18 Eylül 2015 Cuma

Hafız Sabri Aksoy

MUĞLA HALK TÜRKÜLERİ VE TÜRK HALK MÜZİĞİNE EMEK VERENLERİN “EN BAŞINDA” ONUN ADI GELİR: 
“HAFIZ SABRI AKSOY..." 

İnsanlar vardır. Kazandıkları zaferlerle ''Tarih'' yazarlar.
Yine insanlar vardır. ''Tarih, onları yazar, kaydeder.''
"İlk''leri de tarihe geçmiştir sonuçta, ikincileri de. Aradaki bütün fark ''ilk''lerin ''kazandıktan ve tabi ki, kazandırdıktan' için orada olmaları. İkincisi de, ''kazandıklanndan'' ötürü.

Kazandıklarıyla ''Genç Cumhuriyet Türkiye''sini, hep bir adım daha ileri taşımışlar. Hep bir adım daha ileri götürmüşler.

İşte, bu büyük insanlardan bazıları, ''Muğla''dan çıkmış...
Bazıları ise, hep ''Muğla''da sürdürmüşler yaşamlarını bir ''ömür'' boyu...

Muğla'dan ışık olmuşlar, ''Genç Cumhuriyet Türkiye''sine, onlar ''Muğla''nın ''öz evlatları.'' Bu büyük Muğlalılardan, hemen aklıma geliveren isim: ''Zihni Derin"

O, Zihni Derin ki, Büyük Atatürk'ün yakınında yer alan ender insanlardan, ender Muğlalılardan...

Ziraat vekaletinin (bugünkü adıyla Tarım Bakanlığı) bünyesinde görevli bir Ziraat Mühendisi. Çay tarımını, Türkiye'ye ilk getiren. Çay fidelerini, kendi elleriyle ilk kez Rize'de, Rize toprağına diken insan. Büyük bir heyecanla, onların yeni yerlerini benimsemelerini gözleyen, belki de tek insan. Yakın bir dostu aracılığıyla, yurt dışından getirdiği çay fidelerinin ''Türkiye toprağında" uç vermelerini, onların ''serpilip gelişmeleri karşısında'' en büyük mutluluğu ve sevinci duymuş belki de tek insan...

Zihni Derin adını bugün, önce tüm Muğla sonra tüm Rize ve tüm Türkiye tanıyor. 

Ve, bugünkü yazımın konusu olan, o ''büyük insanı'', o ''büyük Muğlalı''yı, ''Hafız Sabri Aksoy''u. Ya onu? Eminim ki, sadece sınırlı ve az sayıda insan...

Bazılarınızın, adını belki ilk kez okuyacakları bu insan. Hafız Sabri Aksoy, öylesine çok yönlü bir şahsiyet ki. Geçmiş yıllarda ''Muğla Türküleri''ni konu atan yazılarımın birçoğunda, yeri geldikçe, ondan hep söz etmiştim.

Sizlere, onu tanıtmaya başlamadan önce, daha en başta, onun için ilk söyleyeceklerim, öylesine önemli ki. İşte Hafız Sabri Aksoyla ilgili "en önemli'' söyleyeceklerim: 

''Eğer, o yapmasaydı'',  onların, yani ''Muğla Türkülerinin'' en ''eskileri'' çoktan yok olup gitmiş olacaklardı.
''Eğer, o olmasaydı'' o Muğla'da yaşıyor olmasaydı, o türkülerin "hiç birisini'' hiç kimse bugünlere taşıyamazdı.

''Taşıyamayacaktı''. Çünkü; o dönemin Muğlasında, başka hiçbir kimse, onun gibi “donanımlı” değildi. Onun gibi birisi, Muğla’da ne bulunuyor, ne de yaşıyordu. 

Kültürümüzün içinde önemli bir yeri olan Halk Müziği ve Türkülerimiz, nasıl ortaya çıkarılır? Bir başka yöreye ait türkü, o yöreye yabancı diğer yörelere nasıl ulaştırılır? Bu nasıl yapılır? Bunun nasıl yapıldığının, basit bir açıklamasını yapmakta sanırım yarar var.
Kültürümüzün konuşur, ya da yazarken bizlerin, zaman zaman kullandığımız bir terim vardır. ''Folklor Araştırmaları'' diye. Bu ana başlığın hemen altında bir ''başlık" daha vardır ki, biz ona ''Türkü Derleyiciliği'' ve ''notaya alma'' adı veririz. Sanırım, bu ifadeleri pek çok okuyucumuz, daha
önceleri de okumuş ve duymuş olmalıdır.

''Türkü Derleme''si emek ister, özveri ister, bilinen bazı meşakkatlerine katlanmak gerekir. Son derece önemli bir kültür hizmetidir. ''Notaya alma'' ise derlemenin ikinci ve en önemli ayağıdır. ''Notaya alma'' da tıpkı ''Türkü derleme''deki gibi, emek ve özveri gerektirir. Bir de çok önemli bir hususu: ''donanımlı'' olmayı gerektirir.

''Donanımlı'' olmakla kastettiğimiz ise, belli düzeyde ''müzik bilgisi''ne sahip olmaktır. Hangi müzik bilgisi sorusu burada önemlidir. Onun da, bir tek yanıtı vardır:

 ''Türk Musiki Nazariyatı Bilgisi''

Yeri gelmişken, hemen burada belirtmekte, büyük yarar var. ''Türk Musikisi Nazariyatı Bilgisi'' edinmemiş kimselerin, ''Türkü Derleme ve Notaya almaları'' doğru değildir. Büyük yanlışlar yapılabilir.

Hafız Sabri Aksoy'un ne büyük bir ''yurtsever'' ve ne büyük bir ''Muğlalı'' olduğunu ifade etmeye sadece, aşağıda yazacağım birkaç cümle yeter da artar bile...

''Türk Halk Müziği repertuvarında, daha bir tek Halk türküsü bile yokken, Anadolu'dan yani kaynağından, ilk türküleri derleyenlerin en başında iki, üç isimden birisi de Hafız Sabri Aksoy'dur. Onun derlediği ve notaya aldığı, Muğla Türküleridir..."

Bu “hakikat” tarihi belgelerle de sabittir..

HAFIZ SABRİ AKSOY'UN “ÇOK YÖNLÜ” KİŞİLİĞİ:
Hafız Sabri Aksoy'un çok yönlü kişiliğini oluşturan, bütün özelliklerini alt alta sıraladığımızda, 
Onun:
Aynı zamanda, bir
“Yurtsever”
“Rehber;”
"Devrimci"
“İlerici”
Toplumcu”
“Eğitimci”
“Aydın"
“Gazeteci”
“öncü”
“Folklor Araştırmacısı"
"Müzisyen"
“Derleyici" olan çok yönlü kişilik özelliklerine sahip olduğunu görürüz.

Çoktan çökmüş ve bitmiş bir imparatorluğun içinde bulunduğu bunalımlı günlerin, onu nerelere götüreceğini çok iyi bilen, üç beş ''aydın'' insandan birisi de, odur “Muğla”da. Ve bu durumu,
derinden duyduğu hüzünle, içine sindiremeyen, bu imparatorluğun elinde kalan en son yurt parçası
“Anadolu” nun da kaybedilmemesi onun “ne yapıp edip" düşman İşgalinden kurtarılması gerektiğini, en iyi bilenlerden biridir "Hafız Sabri Aksoy”... İşte, o yüzdendir ki, onu Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde. Milli Mücadelenin “taa en başında”, Muğla’da ki üç beş “öncü" insanın arasında hatta, en başında görüyoruz. 

“Muğla Serdengeçtileri ”nin kurucularından birisi de Hafız Sabri'dir. Başından sonuna, Hafız Sabri Aksoy’un Belediye Başkanı ''Zorbazade Ragıp Bey''le birtikte, ''Mustafa Kemal Hareketinin''
yanında yer aldığım görürüz. O, bu hareketin bir de sözcülüğünü yapmak üzere Muğla'da, ''Menteşe
Gazetesi''ni çıkarır. O, bu kez de ''gazeteci'' kimliği ile, yine ön sıralardadır. Hafız Sabri, bütün bu
katkılarının yeterli olmadığını düşündüğü için olmalıdır ki “Muğla Kuvay-ı Milliyesinin”, bütün harcamalarını; Belediye başkanı Ragıp Bey'le “birlikte karşılarlar”.. 

Bu ön bilgileri verdikten sonra, Hafız Sabri Aksoy'un “biyografisini" yazıp şimdi onu, daha yakından tanıyabiliriz.

“HAFIZ SABRİ AKSOY KİMDİR?"
Muğla'nın ilk Belediye Başkanı, Hacı Kadı, Süleyman Efendi oğlu, Ömer Efendinin, ikinci oğludur Hafız Sabri. Ağabeyi daha sonraları, “Mehmet Ağa” olarak tanınacak olan, Mehmet Aksoy'dur. Küçük kardeşleri “Süleyman Aksoy", “Melek Soyman" ve “Semiha Gölcüklü''dür.

Hafız Sabri Aksoy, 1885'te Muğla’da dünyaya geldi, özel eğitim gördü. Yusuf Ziya Efendi'den, Arapça ve Farsça okudu. Bir başka öğretmenden 6 ayda Fransızcayı öğrendi. Muğla Rüştiyesinde “Fransızca” ve “müzik öğretmenliği” yaptı. Muğla Sandık Eminliğinde bulundu. “İttihat ve Terakki Fırkasının" ve “Muğla Kuvay-ı Milliyesi”nin “öncü” kurucuları arasında yer aldı.

“MÜZİSYEN KİŞİLİĞİ"
Hafız Sabri Aksoya “müzik sevgisi" annesi Hacı Ali Efendi kızı Habibe’den geçti. Eski vali konağı,
dedesi Hacı Kadının, General Mustafa Muğlalı Caddesindeki eviyle (günümüzde, Muğla Valilerinden, sayın Hüseyin Aksoy tarafından, 2004 yılında Muğla İl özel İdare bünyesinde faaliyet
gösteren “MELSA” ya satın aldırılıp, 2005 yılında restore edilen ve Muğla Kültür Dünyasına kazandırılan “Hacı Kadı Evi” yan yanaydı. Padişah Abdülhamit'in, Muğla'ya sürgüne gönderdiği, Mutasarrıf Celal Paşa'mn eşi, Çerkez olduğundan evlerinde sık sık keman ve kanun çalınırdı...

Geninde derin bir "musiki sevgisi" yatan ve Türk Musikisine gönülden “yakınlığı" ve "yatkınlığı" olan Hafız Sabri, çok geçmeden komşuluklarının da sağladığı imkanla, Mutasarrıf Celal Paşanın hem eşinden hem oğlundan, "Türk Musikisi Nazariyatını" öğrenir. Bu eğitimle birlikte bir de aynı hocalardan hem keman çalmasını, hem de kanun çalmasını öğrenir. Hafız Sabrfye gelinceye değin, Muğla'da daha hiç kimse, ne “keman" ne de "kanun"u bilmezler ve hiç çalmamtşlardır.

Diğer taraftan, yine Hafız Sabri Akso/a gelinceye değin Muğla'da ne “nota" bilen vardır.

Ne de Türk Müziği Nazariyatı Bilgisini" edinmiş dan...

Mutasarrıf Celal Paşa ve ailesi, Muğla'dan aynlıp giderlerken çok sevdikleri ve yetenekli öğrencileri Hafız Sabrfye, Müzik Aletlerinden birini, “kanun"u hediye eder ve Muğla'dan öyle ayrılırlar.

"MUĞLA TÜRKÜLERİNİN İLK KEZ DERLENMESİ VE NOTAYA ALINMALARI.-*

Muğla'da, ''Türk Musikisi Nazariyatı” ve dolayısıyla "nota" bilen ve bu bilgileri, "sağlam” kaynaklardan "saraylı" birinden yani Mutasarrıf Celal Paşanın Çerkez eşi ve oğlundan öğrenmiş olan. Hafız Sabri Aksoy, sonradan kazandığı bu becerisini; gönlündeki derin Musiki aşkı ile birleştirerek (1922)lerde, Muğla Türkülerinin kaybolmalarım ontann yok olup gitmelerinin önüne geçmek için "derlemeye" ve onları "notaya alma* da kullanılır. Bu suretle önemli sayıda Muğla Türküsünü derler ve notaya alır. O, bütün bunlara başladığında tüm yurtta Halk Türkülerini “derteme" ve “nota"ya almaya başlamış, ya bir, ya da iki kişi, ya vardır, ya yoktur-

HAFIZ SABRİ AKSOY'UN ''ÖNCÜ, İLERİCİ VE TOPLUMCU KİŞİLİĞİ" 

Hafız Sabri Akso/un Türk Musikisi Nazariyatını öğrendiği, borumla da yetinmeyip keman ve kanun çalmasını da öğrendiği o yıllarda, bu gibi “çalgılar” ve onları “çalanlar” (onanırdı Muğla da. Ayrıca, Arapça ve Farsça varken, Fransızca gibi, batı dillerini öğrenenlere de bir başka türlü bakılır, böyle davrananlar sürekli yerilirdi.

işte, böylesf bir dönemde, Muğla'da tek bir “ömek“tfr Hafız Sabri Aksoy. Ondan başka, ikinci bir örnek bulunmamaktadır.

“ilerici" ve “toplumcu" kişilik özellikleri, onu Muğla’da bir başka yöne daha yönlendirir. "Neden, kanun, keman veya ud çalan insan kınansın?” Bu "anlayışın muhakkak değiştirilmesi gerektiğini çoktan beri düşünmektedir. Bu konuda görevin yine kendisine düştüğüne İyiden iyiye inanmış olduğu için, hemen harekete geçen Hafız Sabri bizzat kendisi öncülük ederek, Muğla da, keman ve kanun dahil, ud vb. öteki müzik aletlerinin de yaygınlaşmasını sağlar. Öyle ki, o dönemin Muğfcasından, öyle ileri zamanlara gelinir ki, bir mahalleye girildiğinde, eğer bir sokağın içindeki evlerden birinden bile musiki nağmeleri kulağa gelmez ise, öteki sokağa girildiğinde, sadece birinden değil, birkaç evden birden musiki nağmeleri, yani “çalgı sesleri"

(ud, keman, kanun vb.) gelmeye başlar-

Leman ve Suzan adlarında iki kızı olur Hafız Sabri Akso/un. Leman adlı kızından, Oktay adında bir de torunu olur. Ancak, hem kızlan Leman ve Suzan, hem de torununu Oktay, başka efrad bırakmadan ölürter-

MHU Mücadelenin, taaen başından sonuna. Cumhuriyetin kuruluşuna dek, Mustafa Kemal Hareketinin daima yanında yer alan “Hafız Sabri Aksoy”un, Cumhuriyet döneminde de, yaşadığı sürece onun partisi "CHP” içinde yer aldığım görüyoruz. Bir dönem, CHP Muğla teşkilatında da yöneticilik yapan Hafız Sabrfnin,yine bir dönem, Muğla Beiedtyeslnde “Belediye Medlsi üyesi" olarak da görev aldığını görürüz.

