısmarlarım.

Burası sadece bir lokanta değil. Aynı zamanda bir çiflik. Bugünlerde moda olduğu için organik tarım, doğal beslenme gibi kavramlar artık klişe haline geldi. Ama gelin görün ki ürün kalitesi giderek bozuluyor, doğallıktan giderek uzaklaşıyoruz. Tahminim o ki genetiği değiştirilmiş tohumlar giderek bizim tarım ürünlerimizde de bir kanser gibi yayılacak ve söylemesi ayıp, çocuklarımızın ahlakını ne kadar koruyabiliyorsak ülkemizdeki tohum çeşitliliğini de o kadar koruyabileceğiz.

Tabii ki akıntıya karşı kürek çeken cesur insanlar da var ülkemizde.

Maalesef bunların pek azı lokantacı. Lokantacı olsalar da pek azının ülkemizdeki malzeme tedariki sistemine alternatif oluşturacak maddi gücü ve imkânı ve bilgisi var. Sadettin Ünsal Bey’de bu özelliklerin hepsi var.

Kendisi ziraat mühendisi. Bilgili. İdealist. Hijyen konusunda titiz. Parasını da inandığı idealleri için harcıyor. Püfür püfür esen bir yaylada inanılmaz bir tesis kurmuş.

Kendi çifliğinde kendi ürünlerini yetiştiriyor. Domatesi, biberi, marulu, salatalığı kabağı…

Daha buraya ayak basar basmaz insan kendini sanki Fransa’nın ya da İspanya’nın kırsal bölgesinde dünyanın dört tarafından gastro turistlerin inanılmaz bir yemek yiyip hafta sonunu geçirmek için geldikleri o lüks kır lokantalarından birindeymiş gibi hissediyor.

Hislerinde de yanılmıyor insan. Tek bir şey hariç. Şarap. Burada sadece Pamukkale’deki bir firmanın iki şarabı bulunuyor. Ama yemekler o kadar mükemmel ve her şey o kadar doğal ki canınız gerçekten iyi bir Barolo ya da Bourgogne gibi dünya çapında bir kırmızı şarap içmek istiyor.

Dünya çapında lokantalarda ekmeğe çok önem verilir. Kendi fırınlarından ve genellikle sert buğday unu ile yapılan ve bazen doğal maya ile pişmiş ekmekler yersiniz bu tip yerlerde. Burası farklı. Önünüze sıcak sıcak gelen köy ekmeği insanın gözünü yaşartacak cinsten.

Aynı şeyi sacda değil toprak kapta ve odun ateşinde pişen gözlemeleri için de söyleyebilirim. İçinde hiç yağsız dana etinden gerçek köy kavurması ve bol yeşil soğan. Şansınız varsa o gün gerçek yayık tereyağları da vardır ve üzerine sürerek afiyetle yersiniz.

Ama Sadettin Bey “fazla yemeyin” derse, ona kızmayın; çünkü daha işin çok başındasınız.

Suni gübre kullanmıyor Sadettin Bey çiftliğinde. İnsan burada salata ve sebzeleri yerken unuttuğu tadları adeta yeniden keşfediyor. Mutlak marul ve taze soğan salatasının tadına bakın. Üstüne bol sızma zeytinyağı dökün.

Eğer bulursanız yöreye özgü kuru börülcelerini sakın kaçırmayın.

Mutlak patlıcan, patates ve biberli kavurma isteyin. Arnavut biberi ve yeşil biber. Bunları lezzetini çıkara çıkara çiğnerken bildiğinizi sandığınız lezzetlerin hormonsuz, doğal ve tarladan yeni koparılmış olunca gerçek tadlarının nasıl olduğunu göreceksiniz.

Ama tabii buraya gelmenin bir amacı da İstanbul’da bulunmayacak kadar lezzetli et yemek. Gevrek oğlak etinin tadını tarif imkansız. Dana gibi narin, kıvırcık kuzu gibi lezzetli.

Odun ateşinde pişince de tadı bir başka oluyor. İsterseniz önce bir oğlak tandır deneyin. Sonra da bir oğlak döş. Üç çeşit odun kullanılıyor, bunlar fırında pişerken. Palamut, meşe ve zeytin. Böyle olunca lezzete yeni boyut ekleniyor. Oğlak tandırın özellikle böbrek yatağı ve sonra da incik kısmını tavsiye ederim.

Bu arada yanındaki pilavın da ne kadar mükemmel olduğuna dikkatinizi çekerim.

Oğlak döş gerçek bir başyapıt. Aşçıbaşı oğlağın ön kolunu iç pilavla doldurup nar gibi pişirmiş. Altında incecik bir yağ tabakası kalmış ve en lezzetli kısım da bu.

Arık bundan lezzetlisi olmaz derken önünüze (önceden ısmarladı iseniz) büryan kebap geliyor. Kapağı çamurla sıvanmış kuyuda pişmiş. Hiç ateş görmemiş. Küllerin sıcaklığı ile ve tam kıvamında pişmiş.

Peki büryanın en lezzetli kısmı neresi? Sadettin Bey bu işin özünü veciz bir şekilde ifade ediyor: “Etin en lezzetli kısımları ateş ve güneş görmeyen kısımlardır.”

Yani böbrek yatağı ve kuşleme (kuşneme). İnanmazsanız tadına bir de siz bakın ve damak çatlatan lezzet nedir görün.

Ve atalarımızın yaptığı gibi elinizle yemekte...

Muğla evleri ve sokakları










Şâhidî İbrâhim Dede

Mevleviye yolunda yetişen evliyânın meşhurlarından. Ayrıca şâir olup şiirlerinde Şâhidî mahlasını kullanmıştır. Muğlalı olup, 1470 (h.875) de doğdu. 1550 (h.957) senesinde Muğla'da vefât etti. Şeyhlik yaptığı Muğla Mevlevîhânesi'nde, dergâhında babası Hüdâî'nin yanına defnedildi. Semâhâne-i Edeb kitabında Afyonkarahisar'da defnedildiği de bildirilmektedir.

On sekiz yaşına kadar memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul'da çeşitli ilimleri tahsil edip ilimde yetiştikten sonra,Afyonkarahisar'da Sultan Divânî hazretlerinin sohbetlerinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Vahdetadlı mesnevî tarzında manzum eserleri vardır. Ayrıca Gülistan kitabına bir şerh yazmıştır. Türkçe, Farsça divanları vardır. Şâhidî ismiyle tanınan Farsça manzum bir lügat yazmıştır. Bu lügat meşhur ve muteberdir. Şâhidî Manzûmesi ehli tarafından şerh edilmiş, üzerine nazîreler yazılmıştır. İbrâhim bin Süleyman Ezherî tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Abdülkâdir Bağdâdî ve Eğribozlu Ahmed Selâmi tarafından muhtasar olarak (kısaca) Arapçaya tercüme edilmiştir. Ayrıca manzum olarak Rumcaya da çevrilmiştir. Gülşen-i Tevhid adlı eseri, Mesnevî'nin altı cildinin herbirinden yüzer beyit alıp tahmis etmek sûretiyle yazdığı bir eseridir.