Muğla'nın yetiştirdiği bu büyük insanı dünyadan, ebediyete göçüşü ise, Muğla'da 28 Ekim 1935-tedir.

“HAFIZ SABRİ AKSOrüN DERLEDİĞİ İLK MUĞLA TÜRKÜLERİNİN, DARÜLELHANIN (KONSERVATUAR) ÇIKARDIĞI DERGİDE BASILMALAR) VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ BİLGİLER:"

Hafız Sabri Akso/un (1920)11 yıllann başlarında “derlediği” ve kendisinin "notaya aldığı" ilk Muğla Türküleri, Musiki tarihimiz bakımından ele alındığında, hem Muğla Türkülerinin “ilk” ve “en eskileri" hem de, Türk Halk müziği repertuanna kayıt edilen (daha doğrusu derlenen ve notaya alınan) "ilk" Halk Türküleri olmaları bakımından, son derece önemlidirler-

Darütelhan (konservatuann o yıllardaki adı) kurulduktan sonra ve Anadolu'daki bütün Halk Türkülerinin derlenmeleri ve notaya alınmalan gündeme geldiğinde. Bunun İçin, yurt genelinde bulunan, “Tikk Ocak”lan alda gelir ve onlardan yardım istemek düşünülür. Bunun için bir karar alınır ve bütün Türk ocaklarına yazılar yazılır. Nitekim, bunun aynen böyle yapıldığını elimizde örneği olan, Hafız Sabri Akso/un derlediği Itk Muğla Türkülerinin de basılıp yayınlandığı, "CHANSONS POPULAR! ES TURQUE Türk Halk Türküteri’sayı 2” içindeki “Rauf Yekta Bey”fn, Arz-ı Şükran yani “ÖNSÖZDÜ içinde görebiliyoruz. Aynı sahifelerde, Hafız Safarinin kaleme aldığı "mukaddime" (yani “SUNUŞ" yazısı) de yer almaktadır.

Bu sunuş yazısı dikkatle incelendiğinde orada Hafız Sabri Akso/un konservatuara ve dolayısıyla, yöneticilere duyduğu btr kırılganlığı da dile getirdiğini görüyoruz. Bu ifadenin geçtiği cümle “Anadolu Halk Türkülerinin yer aldığı 1. sayıda Muğla Türkülerine rastlayamadığım" cümlesidir.

Bu cümlenin ifade ettiğianlam, bizde (2) ayn önemli aynntıyı çağrıştı rmtştır Bunlardan İlki, Hafız Sabrl Akso/un “derleme" ve “notaya alma” çalışmalarım çok daha önceden yapıp tamamladığı ve “Darülethan’a, İlk türküleri gönderenin “Muğla lir ve dolayısıyla kendisinin olması gerektiğini düşünüyor olduğudur. Bu yüzden, Hafız Sabri Aksoy, Muğla Türkülerinin “CHANSONS POPUURİES TURQJJE”nin daha birinci sayısında, yayınlanacağının “beklentisi” İçindeydi. Bundan emin görünüyordu.

İkinci ayrıntı da. Hafız Sabri'nin Muğla Türkülerinin birinci sayısında yayınlanmadığını görünce, konservatuara bir mektup yazmış olabileceği ve bunun içinde de yukandaki cümlesini: “—Anadolu Halk Türkülerinin yer aldığı birinci sayıda, Muğla Türkülerine rasUtyamadığım-” 1 kullanmış olabileceği şeklindedir. Daha sonra notalar basıma hazırlandığında da

1950 yılında Muğla 'da doğdu, ilk. orta. lise tahsilini Muğla'da tamamladı. 1968 yılında İstanbul Yıldız Teknik üniversitesinin sınavınt kazandı. 1973 yılında Makine Mühendisi olarak mezun oldu. Mezuniyetine 1 yıl kala TRT İstanbul Radyo ve Televizyonu ’nun tonmrmf tambur sanatçısı olan Fahrettin Çimenslz'ln de hocası otan Talat Bey den Türk Musikisi Nazariyet dersleri aldı, ilk beste çalışmalarını İstanbul'da başlayan Türköz mezuniyetinin ardından Dalaman Seka Tesislerine Bakım Mühendisi olarak atandı.

1974 te Fatma Türköz'le evlendi.

Askerliğini 1975 yılında İzmir Bornova 54.ncü Tugayında kısa dönem olarak yaptı.

Askerden sonra Dalamon'daki görevine döndü. Hafiz Sabri Aksoy'un 1920'li yıllarda derleyip notaya aldığı çoğu unutulmaz, en eski "Muğla Türkültri"dtn 10 tanesini gün ışığına çıkartarak 2001 yılı yazında bir akşam Karabağlar, Keyfoturağı Kahvesi nde Muğla Lions Kulübü üyelerine tanıttı. Ünal Türköz 4 adedinin TRT Türk Halk Müziği reportuanna alınmasını sağladı. 1969 yılında emeldi olan Türköz yine “TRT Türk Sanat Müziği Repartuan”na alman ilk şarkısı “Madem kİ vakit akşam " adlı eserini kürdüri hkazkar makamında ve 1992 yılında besteledi. Ünal Türköz 2 erkek çocuk babasıdır.

17 Eylül 2015 Perşembe

Hemşehrimiz Tayyar Çakır

Tayyar Çakır, Muğla eşrafından terzi Şükrü Çakır'ın oğludur. Eski CHP Muğla Milletvekillerinden ağabeyi Çakırla amca çocuğudur yani kuzendir. Muğla Merkez Emirbeyazıt Mahallesi, nüfusuna kayıtlıdır. 19. asır 2. yarısındaki dönemindeki Muğla Jandarma Kumandanlığı yapan Manastır eşrafından Yüzbaşı Hayrullah Efendi emekli olduktan sonra Sistalı Hacı Ali Ağanın damadı olup, ölümüne kadar Ula Karabörtlen'de yaşamış ve bilenlerin nakline göre 100 yıl evvel ölmüştür. Karabörtlen'deki caminin avlusunda mefdundur.

Merhum Tayyar Çakır gençlik yıllarından itibaren yaşadığı İzmir'de partinin (CHP) delegeliğini yapmış, 16 Kasım 1986 yılında vefat etmiştir.

Kendisi İzmir'de Yunan işgalini yaşamış ve günün şartlarına göre deniz yoluyla İzmir'den Muğla sahillerine ailesiyle birlikte gelip tekrar İzmir’in kurtuluşuyla birlikte İzmir'e dönmüştür. İsmet İnönü ile çekilen resimlerde diğer kişiler o tarihteki İzmir İl Başkanı ve parti yöneticileridir.

Bu bilgiler ve resimler merhumun kızı tarafından Belediyemize verilmiştir, teşekkür ederiz.





Bir Zamanlar Muğla



28 Kiremitten Oluşan Bir Sembol: Bacalarımız

Kentler ''yabancı'' için daima yeni ve farklı bir dünyaya açılan bir kapı olarak algılanmıştır. Bu kapıdan atılan her adım yabancının merakına, şaşkınlığına ve heyecanına cevap verebilecek özgün ve farklı ayrıntıların zeminini kurcalamaktadır.

Kentlerin gelenek içinde günümüze taşıdığı ayrıntılar (mahalle, sokak, ev vb.) bu coğrafyada kalıcılığın gerçek kanıtlarıdır. Kent mimarisinin temel unsurlarının başında evler gelir. Evler belirli anlayışlar çevresinde mahalleleri oluşturur. Evden mahalleye ve semte yönelen bu sürecin tüm aşamalarında aile değerleri etkili olmuştur. Avlu ve bahçe ailenin günlük işlerini rahat yapmasını sağlamak üzere dış dünyadan ayrılmış olarak yüksek ve kalın duvarlarla çevrilmiştir. Evlerinde 'hayat' adı verilen yine dış dünyayı tümüyle avluda düşünen bir mekân bulunur. İki katlı evlerin ilk giriş katları bahçe duvarının devamı olup penceresiz yapılmıştır ve avluya kuzulu kapıdan girilir. Kaim bahçe duvarıyla çevrili olan evlerin alt katında samanlık, ahır, odunluk, kiler, ambar, mutfak, kış odası; üst katta ise ana oda, iç oda, dış oda ve yaz odası bulunur. Böyle bir doku geleneksel Türk kentlerinin hemen tümüne hâkim olan ve özünde dayanışma ve komşuluğun yer aldığı bir toplumsal değer üzerinde şekillenmiştir.

Halka gelince... Bir kentin gelenekten güç alacak düzeyde olması kent sakinlerinin yaratıcı yetenekleriyle o kente ait olmanın getirdiği duygu ve bilincine bağlıdır.

Muğla sokaklarında gezerken çoğunlukla 3 temel öğenin olduğunu fark edersiniz. Bunlar; kuzulu kapı, mahremiyet kültürü olan avlu duvarı ve yerel halkımızın tasarımı olan bacalarımızdır. Bacalarımız, geleneksel dokuyu oluşturan eski evlerimizde tüten ocağımızın kullanılabilirliğidir. Muğla'ya has olan mimari özelliği ile dünyanın ilgisini yıllar önce çekmeyi başarmıştır.

1981 yılında Muğla valisi Kemal Nehrozoğlu'nun teşviki ile Kültür Müdürlüğü tarafından organize edilen 'Muğla Amblemi' yarışmasında, birbirinden değerli 21 eser katılarak, jüri 2 yarışmacının ürününü birinciliğe uygun görmüştür. Kazananlar; İl İmar Müdür yardımcısı Mimar İsmet Ünal Türk er ve Turgutreis lisesi coğrafya öğretmeni Kamuran Özen'di. Bu iki eserde de ortak yan, Muğla'yı tipik Muğla Bacası ile sembolize etmeleri, başka motif kullanmamış olmalarıydı. İsmet Ünal Türker'in çalışması grafiğe uygun, Kamuran Özen'in çalışması ise resim niteliğindeydi. Yarışmada aynca Ali Haydar Güleryüz (Bodrum Yalıkavak Ortaokul Resim öğretmeni) ikinciliğe ve Mimar İlteriş Tezer eseri de üçüncülüğe, sağlık meslek lisesi 4.sınıf öğrencisi Zarafet Öztop ise mansiyon ödülüne layık görülmüştür. 

Böylece Muğla Bacası, sadece mimari anlamda değil, grafik anlamda da ölümsüzleşmiş oldu. O yıllarda bütün Türkiye, Muğla'yı tipik bacasıyla tanımıştır. İzmir'in saat kulesi, Erzurum'un çifte minaresi, Konya'nın Mevlana Türbesi, Edirne'yi Selimiye Camisi gibi Muğla'dan başka hiçbir yörede görülmeyen bacaları ile tanınmıştır. Muğla bacasını 'sembol' yapan giz, onun sadece ‘başka hiçbir yörede görülemez' bir nitelik taşımış olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu baca tipi, aynı zamanda, genel olarak sanatta, özel olarak da mimarlık sanatında halk yaratıcılığının üstün yanını gösteren son derece başarılı bir semboldür. Muğla bacası, 1983 yılında ilin simgesi haline gelmiştir.

Muğla halkı, bu baca tipini sadece göze hoş görünsün diye yapmamıştır. İşin kökeni, bu baca tipinin Muğla ikliminde en iyi iş gören (dumanı çeken) ve yapımı en ucuz (100 yöresel malzeme ile) baca olmasından kaynaklanmaktadır.

Muğla ili, en çok yağış alan yerlerden biri olduğundan baca yapımda, halkı, üzeri kapalı içine yağmur girmeyecek baca yapımına yönlendirmiştir.
Malzeme, yörenin geleneksel çatı örtüsü malzemesi olan oluklu (alaturka) kiremittir. Baca üzerine kiremitle kurulan köprü her yönden esebilecek rüzgâra karşı açık alacak şekilde 4 tarafı açık tasarlanmıştır. Bir Muğla bacası toplam 28 kiremitten oluşmaktadır ve gelenekseldir. Bacanın yapım tekniği dış görüntüsüne nazaran daha basittir. Kare yüzey üzerine kurutan baca şu şekilde yapılır:

• Kare yüzeyin her kenarında ikişer alaturka kiremit.oluk yerleri sırt sırta gelecek şekilde, sırt sırta konarak çatkı yapılır. Çatkının sağlamlığım sağlayabilmek için mala ucu ile çatkı yapan kiremit ucunun, birbirine geçmesini sağlayacak şekilde çentik açılır. İlk aşamada sekiz kiremit kullanılmış olur.

• Tabana dizilen çatkılar üzerine ikişer kiremit, oluk yerleri alta gelecek şekilde dış tarafa konur, ikinci durumda da iklşerden dörtkenara, sekiz kiremit konmuş olur. Böylece her kenarda üçgen çatkılar oluşturulmuş olur.

• Karşılıklı olan üçgenlerin tepe noktalan üzerine bir bütün kiremit konularak köprü yapılır. Diğer karşılıklı duran iki üçgen de, bu köprüye çeyrek kiremitlerle bağlanarak bir haç oluştururlar. Üçüncü durumda bir bütün iki çeyrek kiremit kullanıldığı için toplam üç kiremit daha kullanılmış olur.

• Komşu kenarlardaki üçgenler arasında oluşan boşluğu doldurmak İçin kiremit parçalan ve harç kullanılır. Dördüncü durumda, bir boşluğa yaklaşık bir kiremit parçalan kapatırsa, dört kenarda toplam dört kiremit kullanılmış olur.

• Tepede oluşan haçIn kollan uzantısında, birer kiremit oluk yerleri alta gelecek şekilde, haçın kollanndan 10 cm. çıkıntı yaparak yerleştirilir. Beşinci durumda dört üçgen tepesine dört kiremit kullanılmış olur.

• Kolları uzatılmış haçın merkezinde açıklık katmıştır. Bu açıldığı, bir tam kiremit bir kola paralel gelecek şekilde ortalanıp konulur. Böylece 28 kiremit kullanımıyla baca tamamlanmış olur. 

1981 yılında Muğla amblemi yarışması ile Muğla'nın simgesi olan bacalarımız, Muğla Valiliği ve Muğla belediyesi logolarında da yer almaktadır. Muğla Valiliği ambleminde bacanın yanı sıra deniz, güneş ve zeytin dalı; Muğla belediyesi ambleminde de baca ve çam ağaçlan bulunmaktadır. Muğla Belediyesinin amblemi, 02.09. 2008 yılında belediye meclisinin 132 sayılı karan ile tescillenmiştir.

Muğla bacası, bugüne kadar başarıyla işlevini yerini getirerek Muğla evine ayn bir özellik getirmiştir ve halen kentsel sit alanında kullanılmaya devam etmektedir.

Yazımda bana desteğini esirgemeyen Sayın Seiahattin Sapmaz'a teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Baca bir evin simgesidir. Toplumumuzda "bacası tütmek" bir ailenin varlığının, birliğinin "ocağı sönmek" de ailenin yok oluşunun, yıkılışının, başına bir dert gelmesinin kısa anlatımıdır. Evlerimizdeki ocaklarımızın hep bacalarının tütmesi dileğiyle.

•Muğla evi, Yüksek Mimar Ertuğrul Aladağ
•Devrim Gazetesi, 09.10.l981 tarihli sayısı
•Yaşayan Muğla, Mimar Oktay Ekinci

Mimar, Yeliz Durmaz
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011

16 Eylül 2015 Çarşamba

Yayla Kavramı ve Muğla Karabağlar Yaylası

Kültür bir ülke veya bölge insanının tarihi, gelenekleri, görenekleri, inanışları, üretim ve tüketim biçimi, davranış ve algılayışıyla, bir arada yaşama ve paylaşma arzusuyla doğrudan ilgilidir. Muğla insanın yüzyıllar boyu meydana getirdiği veya taşıdığı değerler, onun karakteristik özelliklerinden biri olarak görülmektedir. Yapılan tespitlerde Muğla'nın taşıdığı kültürel birikim ve toplumsal yapısıyla Türkiye'nin önde gelen illerinden olduğu anlaşılmaktadır. Muğla bölgesindeki deniz, tarım ve kent kültürüne dayalı kültürel sistem, bir yanıyla değişme ve gelişmeye açık bir toplumsal yapının oluşumuna etki ederken, diğer yandan, değişimle birlikte gelen hızlı ve çarpık yozlaşmaya karşı, kendi kültürel varlığını sürdürme/muhafaza etme düşüncesinin doğmasını da zemin hazırlamaktadır. 
Bu üçlü sistemin varlığı Muğla'yı ve Muğla insanını kültürel yönden de ayrıcalıklı, farklı ve dinamik kılmaktadır. 

Muğla insanının sabırlı, hoşgörülü, haktan yana tavır alışının toplumsal sebepleri ve bunların belirtileri özellikle metinlerde ortaya çıkmaktadır. Muğla insanının onurlu duruşunun kökeninde derin bir tefekkür ve haksızlığa karşı mücadeleci hayatın izleri görülür. Kültürel çeşitlilik veya kültürü oluşturan fenomenlere farklı şekilde inanılması veya bunların farklı şekilde yaşanılıp uygulanması Muğla kültürü, dinamik öğeleri ve Muğla kimliği için bir şans olarak görülmektedir. Sözlü kültürü oluşturan bu değerler sistemi; bir yanıyla Muğla halkının karakteris­tik yanını verirken, öte yandan Türk insanının ve giderek insanlı­ğın inanç, uygulama ve pratikleri açısından tarihsel aşamaları ve gelişmelerinin çeşitli basamak­larını ve gelişîm süreci ile yayılma

11 Eylül 2015 Cuma

Belediyemiz

Sık yaptığım geziler nedeniyle ülkenin hangi bölgesine ve kentine varsam o bölge ve kent insanının sevgi dolu dilinde Muğla Belediyesini görürüm.

Son çıktığımız Şanlıurfa GAP gezimizde belediyemizin adı, borçsuz bütçesi ve geleneksel kent mimarisine gösterdiği özen nedeniyle sık sık karşımıza çıktı.

Uygar kimliğiyle toplum yapımızın simgesi durumuna gelen Muğla Belediyesinin Cumhuriyet tarihi içindeki kuvvacı kimliği bilinmekteydi. Urfayı şanlı yapan kuvvacı Ali Saip Ursavaş'a dek uzanan bu kimliğimiz nedeniyle yeniden onur duyduk.

Ursavaş, ilimizin Sivas delegesi Mutasarrıf Sercifeli Hilmi Bey'in en yakın arkadaşları arasına girmişti.

Sivas'ın emriyle toplanan Pozantı Kongresinde istilacı güçlere karşı toplanan Mustafa Kemalin delegeleri olarak yanyana beraber olmuşlardı.
                                                             
***

Prof. Dr. Metin Sözen Türkiye'de korumacılık miladının, Erman Şahin başkanlığındaki Muğla Belediyesiyle başladığını yıllar önce söylemiş, dile getirmişti.

Şahini izleyen dönemlerin tümünde Belediyemiz bu ayrıcalığım koruyarak sürdürmeye devam etti.

Korumacılık anlayışının temelinde büyük bir insanlık sevgisi vardı.

İnsanlık sevgisini aşan bir başka sevgi yoktu.

Olmadığını aklından ve yüreğinden şüphesi olmayan herkes ifadeden kaçınmazdı.

Bugünkü başkan Op. Dr. Osman Gürünün korumacılığını yalnız yüz yıllık kent mahallelerinde değil bu mahallelere eklenmiş eski köy yerleşimlerinin gelişen bugünkü statülerinde de izlemek mümkündü.

Geçmişi henüz yakın tarihte başlayan köylerden kent olanaklarına kavuşan yeni mahallelerimiz Belediye Başkanı Op. Dr. Osman Gürün'ün halkı kucaklayan ve sevgi kanatlarını tüm siyasal görüşlerin üstüne gerip açan yapısını çok iyi görmekteydi..,

Muğla Belediye Meclisinin 3 partiden oluşan 25 üyesinin tüm oylamalarda fire vermeyişi, bu olguyu yaratan belediye yönetiminin tarafsız, adil, akıllı ve tutumlu yapısına ve başkanına gösterilebilecek en dikkate değer işaretti.

Belediye kısım müdürlerinin, amirlerinin, şeflerinin belediye meclisinin oy birliğini almış projelere yaklaşımları ise, insan ve kent sevgisinin seçkin bir örneğiydi.

Muğla kentinin imarına, yeşil dokusuıa, geleneksel mimarisine bu derece olgun ve birlik içinde yaklaşabilen belediye yönetimlerinin sayısı Türkiye'de azdır.

Bazı büyük ve önemli kentlerimizin Muğla gibi, uzun yıllardan beri belediyelerini yönetenlerin tezatlarını, açmazlarını ancak müfettiş raporlarından sonra görmek, üzüntü vericiydi.

Muhalefeti olmayan Belediye Meclislerinin genelde akıbetleri buydu. Asıl hüner, muhalefeti olan belediye meclislerini karşı oy almadan yönetebilmekti. Muğla Belediyesinin hüneri bu olguda gizliydi.

Beledi­yemiz, yeni açılan bazı mahalle yollarında sadece parke taşlarını henüz tamamen döşeyememiş olmanın sıkıntısını yaşamaktaydı.

Yine çok şükür ki Muğla Belediyesi açmış olduğu dekarlarca genişliğindeki yeşil alanlara diktiği ağaçların henüz tam büyümeyen gövde, dal ve budaklarını bir an önce görmenin sıkıntısı ve özlemi içindeydi.

Meydana getirilen tüm bu eserlerin temelinde sadece insanlık sevgisi ve kent bilinçi yatmaktaydı.

Bu nedenle hiç kimse Muğla Belediyesinin bilgiye ve alın terine dayanan günlük yönetiminin üstünde kâinatın zerresi kadar bile olsa tek bir karabulut göremezdi.

Bir kurum için bundan büyük mutluluk yaşanabilir miydi?

Böyle olmasaydı, ülkenin güneydoğusundan geri dönen bir Muğla hemşerisine böylesine candan bir Güneydoğu selamı yüklenebilir miydi?

Bir kent için, Muğla için, bu kazançlardan üstün ve bu ödüllerden büyük bir başka insanlık ölçeği acaba bulunabilir miydi?

Bu nedenle saygıdeğer Muğla hemşerisi, benzerleri çoğaldıkça ülkeye daha çok huzur verecek Muğla Belediyesi gibi bir “Beytülmal''e sahip olmanın sonsuz kıvanç ve erinci içinde olmalıydı.

Resimler




Bugünkü belediye binası 1945 yılına kadar Muğla Valilerinin hizmet gördüğü hükümet konağı idi.



Ünal Türkeş
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011


27 Haziran 2015 Cumartesi

Tarihi dokuyla birlikte halkın ekonomisini de ''gözeten'' bir turizm örgütlenmesi projesi: Muğla'da ''Korumacı Turizm”*

Muğla, aynı zamanda ''kurucuları'' arasında yer aldığı Tarihi Kentler Birliği'ni (TKB) 30 Nisan-1 Mayıs 2005 tarihinde Milas'la birlikte ağırladı... Uzunca zamandır ''özlenen'' buluşmadaki panelin teması da ''Tarihi Kent Dokularının Turizme Kazandırılnıası''ydı...

TKB üyesi belediye başkanları ve kimi valilerle birlikte eski Muğla valilerinden ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun da yaklaşık 500 kişilik buluşmaya katılmaları, bu temanın geniş bir ''ilgililer'' topluluğu huzurunda tartışılması olanağını yarattı...

Çünkü, TKB üyesi belediyeler, her şeyden önce bu birliğin varlık gerekçelerine uygun olarak, tarihi kent dokularının koruma konusunda kararlılar. Bu belediyelerin hemen tümü ise aynı korumanın ''turizmle'' de desteklenmesini istemekte. Kültür ve Turizm Bakanlığının ulusal turizm politikasında bu beklentiye öncelik vermesini dilemekteler...

Yine bu belediyelerin hem kentsel korumayı, hem de turizmin canlandırılmasını birlikte sağlayabilmeleri için “kadro ve ekipman" gereksinmeleri konusunda da İçişleri Bakanlığı'nın desteği çok önemli...

İşte, konumuz açısından bu iki önemli bakanlığın da en üst düzeyde temsil edildiği bir yerel yönetimler birliği toplantısında, tarihi kent dokularının turizmle nasıl bütünleşebileceklerini tartışmak çok yararlıydı ama yetersizdi. ''Çözüm önerileri''nin de gündeme getirilmesi için kaçırılmaması gereken bir fırsat yaratılmıştı...

Bu nedenle kendi payıma düşen konuşma olanağını ve süreyi, aynı konuda ''Muğla'' için öteden beri tasarladığım bir öneriyi de sunarak değerlendirdim.

Aşağıda özetle yer alan ''Muğla'da Korumacı Turizm'' projemi, sayın bakanların. belediye ve valilik temsilcilerinin ve tüm katılımcıların dikkatine sundum. Konuşmamın sonundaki alkışlardan da ''beğenildiği'' ve hatta ''uygulanması için hemen harekete geçilebileceği'' yönünde umuda kapıldım.

Fakat, aradan 4 aya yakın bir süre geçmesine rağmen, ne bakanlıklardan, ne de projede vurgulanan diğer ilgililerden bir haber var. Bu nedenle de aynı önerilerimi. Muğla Belediyesi'nin bu anlamlı dergisinde de yinelemeyi uygun gördüm...

Turizmde Halkın ''Ev Sahipliği''

Evet... ''Turizm'' denince, ne yazık ki akla önce ''kültürel ve çevresel tahribat'' geliyor.

Bunda, kuşkusuz özellikle 1980 sonrasındaki ''turizmi teşvik'' adına yürütülen ''tarihin ve doğanın arsa niyetine ve imar rantına kurban edilerek kullanılması'' politikalarının suçu var...

Oysa kültür ve çevre, hem ''yerli'' insanlarımızın yaşama haklarıyla bütünleşmiş olan ulusal değerlerimiz, hem de ''turist''lerin görmeleri ve yararlanmaları gereken evrensel zenginliğimiz... Bu nedenle, tarihi ve doğayı ''harcayarak'' değil, koruyarak ve geliştirerek hem kendi halkımıza, hem de konuklarımıza ''yaşanılır ve kimlikli'' bir Türkiye sunmamız mümkündür...

İşte bu hedefe ulaşmada en önemli olanağı ise ''tarihi kent dokuları'' sağlayabilir. Ayrıca bu dokular, kentlerimizle birlikle ülkemizin ''özgün kent kültürlerini''ni barındırdıkları ve yansıttıkları için de turizmin evrensel ilkesi olan ''halklar ve insanlar arası yakınlaşma''ya en fazla katkıda bulunulabilecek alanlar...

Ancak, bunun için yola çıkarken, aynı kent dokuları içinde öteden beri yaşayan ve hatta bu büyük mirasın ''kuşaktan kuşağa yaratıcıları'' olan yerli sahiplerini ''dışlayarak'', ora halkının uzaktan baktığı ''turistik tarihi bölge''ler yaratmaya çalışmanın da ''kültüre ve topluma saygılı'' bir turizm yaratmayacağını artık bilmek gerekiyor.

Bu anlamda öncelik verilmesi gereken temel ilke, eski kent dokularını ''yerel halk''la birlikle yaşatırken “turizm”le de buluşturmak, yani; tarihi çevrenin sakinlerini turizmde ''ev sahibi'' kılacak bir organizasyonu gerçekleştirebilmedir.

Kenti ve Halkı Birlikte Gözetmek

''Muğla'da Korumacı Turizm'' projesi, bu nedenle sadece eski Muğla evlerini ve özgün kent dokusunun bulunduğu SİT alanını değil, aynı zamanda ''yaşayanlarının'' kültürel ve ekonomik kalkınma özlemlerini de ''korumayı, gözetmeyi ve sağlamayı'' esas almaktadır.

Böyle bir hedefin yine Muğla'da gerçekleşebilmesi için ise benim yaklaşık 25 yıl önce yazdığım kitabıma da isim olan ''Yaşayan Muğla'' geleneği, en önemli güvenceyi oluşturmaktadır. Çünkü, ülkemizdeki tarihi-kentsel SİT alanları içinde Muğla gibi ''metruklaşmayan'' ve her türlü destek yoksunluğuna rağmen kent yaşamının ''kesintisiz'' sürdüğü örnekler çok azdır...

Şimdi sıra, işte bu özgün ve eşsiz ''yaşam'' mekanlarında, bir yandan huzurlu bir kent sakini olmayı sürdürmek, bir yandan da turistleri aynı huzura ortak ederek, onları eski evlerde ağırlamak için kolları sıvamaya gelmiştir...

Peki, kolları kimler sıvayacaktır? ''Muğla'da Korumacı Turizm''in ortakları ve sorumluları kimler olacaktır?

Eski Evlerde Pansiyonculuk

TKB Muğla buluşmasındaki panelde özetle şuçağnyı yapmıştım:
''Tarihi kentlerde temel turizm politikası olarak eski evlerde aile pansiyonculuğu devletin restorasyon ve donanım desteğiyle de başlatılmalı ve yaygınlaştırılmalı; ailelerin buna yönelik örgütlenmesi ve konaklama organizasyonu ise belediyelerce yapılarak tur firmalarınca programlarına alınmalıdır...''

Bu sözlerin ''proje'' olarak açılımı ise şudur;

l -Belediyede ''Kent Turizm'' Bürosu: Yabancı dil bilen ve turistler ile eski evlerinde konuk ağırlamak isteyen SİT sakinleri arasındaki ilişkileri kurabilecek elemanların görev yapacağı bu “belediye bürosu'', projenin merkezindedir.

Örneğin, belediyenin restore ettiği Özbekler Evi vb. bir tarihi mekanda hizmet vermeli; “Muğla Pansiyonlarının kayıtlarının ve “sicillerini” tutmalı; aşağıda belirtilen proje, kredi ve denetim hizmetlerini yürütmelidir.

2 - PANSİYONCULUK BAŞVURULARI: Yaşadıkları ya da yaşattıkları SİT alanındaki eski Muğla evlerinin bir bölümünü “pansiyon turizmine” açarak, bedeli karşılığında konuk ağırlamak isteyen aileler ya da ev sahipleri, BÜRO'ya başvurarak bu proje kapsamında kayıtlarını yaptıracaklardır. Bu kaydı yaptırmayan evlere yani; projenin ortağı olmayanlara, turizm konaklama hizmeti ve olanağı sağlanmayacaktır.

3-KÜLTÜR ve TURİZM BAKANLIĞI DESTEĞİ: Bu proje kapsamında belediyeye başvuranların pansiyon turizmine açacakları evlerde gerekebilecek onarım ve tefriş-donanım giderlerini karşılamak üzere. Kültür ve Turizm Bakanlığı yine belediye aracılığıyla, en az ilk 3 yılı ödemesiz ve uzun vadeli, düşük faizli kredi vermelidir. Kredi miktarı. Koruma Kurulu'nca uygun gönden onarım ve tefriş projeleri üzerinden çıkartılacak keşfin en az yüzde 80’i kadar olmalı, yüzde 20’sini ise ev sahibi karşılamalıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı böylece: bir yandan “kültürel mirassın korunmasına, bir yandan da “turizmin halkla bütünleşmesinin en önemli ve “misyonuna uygun" katkısını da yapmış olacaktır.

4- MİMARLAR ODASI DESTEĞİ: Muğla Mimarlar Odası temsilciliği ile Belediye (BÜRO) müştereken ve sadece bu projeye ait olmak üzere “Muğla pansiyonları proje ve danışmanlık birimi kurabilirler. Bu birim BÜRO'ya kaydını yapımış pansiyoner adaylarının onarım ve tefriş projelerini üretebilir ve alınacak krediler için gerekli metraj-kcşıf dosyalarını hazırlayabilir. Aynca. uygulamalar da aynı birim tarafından denctienmclidir.

5- Tİ RSAB DKSTK/.I: Türkiye'de ve Türkiye'ye tur düzenleyen firmalar ile belediye ıBl'RO) anısında ilişkiyi kurmak ı^in I'CRSAB da bu projeye destek vermelidir. Muğla pansiyonlarında birkaç gün konaklamayı da içeren (ur programlarını düzenleyecek l'mnalarla BÜRO anlaşarak, projeye kayıtlı evlere yerli ve yabancı turistlerin yerleştirilmesi tek bir merkezden. BÜRO'dan gercekleştıriluıeltdır

6- BAĞIMSIZ TtRİSTLER: Herhangi bir tur programında olmadan. Muğla'ya bağımsız gelecek yerli ve yabancı lumilenn de önce BÜRO'ya başvurmaları ve buradan, kayıtlı evlere dağılımları yapılmalıdır

Muğla pansiyonları doluluk durumlarını her gün BÜRO'ya bildirdiklerimle, BÜRO'ya başvuran turistler “uygun** evlere yönlendirilebilecektir. Bu hizmet sürecinde “eşitlik" de gözetilerek, pansiyonların kullanımında “denge" sağlanabilecektir.

7- DENETİM VK TARİFE: Bu proje kapsamında lu/mct verecek Muğla

Pansiyonlarının kalite vb. denetimlerini de BliRO ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nm İl Müdürlüğü müşterek üstlenmelidir. Pansiyon ücretleri ise Belediye Meclisi tarafından belirlenmelidir.

8- “ Bfi RO" GİDERLERİNİN K AYN AĞI: Yukarda özetlenen hizmetler tein gerekli personel, ekipman vb. giderleri, BÜRO kanalıyla konuk ağırlayan Muğla Pansiyonlarının alacaktan ücretlerden belli bir oranda “projeye katkı payı** alınarak oluşturulacak fondan karşılanabilir...

NASIL BAŞLANACAK?

Özeti ve temel ilkeleri yukarda ver alan: ancak daha da geliştirilmeye ve ayrmtılandırmaya açık olan “Muğla'da Korumacı luri/m'* projesi için, görev ve! katkıları tanımlanmış olan kurumlar, aralarında ayrıntılı bir “proje ortaklığı protokolü*’ yapmalıdırlar

Öncelikle Muğla Belediyesi - Kültür ve Turi/ın Bakanlığı - Muğla Mimarlar Odası temsilciliği ve TÜRSAB'ın imzalan bulunması gereken bu protokol, aynı zamanda projenin “anavasa"st niteliğindedir. Bir yandan konıma altındaki Muğla evlerinin onanmlan sağlanırken, bir yandan yerli ve yabancı konuklarla birlikte daha uzun yıllar aynı kimlikleriyle y a şa ma I a r ı> gerçekleşecektir.

Bıımın için de yine öncelikle Muğla Bcledıycsi’mn bu kumulları davet ederek, projenin aynntılannı belirleyecek çalışmanın gerçekleşmesine ortam hazırlaması ve, onaklıklannı talep etmesi gerekiyor.

Böylece Muğla, ilgili ve sorumlu çevrelerin güçtenni. olanaklarını ve yetkilerini' birleştirmeleri ile hem yine “yaşayan ve yaşatılan**, heın de turistlerin “ev sahibi olgunluğu** içinde ağırlandığı, yanışım turizm! gelirlerinin de özgün Muğla cvlcnnınj sahiplerine doğrudan yansıdığı, örnek bir SİT alanı korumacılığının da önderi olabilecektir...

Oktay Ekinci
Mimarlar Odası Genel Başkanı
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2, Eylül 2005

12 Haziran 2015 Cuma

Muğla'da Gelenekler*

Hatma (Fatma) Teyze'nin, ocağın içindeki, yarısı su, yarısı gaz yağı dolu kandili küçük odasını aydınlatıyordu. Teneke sobaya; atılan odunun keyif veren çıtırtısı, çevresinde- oturanlara hoş duyular veriyordu. Dışarısı soğuk, yollar, çıralarla aydınlanmış ve radyodan Hamiyet Yüceses'in sesi yükseliyordu. İnsanlar değişen koşullarla değiştiler...

Tek odadan çok odalara, kandilden elektriğe, teneke sobadan kalorifere, radyodan televizyona yol alan süreçte değişmeyen bir şeyler gene de vardı. Değişmeyenlere ya da değişime uğrayarak süregelenlere ''gelenek'' dedik. İnsan ilişkilerinin doyumsuz paylaşımına sahip çıkıp, geleneklerimizi televizyonlara, apartmanlara yani günümüze getirdik. Eskiydiler, ama gerekliydiler. Çünkü özünde insan vardı, insanın özündeki sevgi ise zaten tartışılmazdı.

Muğla insanının birlikte ağlayıp birlikte gülmesi, sevinci de üzüntüyü de paylaşması, doğan çocuğa, ölen yaşlıya gösterdiği candan sevgi, geleneklerin günümüze taşınmasında etken oldu. Muğla küçüktü, o nedenle de geleneklerini yaşatabildi, geçmişinden vazgeçmedi. ''Küçük yerlerin bu özelliklerini sevmiyorum'' der kocam. ''Bir ilan duyduğumda tanıdık biri ölmüştür diye endişe ediyorum.'' Öyledir de duyar Muğlalılar ilanlardaki isimleri ve duyumsar ateşin düştüğü yerdeki acı hisleri. Bu duyguyu yaşayan kimi zaman avlusunu yıkayan kadındır, kimi zaman dükkanım açmış bakkal... Kapanır kapılar, işler bırakılır. Cenaze evinin yapılacak işleri paylaşılır. Erkekler cenaze namazında buluşurlar çoğu kez. Musalla taşının üzerine konulan cenaze beklenir bir süre. Saflar tutulur, namaz kılınır ve caminin uygun bir yerinde ailenin en yaşlı erkeğinden başlayarak diğer akrabalar sıraya durur. Cenaze namazına gelmiş erkekler, bu sıranın önünden geçerek baş sağlığı dileklerini iletirler.Cenaze, mezarlığın tanıdık kapısından girince omuzlara alınır. Elden ele mezarının, başına kadar getirilir. Defnedilir. Duası okunur ve eve dönülür. Baş sağlığı dilekleri mezarlıkta da, camide olduğu gibi uygulanır. Bu arada kadınlar, cenazenin evden çıkmasının derin üzüntüsünü, dillerine yansıtırlar. Yaşlıların; ''ölünün arkasından bağırılmaz'' sözüne uyamadan, ağlar, bağırırlar. Hep denir ya; ''soğuk yüzü görülüp de toprağa girdi mi, Allah metanetini verir'' diye, verir Allah metanetini, büyük bir sabırla otururlar evlerinin baş köşelerinde, başlarında beyaz üsküfleri, siyah giysileriyle. Başsağlıklarını kabul ederler, ortak yaşanmış anılarını birlikte yad ederler.Ailenin büyükleri, özellikle kadınları en az bir hafta cenaze evinde kalırlar.

Cenaze defnedilip gelindiğinde, artık hayatta olmayan insan için mevlit okutulur. Yedisinde de hayırı yapılır. Hayır, genelde lokma ile olur. Elli ikisinde tekrar hayırı yapılır, mevlit okutulur. Bu kez hayır, katmer ya da gene lokmadır. Eskiden, tanınmış aileler, küçük lokma yaptırırlarmış. Katmer yaptıranlar, içerisine  nişasta helvası da koyarlarmış. Günümüzde de bu gelenekler sürer, lokma, katmer yapılıp dağıtılır. Asıl önemli olan gelenek ölü  yemek götürülmesidir. Hem yemek götürülmesi hem de başsağlığı elli iki gün sürer.

Ölen insan kaybolup gitmez Muğla'da, yer değiştirir. Bayramlarda, kandil günlerinde Muğla mezarlıkları dolar taşar. Ziyarete gidenler tanıdık herkesin mezarını ziyaret edip, dualar okurlar. Mezarların üzerine “mersin” diye bilinen ağacın dallarını atarlar. Dönerken de içlerinde korku değil hüzünle; “Eeee geleceğimiz yer burası değil mi?” diyerek iç çekerler. Ve her zaman onun anılarıyla dolu sohbetler ederler; rahmetli anneannem, rahmetli babaannem, rahmetli büyük ninem diye başlayan sohbetler...

Biraz kasvetli bir konuydu anlattığım. Muğla geleneklerinde kasvetten uzak olanlar da var tabii. “Çocuk Yaşı” geleneği bunlardan biri. Yeni doğan çocuğu görmek ve aile fertlerini kutlamak için gidilen ziyarete “çocuk yaşı” denilir. Çocuğa özgü hediyeler alınarak gidilir bu ziyarete. Hediyenin çeşidi önemli değildir. Muğla'da önemli olan ‘'aramak” tır. Eskilerde sütlaç, süt, muhallebi gibi yiyecekler götürülürmüş çocuk yaşına.

Yeni doğan çocuk önceleri kırk gün dışarıya çıkarılmazdı. Kırk gün sonra da ''çocuk yaşına'' gelmiş konu komşuya ''çocuk gezmesi'' yapılırdı. “Çocuk gezmesi” de ilginç bir gelenek. Gezme sonunda çocuğun koynuna, yumurta, şeker, çorap, mendil gibi hediyeler konulur. Bu da “evimiz farelenmesin" adı altında yapılır. Böyle bir neden tabii ki bir yakıştırma. Burada amaç gene paylaşım.

Yeni ev yaptıran kişilere yapılan ziyarete de “ev kurdu” denilir. Yeni eve hediyeyle gidilir. O evin bir eksiği ya da insanların uygun gördükleri bir eşya olur bu hediye. Yeni evde bir de yasin okuma geleneği vardır ki, bu da evin “bereketi bol olsun” diye yapılır.

Sünnet geleneği, bir mürüvvet geleneğidir. Çocuğun ve ailenin ilk mürüvvetidir sünnet. Sünnet kimi zaman düğünle, kimi zaman da mevlitle yapılır. Sünnet düğününün ailenin maddi durumu ile de ilgisi var tabii. Yemekli yapılan sünnet düğünlerinde bir gün önceden yemek kazanları vurulur. Keşkek, kızartma, etli nohut, pilav, tavuk, mevsimine göre taze ya da kuru fasulye gibi yemekler pişirilerek konuklara sunulur.

Sünnet düğünü evde davul zuma ile başlar. “Sünnet çocuğu”na evin önünde zeybek oynattırılır. Sonra da şehir içinde arabalarla gezdirilir. Önceleri arabalarla gezilmezmiş. Bu günkü gibi konvoyların başında kameralar olmazmış. At'la gezdirilirmiş çocuklar. Şimdilerde aynı günün akşamı bir de “balo” denilen eğlenti yapılıyor. Burada önemli olan şey, bir gün önceden çocuğun eline kına yakılması. Kına, çocuğun baş parmağı ile işaret parmağını içine alıyor. Yani açıldığında silah görünümü veriyor. Sanırım askere gideceğinden.

Askere gönderme geleneği de var ama, önceleri bu kadar şaşaalı olmuyormuş. Askere giden gence harçlık vennek ve döndüğünde de “silahın mübarek olsun” demek gelenektendir.Askerlik bitip de, bavulunu eline alıp, memleket toprağına bastımı delikanlı, evlenmeye sıra gelmiştir artık. Kim bilir kaç kez,! tekrarladığı, “mektubunda diyorsun ki gel gayri,, sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” türküsünü dondurur dudaklarında. Askerlik bitmiş, bir yuva kurmanın yürek kıpırtısı başlamıştır delikanlıda.

Düğün geleneği, günümüze taşıdığımız! geleneklerin başında gelir. Özünde değişmeyen bu gelenek, günümüz koşullarında yinelenmiştir. Eskiden olduğu gibi üç gün siiren, düğünler artık yapılmasa da Muğlalı,, düğünlerine gerekli özeni göstermeyi sürdürmektedir.


Önceleri kızlarla erkeklerin birbirlerini görmeleri olanak dışıydı. Bu nedenle evlenme' yaşına gelmiş oğlanın ailesi, özellikle kadın olanlar, kız arayışına girerlerdi. İyi aileden, kendi güzel, huyu güzel bir kız bulunur, aracılar gönderilirdi. İstenme gününe gelindiğinde,, oğlanın ailesinin büyükleri kız evine gider,, “Allah'ın emri, peygamberin kavliyle hayırlı bir' iş için geldiklerini” belirterek, baş köşeye otururlardı. Kız evinin yanıtı genelde aynı olurdu, “bir düşünelim, danışalım.” Kızın ailesinin büyükleri aralarında karar verirler.eğer kızlarını vermeye gönüllü iseler, oğlan evine tekrar gelmek düşerdi. Bu arada kızla oğlan birbirlerini hiç görmezlerdi. Aileler biraz aydınsa eğer, kızla oğlanı birbirlerine göstermek için bahaneler yaratılırdı. Bu işi ailelerin, kadınları üstlenirdi. Düğün, bayram gibi olaylar,1 değerlendirilir, evlenecek olan gençler) birbirlerine gösterilirdi, o da karşıdan karşıya...

Nişan, evlilik öncesi bellilikti önceden de. Kız evinde yapılırdı. Önce kızın nişanı takılırdı. Oğlan evinden gelen bir grup akraba ve eş - dostun katılımıyla olurdu. Nişana oğlan, gelmezdi. O gün oğlan evi kızın yüzüğünün yanı; sıra kumaş, terlik, çamaşır, makyaj malzemesi gibi hediyelerde getirirdi. Hediyeler bavula konulurdu. Bavulun içi, kıza getirilen eşyaların konulduğu süslü bohçalar ya da şaselerle pek, süslü olurdu. Yüzüğün yanı sıra, inci kolye, küpe, yaka iğnesi, bilezik gibi takılar nişanda takılırdı. Küçük bir eğlenti sonunda konuklar, dağılırlar, bu kez telaş kız evine düşerdi. Kız evinin akrabaları, birkaç eş-dost oğlan evine gidilirdi. Oğlana alınan hediyelerin yanında börek, baklava tepsileri de giderdi. Tepsiler bakırdan olurdu. Bu tepsiler geriye dönerdi sonra. İçine çerez, çerezlerin üzerine de kız için alınmış kumaşlar konulurdu.

Kız eviyle oğlan evinin arasında gidip gelen bavullar, tepsiler, iki ailenin yakınlaşmasını sağlardı. Aileler arasında ısınmalar başlar ancak, oğlanla kız halen daha görüşmezlerdi. Görüşme gerçekleştiğinde bir kere, ilk heyecan yerini ilk özleme bırakırdı artık. Eğer iki bayram arası değilse, yakınlarında ölen,kalan yoksa, oğlanın işi, kızın çeyizi de hazırsa, uzamazdı nişan aralığı, düğünün adı konuverirdi.Belirlenen tarihten bir hafta önce de nikah yapılırdı.

Muğla düğün geleneklerinde kız evinin yükü ağırdı o zamanlar. Kız evi çeyizin tamamını yapardı. Oğlan evi takısını takar bir de evini yapardı. O nedenle söylenir, “kız alırsan Muğla'dan, ev yaparsan tuğladan” diye. Kız evinin telaşı farklıydı oğlan evininkinden. Halen daha öyledir. Çeyizler hazırlanır. Her ne kadar kız beşiğe girdiğinde, sandık evin altına girmiştir ve aynı anda içi de doldurulmuştur ama gene de yapılacak işler çoktur. Yorganlar, döşekler, yastıklar yaptırılır.Çarşı pazar işleri bitirilir. Kızın çeyizi gelin gideceği eve yığılır. Önceleri, mutlaka üç döşek olurmuş çeyizde. Her döşeğin üzerine üç yorgan konulurmuş. Onların üzerine de ikişer yastık...Çeyiz önce kız evinde sonra da oğlan evinde serilirdi, komşular görsün diye... Şimdilerde “yüklük” tabir edilen dolaplara konulan çeğiz malzemeleri önceleri maketlerin (divan) üzerlerine konulurdu.

Düğün telaşı sadece evlenecek gençlerin ailelerine yansımaz. Komşuluk hakkı burada gözle görülür bir hal alır. Düğün günü, bütün komşu evler açılır. Gelen konuklar mahallenin insanlarınca ağırlanır.Öncelcri üç gün sürerdi düğünler. Cuma akşamından başlanırdı. Bir gün öncesinde yemekçi getirilir, zerdeler yapılırdı.Cuma gecesi “kına gecesi” olurdu. Kına kız evinde yapılırdı. Gelin olacak kız, kına günü, başına eğri fesli örtü örterdi. Hatta o sene gelin olmuş genç kadınlarda eğri fes takarlardı.

Oğlan evinden kınacılar gelir, eğlenilir, kına yakma görevi, oğlan evinden bir yengeye aittir.Kma yakılırken “kına havası” söylenir, adettendir. Gelin ağlatılır. Kırmızı kına örtüsünün altında, elleri kınalı, gözleri yaşlı geline mutluluk dilenir. “A gelin, a kardeş kınan kutlu olsun. Hem orda, hem burda dilin tatlı olsun” Cumartesi günü, öğleden sonra kız evinde düğün kurulurdu. Bu gün bile aynı geleneği sürdüren aileler vardır. Yemekler hazırdır artık. Gelen konuklara yemek çıkarılır. Keşkek düğün sofralarının baş tacıdır. Pilav, et, etli nohut, mevsimine göre taze yada kuru fasulye, kızartına, salata ve zerde yemeklerin başında gelir. Bu arada kız düğünün çalgıcıları, ince telden başlarlar çalmaya. Kız evinin çalgıları ince sazdır çünkü. Gelin o gün pembe yada mavi giysi giyerdi önceleri. Oğlan evinin telaşı, kız evininkiııden farlı değildir aslında. Orada davul-zııma çalınırdı

Pazar günü gelin alma günüdür. Davul- zurna sabahlan çalmaya başlar. Öğleden sonra, oğlan evi, gelini almaya gelir. Gelin o gün beyaz giysisini giyer. Kızın babası, eğer yoksa aile büyüklerinden biri, gelinin duvağını örter, beline kırmızı kuşak bağlar, mutluluklar diler. Kızını oğlan evinden gelenlere teslim eder. Ufak bir şehir gezisi yapan gelin alayını karşılamak için oğlan evi hazırdır. Önceleri oğlan da gelin alayına katılmaz, evinin önünde beklerdi. Evine gelen karısını çiçekle karşılardı.

Gelin, başından atılan buğday, ceviz tanelerinin altından geçerek girer yeni evine. Misafir odasına alınır. Baba evinde örtülen duvak, damat tarafından burada açılır. Şerbetler içilir. İmam nikahı kıyılır. Gelinin kucağına küçük çocuk oturtturulur. Bunun anlamı, arası çok geçmeden bebekleri olmasını dilemektir. Gelinin kucağına kız çocuğu oturtturulursa kızı, oğlan çocuk oturtturulursa oğlu olacağına inanılır. Aslı var mıdır, bilemem ama, benim kucağıma oğlan çocuğu oturtturmuşlardı. Bugün iki kızım var. Oğlan evi, gelinin gelmesiyle şenlenir. Kız evi “suyu çekilmiş değirmen gibi” kalıverir.
Pazartesi gününden başlayarak bir hafta süreyle gelinlik giydirilirdi geline. Bu olayın adı “duvak”tır. Bir hafta süreyle gelincik, bir taburede oturur, gelen eş-dost, komşu, akraba, onu seyrederdi. Günümüzde bu süre kısaldı artık. Bir gün gelinlik giyiyor, gelinler. Akşamları da yemek davetleri olur. Gelin bu davetlere önceleri gelinlikle giderdi.

Muğla düğün gelenekleri değişime uğrayarak günümüze geldi. Düğünler eskisi gibi olamasa da özünde değişen bir şey yok. Bu gün eskisi gibi üç gün sürmese de, bir hafta gelinlik giyilmese de düğünler aynı.

Bütün gelenekler komşuluk, ahbaplık geleneklerinin gereğidir. Muğla insanı bu geleneklerini, genellikle kadınlar aracılığıyla sürdürür. Muğla kadını herhangi bir olay nedeniyle ziyaretine gidemediği tanıdığı için; “aranmadı” diye üzüntü duyar ve bir an önce o dostunu arar.

Gelenekleri çoğumuz biliriz ve uygularız. Bu bize özgüdür, yani Muğla'ya ya da küçük yerlere özgü. Bizim apartmanlarımızda alt katta cenaze kalkarken üst katta düğün yapılmaz. Bozulmanın o noktasına gelmedik henüz. Çünkü geleneklerimizle, kültürümüzle birlikte ilerlemeyi “ilerlemenin özü” görmüşüz. O nedenledir ki, ilanlara kulak kabartırız, doğacakları takip ederiz. Ne zaman doğacakları önemlidir bizim için. Yeni ev alanlara bir değil beş kez gideriz, neyi eksik tespit etmek için. Hayırlı olsunlar dileriz ve “Allah cennetlerde kavuştursunlar” dileriz. Bütün bunlar “elle bitene el vermektir” bir gün hepimizin bize uzanacak bir ele gereksinmesi olabilir.


Tülay Kayar
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2

Karabağlar*

Muğla'nın övünç kaynağı Karabağlar'ı, geçmişten günümüze gözlemek, incelemek ve değerlendirmek gerekiyor. Yayla ne idi, ne oldu, ne oluyor? Bu sorulan tarihsel süreci içinde oluşan değişimlerle açıklamak yerinde olacaktır.

Yayla, asırlar boyu kendi kendine yetmeye çalışan Muğlalı'nın kapalı ekonomik yapısı içinde çok önemli bir yer işgal eder. Yılın yarısı yaylada geçirilirken hem günlük ihtiyaçlar karşılanabilir hem de kışın Muğla'da yenilebilecek kuru sebzeden domates salçasına, kavurmadan tarhanaya, makarnadan sucuğa, pekmeze kadar her şey burada hazırlanırdı.

Her hane kendine yetecek kadar bostan ve sebze tarımı ile birkaç hayvan besleyerek yaşamını sürdürürdü. Yaylanın adından da anlaşılacağı gibi her yurdun bir bağı bulunurdu. Buna bağlı olarak önceki zamanlarda şarapçılık yapıldığı elden edilen bulgulardan anlaşılmaktadır.

Ünlü Türk gezgini ; .Evliya Çelebi 1671 yılında Muğla'ya geldiğinde  Karabağları da görmüştür. Seyahatnamesinde belirttiği gibi iki önemli gözlemi vardır. Bunlar bağlar ve irimlerdir. Yaylanın bin bağdan oluştuğunu yazarken güneş ışınlarının bile sızmadığı irimler ile kesik üzerindeki sulu asmalardan bahsetmeyi de unutmamıştır.

Muğla Türkiye'nin en çok yağış alan yörelerinden biridir. Bir çanağı andıran coğrafi yapısı en düşük kotta bulunan Karabağlar yamaçlardan akıp gelen yağmur sularının göllendiği yer olmaktadır. Atalarımız yaylada geleneksel ve çok iyi çalışan bir su drenaj sistemi kurmuşlardır. Buna göre her yurdun etrafında tarla sınırlarındaki yüksek kesiklerin arasında tarla seviyesinden aşağıda irimler oluşturulmuştur. Bu irimler hem suların tahliyesinde, hem de sular çekildikten sonra yol olarak kullanılmıştır. İrimler daha aşağı seviyede olan ana yollara bağlanmış, sular irimlerden bu yollara aktarılarak çayır göl sahasına yönlendirilmiştir. Yaylanın genel drenaj sistemi bu iken atalarımız yurtlarının etrafına çepçevre şarampoller açmış, bu şarampoller ancak alçak yerdeki irime kesik altına yapılan bir delikle irtibatlandırılmışlır. Güzün Muğla'ya göçerken kapatılan bu delikler ilkbaharda yağmurlardan sonra irimlerdeki sular çekilirken açılmıştır. Bu deliklerin kapakları genelde yol tarafına konan ve deliği kapatacak büyüklükteki düzgün taşlardır. Kesikler içten dışa 5-7 metre kadar genişlikte yol seviyesinden iki/iki buçuk metre yükseklikte toprak yapılardır. Kesikler üzerinde böğürtlen, kuşburnu gibi kabalıklar ile karaağaç, dişbudak, dut, meşe gibi ağaçlar bulunurdu. Bu ağaçları karasulu denen asmalar sarmalardı.

Yıllar boyu atı ve eşeği ile gidip gelen yükünü at arabasıyla taşıyan insanlar, yaylanın doğal yapısını bozmadan, ona uyarak yaşamaya özen göstermişlerdir. Yaylaya uygun ahşap ağırlıklı veya tamamen ahşap tahta damlarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Doğal yapıyı bozmadan onunla uyumlu yayla yaşamı, beyliklerden Osınanlı İmparatorluğuna, oradan da Cumhuriyetin çeyreğinde de devam etmiştir.

Karabağlar'da doğal yapıya bilinen ilk müdahale Karabağlar'daki doğal yapıyı bozucu nitelikteki ilk müdahalelerin 1950'nin ortalarına doğru başladığı görülüyor. Tütünün para eder olmasıyla yayladaki tarım tütüne yönelmiş, büyük toprak sahipleri kendi tarlalarına ilaveten kiraladıkları arazide tütün yapar olmuşlardır. Bu durum yaylada tütün ağalığını ortaya çıkarmıştır. Tütün ağaları çevre köylerden getirdikleri ameleleri çalıştırmışlardır. İlk zamanlarda tahta tütün kcpcnklcrindcn tarla kenarlarına yapılan eğreti yapılarda yaşayan amelelere daha sonra tütün ağaları taş duvarlı amele damları yaptırmışlardır.

A m e I e  damlarıyla yaylanın / doğal yapısını bozucu ilk darbeler vurulmuştur. Genelde ana yol üzerinde yerleri olan tütün ağaları yol kenarındaki kesik ve kabalıkları ortadan kaldırmışlar, yerine taş duvarlı amele damlan yapmışlardır. Taş duvar yapma sadece amele damları ile sınırlı kalmamış, tütün ağaları tarlaların kenarındaki kesik ve kabalıkları kaldırıp taş duvar yapmayı amele damlarından sonraki bölümlerde de sürdürmüşlerdir. İki metre yüksekliğindeki bu taş duvar oluşumu bugün de
gözlenebilmektedir. Tütün ağalarının elinde olmayan yayla kesiminde doğal yapı nispeten 70'li yılların ortalarına kadar siirdiirülebilmiştir.


Tütüncülük yayla yaşamına traktörü de sokmuştur. Traktörün yanı sıra 70'li yılların başında otomobil de yayla yaşamına girmiştir. 70'li yılların ortalarında belediye otobüslerinin yaylaya sefere başlaması ile yollarda dolgu yapılar olmuştur. Otobüs yolunda yapılan müdahaleler otomobilin de yaşama girmesiyle il imlere kadar uzanmıştır.

Anayollar, lıcr yağmur sonrası serilen malzeme ile günden güne yükseltilmiştir. İriııılerde de vatandaşın sadece kendini düşünerek ve bilinçsizce yaptığı müdahaleler genel drenaj sistemini bozmuş, işlemez hale getirmiştir.

Yüzyılın başında, hatta ortasında tarla, irim, anayol şeklinde olan seviyelendirme, bugün anayol, irim, ,tarla şekline dönüşmüştür. Böylece drenaj sistemi felç edilmiş, tarlalar su altında kalır olmuştur.

Doğal yapıya ikinci müdahale 1985 yılında iyi niyetle yapılmaya başlanan kaybolan veya tarlaya katılan irimlerin açılmasına yönelik çalışma, talep edilen her irime yönelince asırlardır doğal yapısını koruyan kesikler ayakta duramaz olmuşlardır. Bu arada yurtları kiralayanların kesikleri tarla tarafından taramalarını, kabalıkları kesip attıklarını da vurgulamak gerekiyor. İrimlerin paletli iş makinesiyle açılması, kesik topraklarının yayılması, kesik üzerindeki ağaçları köksüz bırakmıştır. Buna bağlı olarak drenaj sistemi de altüst olmuştur. Yaylanın doğal yapısını bozan cn büyük etken, yurtların kiralama veya satın almayla el değiştirmesi olmuştur.

9 0'11 yılların başında yayla bir başka oluşuma sahne olmuştur. Toplumun gelir seviyesi yüksek kesimi yaylada yer sahibi olmaya başlamıştır. Bunların biiyük çoğunluğu da, yerlisi olsun olmasın 50'li yıllarda tütün ağalarının yaptırdığı taş duvarları örnek alarak yurtlarının etrafına çepeçevre taş duvarlar yaptırmışlardır. Su drenaj sisteminin tersine dönmesiyle taş duvarlarla çevrili bu tarlalar birer havuz olmuşlardır. Böylece su tahliye kabiliyeti tamamen ortadan kaldırılmıştır. Taş duvar oluşumunda İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu da yaylanın özelliğini tam kavrayamamış tütün ağalarının 50’li yıllarda yaptırdığı taş duvarların yaylanın doğal yapısını bozucu etkisini görmemiştir. Bu eksiklik geçen dönem alınan Belediye Meclisi kararıyla giderilmeye çalışılmış, konu Kurula aktarılarak yaylada irim, kesik ve kabalıkların doğal yapısının korunması ve geliştirilmesi için kararaldırılmıştır.

Yaylada bir başka müdahale Derin kuyular
Yaylada su ihtiyacı, her yurtta evin önünde bulunan taş veya beton 6-8 metre derinlikteki kuyulardan sağlanır. Önceki yıllarda tulumba ile çekilen su, tulumba altına yapılan küçük bir havuza aktarılırdı. Görüldüğü gibi atalarımızın bu davranışın altında boşa akacak suyu biriktirme gibi ekonomik, dinlenen suyu tarımda kullanmak gibi bir bilimsel tavır yatmaktadır.

Yayla tarımında su sadece bahçe sulamasında kullanılır, biber patlıcan sulanırdı. Tütün tarımına yönelmeyle tütün de sulanmaya başlanmış, yaylada bostan tarımı azalmış, bağlarda sökülmüştür.

Elektriğin yaylaya girmesi suyun yeraltından çıkarılmasını kolaylaştırmış, kurak dönemin de yaşanması, su kullanımının artması da mevcut kuyu sularım yetersiz kılmaya başlamıştır. Bunun üzerine yer yer derinlere inen borular çakılarak bulunan sular çıkarılmış, hatta bazıları çıkardıkları suyu 3-4 km hat döşeyerek taşımıştır.

Yaylada yeraltında akıp giden sular, dereler yoktur. Yağmur sularının yer altında biriktirdiği küçük mercek tipi gölcükler vardır. Önceki zamanlardaki kuyular bu gölcüklere kadar ulaşan yapılardır. Ancak bugün derinlere inilerek etrafta bulunan keson kuyuları askıda bırakılmakta, bu kuyu sularının çekildiği gözlenmektedir. İki yıl öncesine kadar süren kurak dönemde suyu derinlerden çıkarma önem kazanmış, uygulamalar yaygınlaşmıştır. Kurak dönemle birlikti kesiklerin içten dıştan taranarak daraltılması, yok edilmesiyle yayladaki bitki örtüsündeki azalma bütün çıplaklığıyla ortadadır. Yirmi yıl önce irimden geçerken tarlalar görülmezken bugün çevre yolundan bakılınca Dliğerek görülebilmekledir.
Sonuç
Karabağlarda, önceki zamanlarda canlıya ve doğaya verilen önemi, doğayla uyumlu yaşamanın örneklerini iyi etüt edip günümüzdeki taşa, betona yönelmeyi dizginlemek zorundayız.

Kafamızdaki, kent ve sahil lürii yapılaşmayı yaylaya taşımaya dur diyerek, yaylanın özgün koşullarına uyumlu, doğaya tahribe yönelik olmayan ve doğal dengeleri ortadan kaldırıcı uygulamalardan uzak durmamız gerekiyor, eğer yaylamızın yaşanılır olmasını sürdüreceksek.

Selahattin Sapmaz
Muğla Kent Tarihi Dergisi 
Sayı:2

Muğla'da Gezerken*

Muğla, kuruluşundan günümüze kadar nice insanlara, nice kültürlere ve nice uygarlıklara beşiklik yapmış, kendi halinde bir kent. Geçmişi ile bugünü arasında birikimini, deneyimlerini yaşatmaya çalışan bir bilge, ya da bir belge. Şehre nasıl bakarsanız bakınız, o sizi her zaman o engin dinginliğiyle, hoşgörüsüyle, görmüş de geçişmiş vakur tavrıyla karşılar. Şehrin sırlarını merak ederseniz anlatır. Muğla, gizem dolu hikâyelerle başınızı döndürebilir.

Şehir, adıyla başlar sizi büyülemeye. O kadar çok rivayet vardır ki hakkında, bilmem sizi hangisiyle karşılar. Muğla adının antik dönemden kalma bir hatıra olduğunu bilir aslında. Bilir bilmesine, ama siz her bağrına bastığı kültürün kendine başka başka çeşniler katıverdiğini gözlemleyebilirsiniz. Nice günlük yaşamları bağrında beslemiş olduğunu bilemezsiniz. Her yaşamdan bir armağan almış mıdır, vermiş midir, bunu şehri hissetmeye, fısıltısını duymaya başladığınızda anlayabilirsiniz. Merak etmeyiniz şehir, bu gizem dolu sırlarının sizlerle paylaşır.

Yüksek yerde kurulu bir şehrin antik dönemdeki adı, artık yeni misafirlerince yeniden bezetilmiştir. Muğla adının oluşumu ile ilgili o kadar çok efsane anlatılır ki, bunlardan bir Evliya Çelebi'ye aittir. Muğli Bey'den söz eder, Çelebi: “Müsaade et Beyim, ben şu kalayı alayım,” diyen bir komutan. “Adına bağışladım,” diyen bir hakan vardır. Kale alınır. Hakan, Muğli Bey'in adını bağışlar şehre. Böylece Muğli ve zamanla Muğla kalır şehrin adı sanı. Kanunî Sultan Süleyman ile şehir arasında bir başka hikâye nakledilir. Padişah: “Burada mola verelim,” deyince ilin adı önce “Mola” ondan sonra da “Muğla” oluverir. Bu gizemli öyküleri isterseniz daha çok artırabilirsiniz.

Muğla küçük bir yerleşim birimidir, ama büyük bir birikime sahiptir: Şehir birikimine. Evliya Çelebi'nin ifadesiyle Muğla “şehridir”.; Her kasabada göremeyeceğiniz, hatta her şehirde göremeyeceğiniz bir birikimdir bu. Muğla, günlük yaşam içinde kavgası, gürültüsü olmayan bir şehirdir. Muğlalılar - kendilerini Muğlalı sayanlar da dahil - birbirlerini tanırlar. Muğla'da belediye hoparlörü her şeyi haber vermez, ama insanlar birbirlerinden haberdardır. Bir yaz günü Muğla'da kalmalarını ve bu kadar sakin bir şehir olur muymuş, demelerini ve yaşamalarını tavsiye ederim, yorgun şehirlerin insanlarına. Nerede bir aykırılık varsa, ki pek görülmez, onu Muğlalı bilir. Küçük şehrin büyük hoşgörülü insanları şehri birdenbire kocamanlaştırıverir. Muğla'da gönlünüz büyür,: yüreğiniz daralmaz. İşte böyle bir şey yaşarsanız' farkında olmadan.
İnsanlık halidir, her zaman her şey yolunda gitmeyebilir. Sıkılırsanız yürüyün benim gibi, Muğla'nın eski mahallelerine doğru. Salıverin kendinizi daracık sokakların bağrına. Alıp alıp götürsünler sizleri istedikleri âleme, yüzyılların ötesine. Kendinizi rahat bırakın buralarda. O sizin gamınızı sürükleyiverir, uzaklara. Geriye Muğla ve siz kalırsınız. Mekân değil mi, ferahlatan insanları dünyada; ucuz pahalı neyse, gamı öteleyen bir Muğla, bütün kültürel ve sosyal cephesiyle yaşanacak bir ortam sunar sizlere.

Şehir eski ve yeni çehresiyle karşılar sizi. Eskiden yeniye her geçiş sürecinin izleri, mahallelerin ve evlerinin mimari özelliklerinde saklıdır. Dikkatle baktığınızda, on yıllar içinde değişen mimariyi izleyebilirsiniz. Bunun için mimar olmanıza da gerek yoktur. Mahalleler ve evler bağrında yeni yaşamlar sürdürmeye devam eder, özveriyle. Siz de bu yaşamlara katılabilir, artık nesli tükenmekte olan bu şehirlerden birinde, geçmişi ve bugünü iç içe yaşayabilirsiniz.

Sahi kaç şehir güvenlidir artık. Kaç şehirde arabanızın camlarını açık bırakabilirsiniz? Evlerinizin kapıları açık kaldığında, içinizin rahat ettiği başka kentler var mıdır? Birbirleriyle görüşmeseler de birbirlerini tanıyan insanlarla, güven içinde yaşamım sürdüren kaç şehir kaldı? Eski ne varsa ağacından çeşmesine, evlerinden mahallerine kadar, kendi şehrine bilinçle sahip çıkan kaç şehir ve kaç şehirli var? Muğla'da bunların hepsi mevcut.
İsterseniz şehrin mahallerinden başlayalım dolaşmaya. Saburhane, Emir Bayezıt, Muslihitin, Orhaniye mahalleleri bunlardan bazıları. Saburhaııe mahallesine doğru yürüdüğünüzde, teninizi okşayan bir rüzgar sizi alır birkaç yüzyıl ötesine taşır. Adımlarınız sizi başka bir dünyalara götürür. Eski tarz mimari kucaklar sizi. Hangi yüzyılda yürümekte olduğunuzu şaşırabilirsiniz. Sokaklar kıvrılmaya, daralmaya başlar. İçinize sevinç gibi bir samimiyet doluşur. Birbirine omuz vermiş evler, ılıtıverir insanlığa dair sevecenliği ile misafirlerinin içini. Bahçeler evleri, evler ise insanları bağrına basmıştır. Kapı önünden geçenlere, bahçe kapıları âdeta tebessüm eder. Bu kapılar ilk görenleri biraz şaşırtır. Merak etmenin meyvemsi bir tadı vardır içinizde. Bunlar kuzulu kapılardır: üzerlerinde artık unutulmaya yüz tutan, bir tutam tokmaklarıyla. Kuzulu kapılar, yüzyılların geride bıraktığı zarif bir kültürün parçalarıdır. Kanatlı kocaman kapıların içinde bir kişinin eğilerek girebileceği bir kişilik kapılardır, kuzulu kapılar. Büyük kapının kuzusu, ya da büyük kapının kuzuladığı bir kapı; adını da buradan alır. Kuzulu kapılar, daha eve girmeden doğurmanın büyüsü ve bereketi görebilen, çözebilen kişilere sevinçli bir karşılama sıınuvcrir. İçeri girerken başınızı biraz eğmek durumunda kalırsınız. Baş eğmek alçak gönüllülüğün geleneksel göstergesidir. Çilehane dervişinin bel ve baş eğmesi ile örtiişen bir kültürün kalıntıları, şehrin size verdiği sırlardan biridir.

Kuzulu kapılar üzerindeki, tokmaklar bir çeşit sanat eseri niteliğindedir. Estetik bu yapısıyla evler, daha girişinde sizlere yeni inceliklerin ipuçları verir. Tokmak sesleri, tokmakların kaç vere vurulduğu, hangi tartımda çalındığı sesin şifreleri olarak çözülür, hane halkınca. Her tokmağın bir başka nağmesi, her vuruşun bir başka edası vardır. Kim geldi bilinir, kapı açılmadan. Misafir vuruşu, çocuk vuruşu, evin beyinin vuruşu, hanım vuruşu birbirinden ayrılır. Tokmak sesinden hangi komşunun kapısının çalındığına kadar, birbirini belleyen bir sahiplenme oluşturuver mahalle sakinlerinde. Birbirlerini tokmak seslerine kadar tanıyan komşulukların sırlarıdır bunlar.

Hane halkı ve misafirler kuzulu kapıdan girip çıkarlar. Eskiden kanatlı kapılar, sadece haftada bir açılırmış bütün ihtişamıyla. Haftada birodun toplamak için, yük hayvanları ile çıkılır. Masa Dağı, Kızıldağ ya da. Yılanlı Dağ sırtlarından yakacak odun getirilirmiş.

Muğla evlerinin muhteşemliğini, çatıları, oyma işlemeli ahşap yapıları, bu arada cumbaları ve bacaları tamamlar, evlerin hayatları, hayat verirken sakinlerine ve misafirlerine.

Sonbaharda bu mahalleri gezerseniz, hayatlarına veya pencerelerine asılı biber, patlıcan, bamya gibi çeşit çeşit sebzeleri, baharatlı sucukları, görebilirsiniz. Kilerlerinde kışlık meyveleri asılıdır, kavun gibi, nar gibi. Erişle kesiminde Muğla'da yumurta fiyatları fırlayıverir. Erişteler kurutulur; tarhana çorbaları; biber ve domates salçaları için emekler harcanır evlerde. İllaki bir kıtlık olacak olsa - Allah göstermesin - Muğlalının evinde kendine yetecek birkaç aylık erzakı bulunur.

Saburhane mahallesinin köşe başı fırınları, kanvehaneleri ve güzel insanları, içine girdiğiniz sokakların gerçek olduğunu, yaşamın bütün canlılığı ile devam etliğini fark ettirir sizlere. Saburlıanc adı gizemini, bir zamanlar burada bir hapishane olmasından alır. Hapishaneden daha miişfık bir ad değil nıi. sizce de? Suçluları bile ötelemeden sabırlardileyeıı bir anlayış, bir felsefe.

Saburhaııe Mahallesine yerleşimin ilginç bir öyküsü vardır. İlk gelenler çeşitli yerlere et veya ciğer asarlar, Etin veya ciğerin kokmadığı yere yerleşirler. İşte burası Saburhaııe’dir. Yaz aylarının sıcağında, burada püfür piilîir eser rüzgâr, insanını da diri tutar. Rüzgâr yaşamın ve oaııııı güzelliğini üfler fısıltıyla.

Kıvrılan sokakları dolaşmaya başladığınızda, her bir tarihi ev kendi kendine bir şeyler anlatmaktadır, dikkatle dinlediğiniz zaman duyarsınız. Soldaki sokağa döndüğünüzde, bir Obciediye çeşmesi görürsünüz. Birkaç metre ötede, belediye suyunu ilk kez bulduğuna inanılan Şemşi Aııa’nın yatırı karşılar sizi. Şemsi Ana'ııııı öyküsünü dinlediğinizde suyun Muğla için ne kadar meşakkatle getirildiği öğrenebilirsiniz. Çobandır Şemsi Ana. Keçilerini otlatmaya gider. Günlerden bir gün bir keçisinin sakalım ıslanmış olarak bulur, Ertesi gün ve sonraki gün bu böyle sürer. Bir gün Şemsi Ana keçisinin izini sürer. Keçi, içtiği suyu tekrar ayaklarıyla kapattığı için. Şemsi Ana bulamamıştır suyu. Böylece su bulunur. Suyun bol olmadığı zamanlarda, suyu bulması Şemsi Ana'yı öteki insanlardan farklı kılar. Ululanır. Ermiş olarak kabul görür. Bu çeşmeden su içerken bir fatiha isler sizlerden Şemsi Ana. beni unutmayın, susuzluğu unutmayın dercesine. Keçi mi, o keçiliğiyle kalır. Hani adam adama boşu boşuna “keçi” demezmiş.

Kıvrılan yollarda birer birer selâmlaşırken her bir evle, kendinizi Şahidi'nin mekânında bulabilirsiniz. Şahidi'nin XV. yüzyılda yaşadığı bilinmekledir. Her yerde göremeyeceğiniz bir dergâh, bugün cami olarak karşılar sizi. Caminin iç bölümü günümüzde dc, dervişlerin bir zamanlar halka halinde zikir yaptıkları gibi aynen korunmaktadır. Şahidi'nin çok sayıda olağanüstü öykülerini bu ziyaretler sırasında işitebilir, yüzyıllar sonra bile Muğlalıya nasıl yardımcı olduğunu, kendi mekânını nasıl olağanüstülüklerle koruduğunu öğrenebilirsiniz. Tıpkı Oğuz Kağan gibi, daha bebekken konuşur, mahkemede kadının karşısında şahitlik yapar: “Gedâyem Şâhidî-i Mevleyimeıu / Diyâr-ı Mcııteşe'de Muğlavîyem" der.

Muğla'nın mahallelerini bir bir gezdiğinizde, şehrin en eski hatıralarını bir kez daha yaşayabilirsiniz. Her mahallesinde bir gizem, bir bilgi saklıdır. Emir Bayezıt adı bir kere daha yüzyıllar öncesine XVI. yüzyıla götürür sizleıi. Emir Bayezit'e ail hayat hikâyeleri, bir zamanlar, din adamlarının halkla ne kadar içi içe olduğunu, cıı sıradan işlere, bile nasıl yardımcı olduğunu, sabır ve yol gösterme adına. Muğla’ya bir zamanlar çok şey katığını öğrenebilirsiniz. Şehir adından mahalle adlarına kadar, Muğla'nın kendi kültürel birikimi her bir adımda sizlere güzellikler ve incelikler suııamaya devam eder.

Kurbaıızade Hacı Süleyman Efendi, Hamursuz Dede, Üç Erenler, Ahi Sinan gibi isimler, larilıî derinliklerde Muğla'nın kültürel birikimini oluşturun “diğer isimler” olurlar. Her biri Muğla halkının hafızasında, onlar hakkında anlatılan olağan veya olağanüstü öyküleriyle canlıdırlar.

Perşembe Pazarı artık turist çekmeye başladı. Alış veriş yapanlar bile, onlar için seyirlik bir öğe oluşturmuş durumda. Perşembe Pazarının nasıl bir cazibeye sahip olduğunu yabancı bakışlarla bir kez daha fark edebilirsiniz. Burası üretici pazar yeri olduğu için, yakın uzak çeşit çeşit köylerden yetiştirdikleri tazecik ürünlerle köyden kalkıp gelen Muğlalılarla buluşabilirsiniz. Onlarla alış, veriş yaparken muhabbet etmeyi ihmal etmeyiniz, incinebilirler. Bu sohbetlerde, Muğla, ağzının güzellikleri işitme şansınız olacaktır. İştej böyle bir konuşmayı etrafındakilerle yapan bir çocuğu hayran hayran dinlerken, bir çocuk size; dönüp: “Ne güliipdurun?” derse şaşırmayınız.

Yaşlı kadınların sözlerinin sonu çocuğum diye biter. Toprak analarının sözleri güzellikler üretmeye devam ettiğini, insan olmanın ve< insanlığın keyfine varma şansını yakalayabilirsiniz. Onlar alışverişle birlikte farklı insanlarla görüşebilme fırsatını çok iyi1 değerlendirirler. Sizler bu fırsatı niye, değerlendirmeyesiniz? Her ne arasanızj bulabilirsiniz bu pazarda; ister mevsimlik, meyveler, sebzeler; ister kurutulmuş sebzeler.' Uzak yakın her yerden gelir satıcısı. Alışverişin* güzelliği, satılan sebze ve meyvelerinin tazecik! olmasından çok, satıcılarının insan olma sırrını1 her dem diri tutmalarından kaynaklanır.1 İnsanlığın özünü ve yalınlığını Perşeınbe| Pazarında daha yakından izleyebilirsiniz.

Bir zamanlara kervanların konakladığı hanlar ve kervansarayları görmek islerseniz.! biliniz ki onlarda korunmuştur. Kervan yollarını aramak isterseniz onları bile bulabilirsiniz. Biı" zamanlar han olan Koııakaltı ve Yağcılar Hanları şimdi, kültür sanat ve çarşı olarak hizmet vermekte. Koııakaltı İskender Alper Kültür, Merkezi film çekim mekânı bile oldu., Bahçesinin çiçeklerle karşıladığı onlarca odadan1 ibaret. Yerel yönetimin duyarlı tavırlarının yörej halkıyla örlüştüğü hanlar, sizlere geçmiş om yılların, yüzyılların resitalini sunar. Yağcılar' Hanında yaşlı bir çınar sizi gölgeler. Altında! oturduğunuzda zamanın gizemi ile burun burunaı gelirsiniz. Handan nice insanlar gelip geçmiştir.!

Siz de bunlardan birisinindir artık. Bu hanlar hayatın güzelce yaşamaya layık olduğunu anlatır sizlere.

Bu şehirde hâlâ yetim çocukları çırak olarak alınıp yetiştirildiğini, askere uğurlanıp harçlığının yolladığını ve asker sonrası onlara düğün yaptığını işitebilirsiniz. Evlat gibi sahip çıkılan yetim veya öksüz kuşaklara da. baba duyarlığı gösteren bir anlayışa şahit olabilirsiniz. Halkın toplum adına ortaya koyduğu ferdî duyarlığıdır bu. Çorbada tuzum olsun gayretidir. Kendisinden öte başkaları için, onların geleceği için tasalanan Doğan Usta gibi insanların yüce gönüllüğünün göstergesidir. Her şeyin afişe edildiği bir dünyada, adın ve sanın duyurulması adına hırçın bir rekabetin yaşandığı günümüzde, yapıp ettiklerini kendinde saklayan tevazu sahibi, hayır sahibi insanları bu tevazudan dolayı bulmakla zorlanabilirsiniz. Çünkü iyilikleri ve dostlukların hesabı tutulmaz. Bunlar bir gün binlerinin başına kalkılmaz. Halk terbiyesinin son demlerinin yaşatıldığı bir dünyada. Muğla'da bu türden değerler, öksüzler, yoksular, yaşlılar ve hatta sokak köpekleri için bile günlük yaşamı kolaylaştırır. Hayriye Hanım gibi hayır, kültürel ve sosyal işlere gönlünü bağlamış birini yolda gördüğünüzde yaşamın güzel insanlarla değer bulduğunu fark edersiniz. Bilge bakışlı çok sayıda emekli öğretmeni yetiştirdikleri ve hayata sundukları genç kuşaklarla iftihar eder bir edayla bulursunuz, onlar diğer yandan çocuk bakışları kaybetmeme gayretindedir. Av köpekleri öldüğü için aylarca yas tutan onlardan başka sıcak yuvasında kimseciği olmayan, mahallenin kırk yıllık Neşet Dayısı, vakur bir insanın yaşlı bir çınar gibi yaşama nasıl dört elle sarıldığını, yılların geçmesinin yaşlılık anlamına gelmediğini öğretebilir sizlere. Birkaç hafta birbirine tesadüf etmeyen dostların meraklı arayışlarını yaşamı yaşanır kılmaz mı? İşte bunlar küçük şehrin hayat sırlarından bazılarıdır, insana dair. Arasta'yı görmeyen, ben Muğla'yı gezdim demesin. Şadırvan i ı kiiçiik bir sahanlık ve etrafında tek katlı dükkânlardan oluşan ara sokaklar arastayı oluşturur. Bu sokaklardan bir başka ses, bir başka koku gelir. Burada kalaycılardan son izler bulabilirsiniz.

Eğer birkaç eski kalaylanacak kap kaçağınız varsa, o zaman perşembe pazarını beklemelisiniz. Perşembe günü kalay ve bakır işlerinin merkezi Kavaklıdere ilçesinden gelenler, sizin kalaylarını alır götürür ve ertesi hafta kalaylı bir şekilde getirir. Semercilerden bir tek dükkân da olsa bulabilirsiniz. Semerci ustayı çarşının zamana boyun eğmiş bir dinginlik içinde görebilirsiniz. Demirciler, ayakkabıcılar, terziler, kahveciler, kebapçılar, fırıncılar ve diğerleri, eski mesleklerin canlarını, bedenlerinde taşırcasına onları geleceğe taşımaktadırlar. Ayakkabı tamircileri pek az değildir. Gürbüz Usta çırakları ile bu esnaf içinde belki de en bahtiyarıdır. Öyledir öyle olmasına da, o da, dükkân sahibi olan kalfaları için endişe eder. İş azlığından, onlar adına yakınır. İlk kez ayakkabı tamiri için, dükkâna gelen bir müşteriden tamir parası alınmaz. Gürbüz Usta'ya bir ayakkabı tamir ettirecekseniz, ayakkabıları mutlaka çift götürmelisiniz, tek eş değil. Yoksa kızar.

Küçük dükkânlar büyük bir sırrı saklar gibidir. Bu da zamanın sırrı olsa gerektir. El emekleri işler, kadir kıymetten bu kadar mı düşer, can çekişir? Arastanın esnafı bir vefanın temsilcileri gibidirler. Eski ahilik teşkilatının kırıntılarım, ustalarını, el emeği işlerini vakur bir sabırla, sürdürür haldedirler. Çizmeci Kemal'in ayakkabı ve efe çizmelerinin artık taliplisi yok. Oğlunun hemen karşı dükkânda, hazır imalatla üretilen ayakkabı dükkânı, iki kuşak arasındaki değişimi capcanlı sahneler.

Arasta'da dolaşırsanız Muğla kebabı ve tükürük köftesini mutlaka yemelisiniz. İsterseniz biraz yukarı doğru çıkın akşam saatlerinde sonra. Çimen Dayı'nııı cümbüş eşliğinde Muğla kebabını yiyin. Nedir bu kebabın özelliği derseniz, anlatayım. Oğlak eti sabahtan lirına verilir ve fırında yedi saat kendi halince pişer. Sabır ve zaman damak tadına tat katar. Ormancı türküsünü mutlaka söyler Çimen Dayı. Dayı yetmiş beş yaşındadır ve hayat doludur. Arasta gibi. Arasta içinde veya yaşlı çınarla yıllarını paylaşmış şadırvanın hemen altında köfte yerseniz, böylece Muğla'nın sizinle damak bağları kurulııvcrir. Sonra bir bardak çay içeyim derseniz, işte o zaman seçeneğiniz çoktur. İşte bizim güzel evlerimiz, çay ocakları.

Yrd.Doç.Dr. Mehmet Naci ÖNAL
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:2

Kentlerin Öteki Yüzü-1*

KENTLERİMİZE SALDIRIYORLAR!

Bireysel karamsarlıklarımız çoğu kez “kendimize ait durumların ve hallerin” ifadesi olabilir. Ancak toplumsal bir tablodan söz etmeye başladığımızda modem dünyanın bize dayanak olarak sunduğu veriler ve rakamlar var. Yani nesnel olandan yola çıkarak “iyimser ya da karamsar” tablolar oluşturabiliriz.

Yazının başlığı doğal olarak bu anlamda karamsar bir şeyleri paylaşmanın işaretini taşıyor. Kentsel değerleri, bu değerlerin süreklilik çizgisini oluşturan doğa-tarih ve kültür değerlerini yeni bir heyacanla yorumlayıp koruma politikaları geliştirenler açısından bu başlığın paylaşılması gerektiğine inanıyorum. Tartışmasına da..

Bu sorunun yanıtım artık yaygın olarak biliyoruz. Ancak bu paylaşmada oluşturduğumuz düşünce ve duygu ortamı (fikirlerimiz ve hissiyatımız) ağırlıklı olarak genel bir suçluluk sürecinin sonuçlarını taşıyor. Yani ülkemizin doğa-tarih ve kültür değerlerini çok ihmal etlik, tahrip ettik, önemini bilemedik; bundan sonra bu değerlerimizle ortak yeni bir toplumsal yaşam kuralım gibi..

Bu doğru bir değerlendirme kuşkusuz. İçinde özeleştirimizi de taşıyan, yeni birgelecek kurma isteğimizin ve inadımızın ifadesi. Ancak geleceğe yönelik bir çaba olmakla birlikte, “gelecek” adı altında kurulan yeni dünyanın verilerini ve girdilerini içinde taşımıyor. Niyet olarak taşıyor belki, ancak bilinç olarak henüz paylaşamadık.

Aslında İnsanı Koruyoruz!

“Hoppala” demezseniz bir kaç kavramı hızla paylaşıp asıl konuyu tarıtışmayı deneyeceğim. Bildiğiniz gibi günümüz dünyası çok fazla sayıda ve çok hızlı yeni kavramlar üretiyor. Onları izlemek, anlamak neredeyse olanaksız gibi. Üstelik aynı şeyi, farklı kavramlarla açıklamak da çok yaygın.

Örneğin ; “Küresel dünya”, “modern dünya”, “tüketim toplumları”, “küresel emperyalizm”, “küresel ekonomi”, “uluslariistü pazar” gibi kavramlar bir kaç küçük fark dışında aynı kapıya, içinde yaşadığımız dünyanın pazar ilişkilerine açılıyor...

Ekonomik yaşamın, pazarın niteliklerini belirliyor.

Bu, bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bu ekonomi ve pazar dünyasının temel aktörleri kentlerimizdir. Yani pazar adına olup bilenlerin büyük yüzdesi kentlerimizde olup bitiyor. Kent yöneticileri, kenttaşlar ve yurtseverler olarak en çokbizlcri ilgilendiriyor.

Modern Dünya, herkesin bağlandığı birtüketinı zinciri midir?

Yukarıdaki kavramların bizi ulaştırdığı ilk sonuç şudur. Adı ne olursa olsun kurulmakta olan dünya, sınır tanımayan uluslariistü. hatla ulussuz, yani milli olmayan küresel egemenliği ifade eden bir ekonomik dünyadır.
Yapılan bir araştırma bu dünyanın yaklaşık 700-800 çok büyük şirket tarafından emildiğini gösteriyor. Bu 800 şirketin toplam cirosu, 115 ülkenin yıllık GSMH (Gayri safi milli hasılasından daha büyük. Bu anlamda bu şirketlerin pek çoğunun cirosu Türkiye bütçesinden çok büyük rakamlara ulaşıyor. Yani devletler-üstü şirketler varlığı ile karşı karşıyayız.

Kuşkusuz henüz ulusal ekonomiden söz edebiliriz. Bizim şirketlerimizden, bizim üretimimizden ve ülkemizin toplumsal üretim yeteneğinden... Ancak bu yetenek ve birikimlerin nerelere kaydığını ve bunların kent pazarlarındaki yerlerini de görmek koşuluyla..

Öyleyse yeni dünya düzeninin özellikle ekonomik faaliyetler açısından geliştirdiği ve bizi alıştırdığı yeni oluşumlara kabaea bir göz atalım:

1. Küresel emperyalizm, gündelik ihtiyaçlarımızın sıralamasını değiştiriyor. İhtiyaçları artık zorunluluklarına göre değil, güdülenmemize/ inandırıldığımız yeni yaşama modeline göre sıralıyoruz.
(Örneğin telefon bir haberleşme aracıdır. Günümüzde telefon, özellikle cep telefonu konuşma, yarışma ve sosyal statü belirleme aracı yapılmıştır. Patates ile, paketlenmiş patates jipsini anımsayın.)

2. Küresel emperyalizm, reel bir ekonomik sistemden harami ekonomik sisteme (göstcriınci, statü belirleyen, kişilik vaad edici, baskıcı sisteme) geçmektedir. Ekonomi öğretilerinin belirttiği “ürünün fiziki faydası” neredeyse sorgulanmadan “ürünün statü değeri” satın alınmaktadır ve bu statü değeri reklamlar ve kitle iletişim araçları aracılığı ile iradi olarak ısrarla oluşturulmaktadır.

3. Kitle iletişim araçları bu sistemin işbirlikçileri ve hizmetlileri haline getirilmiştir. Bir yandan iletişim araçları mülkiyeti tekelleşmekte; öte yandan bu tekellerin dev şirketlerle gizi i-açık bütünleşmesi sürmektedir. Bu süreç, imaj bombardımanı altındaki geniş yığınların “doğrıf’yu öğrenebilecekleri açık ve yaygın bilgi iletişimini engellenmektedir.

4. Gelişmişlik ve çağdaşlık verileri, ulusal toplumlar tarafından sindirilmeden, kendi yapısına uygun değişimlere uğramadan birebir kopya edilen kurumlar, biçimler ve giderek kentler ve toplumlar haline getirilmektedir. Örneğin PTT, banka, mağaza gibi kurumlar yakın bir geçmişe kadar Türkiye toplumu için hal-hatır sorulan, iletişim kurulabilen sosyal kuramlardı. Yarattığı geniş işsizlik bir yana, şimdi bunların yerini alan modern (!) kuramlarda kişinin varlığı, sıraya girmek için aldığı “licket/fiş”tcn öte bir anlam taşımıyor. İşyerleri, evler ve kentler insanı dışlayan, sıradanlaştıran ve araçları öne çıkartan bir aynıleşme yaşıyor...

5. Ücretli ve dar gelirli geniş kesimlerden oluşan Türkiye gibi loplumlarda maaş değerlendirilmesi yapılan “ayın ilk günleri” önemli bir toplumsal dinamikti. Ailenin harcama listesini yaptığı, gelir-gider dengesini gözettiği ve gelecek için “tasarruf kalemi” oluşturduğu bu sosyal biitçeleme yönetimi,, yerini “otomatik ödemeli, taksitli” ve “kişisel” banka hesaplarına terk ediyor. Türkiye, tasarruf bir yana, yaratmadığı geleceği, var etmediği ekonomik değerleri harcıyor.

6. Geleneksel ekonomik hayatın değişim aracı olan para yok oluyor. Para yerine kredi kartları/ zincir mağaza ortalığı sarıyor. Bireylerin pazarlık gücü, hesabını denetleme yetisi sıfırlanıyor. Taksit adı altında faizler oluşturuluyor. Arlık özellikle zincir mağazalarda peşin ödeme istenmiyor. Kredi kartları, Türk parasından daha değerli hale getiriliyor. Bütün bunlar, hukuku ve yasası olmayan ilişkiler olarak da başıboş ve egemenlerin belirlediği koşullarla sürüyor. Bu nedenle Türkiye’de kredi karlı faizleri % 120'lere ulaşıyor...

7. Bu düzen sosyal olarak üretici olmayan yeni bir tüketici kitlesi geliştiriyor. 6-14 yaş grubu, çeşitli yöntemlerle doğrudan tüketici haline getiriliyor. Genç kuşakların “ cep harçlığı” kültürü dinamitleniyor, gelirleri ile orantılı olamayan bir harcama dünyası içine itiliyorlar. Eğitimin bir sektör haline getirilmesi ayrıca tartışılabilir ama, cep telefonundan janjanlı, cicili- bicili paketli, kutulu ürünlere,: fast food denilen zincirlerden müzik ürünlerine kadar kadar pek çok alanda bu yaş kümesi doğrudan tüketici. Asıl önemlisi, bu kuşak- “tiretmek değil, tüketmek kutsaldır" nihilizmi içinde büyüyor ve sahipleri de yok!

8. Bu tür küresel emperyalizmin her toplumdaki sosyal verileri ülkemizde de yükseliyor. Eğitim yılı değil belki ama, düzeyi' geriliyor. İşsizlik artıyor, klasik ekonomik ilişkileri temsil eden işyerleri kapanıyor. Uyuşturucu kullanımı, suç oranı artıyor, suç işleme yaşı küçülüyor. Türkiye'de artık iş aramaktan umudunu kesmiş, çalışma yeteneği | olan 14 milyon iradi işsizden söz ediliyor. ı
Ekonomik ilişkilerde artık belirleyici yön, yiizyüze ilişkileri daraltmak pazarlama ve satış faaliyetlerini sanal ortama taşımaktır. Bilgisayar, internet, telefon ve faks gib aygıtların ve sistemlerin görevi de budur. Günümüzde para hem elektronik bir hıza ulaşmıştır, hem de sanallaştırılmıştır. Kredi kartları bir yandan sınıflar arasındaki tüketim hiyerarşisini kaldırıp “tüketimde özgürlük ve eşitlik” sağlarken, diğer yandan kredili-vadeli alışveriş adı altında, yurttaşların henüz üretmedikleri ekonomik değerlerini, kazanmadıkları gelirlerini bir tiir rehin almaktadır. Bireysel anlamda özgürleşen, tüketimde eşitliği yakalayan yurttaşlar, toplumsal anlamda bilinmeyen bir kaosa koşturmaktadırlar.

Nitekim, Türkiye 2004 yılında sadece büyük market, benzin istasyonu ve giyiın- kuşam mağaza zincirlerine, aldıkları ürünlerin ana paraları dışında 10 katrilyon TL faiz ödemiştir. Bu tutar, IMF'den talep edilen borca eşit düzeydedir.

Bu dünyanın ürünü iki plastik kartı iyi tanımamız gerekiyor. Birincisi “kredi kartı”, İkincisi cep telefonlarının “sim kartı”... Her ikisi de “çağdaş gelişmişliğin göstergeleri” ve karşı çıkılması zor üstün teknolojileri nedeniyle kolaylıkları ifade ediyor. Ancak bu kartlar bir kaç olumsuz şeyin de kaynağı ve nedeni. Şimdi rakamların şaşırtıcı diline başvuralım. Böylece gözümüzden ve aklımızdan saklanan “küresel gerçek”in ülkemizdeki gölgelerini görelim. Türkiye'de 2005 yılının Ocak-Şubat ve Mart aylarında kredi kartı kullanımı tablosu:

Kredi kartları ile satın alınan mal ve hizmet toplamı 16.7 katrilyon TL

Bu alışveriş nedeniyle oluşan faiz geliri 6.6 katrilyon TL


Kredi kartı ile yapılan harcamaların sektörlere göre dağılımı ise; Market 3.1 katrilyon
Giyim 1.7 katrilyon
Gıda 0.6 katrilyon
Bilgisayar 1.0 katrilyon
Sağlık 0.6 katrilyon
Hazırkart 1.0 katrilyon (sadece faturasızcep telefon hatları harcaması)
Doğrudan pazarlama 0.7 katrilyon
Araç kira 0.5 katrilyon
Restorant 0.5 katrilyon
Mobilya 0.5 katrilyon
Sigorta 0.5 katrilyon

Görüldüğü gibi, market, giyim, hazırkart ve bilgisayar gibi sektörlere ait “kredi kartı harcamaları” önde koşuyor. Bir yandan bu sektörlerin ne kadar üretici olduklarını ve gelirlerini re el ekonomiye ne kadar döndürdüklerini düşünelim, öte yandan bunların ağırlıklı olarak “zincir mağazalar” halinde örgütlendiklerini de anımsayalım. Yani bu veriler, ülke geneline dağılmış yaygın parckcndccilik sektörünün verileri değil. Dükkan, esnaf, işyeri vb verileri değil. Kentleri var eden çaışı-pazar verileri değil.

Kavga var, hem de ölümüne!

Aslında fark etmesek de ciddi bir kavga var. Her alanda var. Uluslar-iislü lobiler durmuyor, siyaseti ve meclisi etkiliyor, yasalar oluşmuyor. Kavganın özü de şu:

Kentlerimizin d i r 1 i k - d ii z e n 1 i k noktalarından biri olan yaygın perakendeci pazar ilişkileri... Ürctici-kııçük loptancı-esnaf zinciri tehlikede... Modernlik adı altında, yerel yöneticiler bu kavganın özünü anlamadan, kentlerinde büyük törenlerle zincir mağazalar, iş merkezleri açıyor...Bu oluşumlara “kente yatırım” adı altında kolaylıklar sağlıyorlar.

Oysa geleneksel olarak Anadolu kentlerinin sosyal omurgasını, “çarşılar ve arastalar” oluşturur. Küresel emperyalizmin, “modemite" adı altında sunduğu ve halkımızı gerçekten soyduğu ekonomik dinamikleri doğru algılamadan bu kentsel mekanları ve kenltaşları koruyabilir miyiz?

(Önümüzdeki sayıda bu ölümüne kavganın rakamsal vahşetini paylaşmaya, bir anlamda kentlerimizin nasıl çökertilmek islendiğini tartışmaya devam edeceğiz.)

Haşan ÖZGEN Yönetnıen-Yazar 
ÇEKÜL Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi