20 Aralık 2014 Cumartesi

Su Ve Şemsi Ana… Ve “ Boynu Eğri” Zabıta…

Yerel gazetelerin birinde, birkaç ay evvel, bir köşe yazısı okudum. Yazıda; Muğla’ya 16 yy.da suyu ilk getiren Şemseddin efendinin yanı sıra, Değirmen dere suyunu şehre taşıyan Şemsi Ananın çabalarından ve bugünkü mezarından söz ediliyordu…”Şems”Arapça bir isim olup anlamı: (Güneş), ”Şemsî” ise yine Arapça ve (Güneşle ilgili) bir sıfat…

Şemsi Ana’ya bu ismi koyan ailenin; kadirşinas, insan ve insana yapılan hizmetle ilgili değer yargıları yüksek ve o zamanın düzeyli kişilerinden oluştuğunu düşünüyorum…

Bunun için, yazılanlara istinaden şehrin muhtelif mahallerinde 20 kişiyle konuştum ve sordum: (Şemsi Ana kimdir?)
Çok çeşitli yanıtlar aldım…Bir yurttaş:”Ben, Muğla’lı değilim tanımıyorum” derken, diğer bir genç:”Muğla’lı olduğunu, ancak yaşlıları tanımadığını ama anne ve babasının mutlaka tanıyabileceğini”söyledi…

Bir başka Muğlalı genç ise: “ GALİBA TANIYORUM! Ayakkabıcının karşısındaki yere oturur, gelip geçenden para ister” dediğinde (Muğla ağzıyla) “Tüh sene gılıgsız tamışa!…” diyesim geldi…

Yurttaşlarımızdan dokuzu soruya doğru yanıt verirken,diğer Muğla kökenlilerin “Şemsi Ana”ismini ilk kez duyması beni şaşırtmadı!…

Gazetedeki yazının can alıcı pragrafında ise; gelişen şehrin sokakları yeniden düzenlenirken, yolun “Şemsi Ana”nın kabrine dayandığı,bu sırada dozeri kullanan operatörün korku ve tedirginlik nedeniyle zabıta amirine ne yapacağını sorduğu, aldığı yanıtın: “…sür dozeri yık mezarı …”şeklinde tezahür ettiği ,zabıta amiri bu emri verdikten hemen sonra, mezara baktığı ve tam bu sırada boynunun tutulduğu bu nedenle adının “Boynu eğri” olarak kaldığı açıklanmaktaydı….

Önce şu hususu belirtmek isterim! Şemsi ananın bulunduğu dar sokaklar bu güne kadar dozer görmemiştir bu bir. Çok iyi hatırlamamakla birlikte, belediyenin eski yıllardaki araç parkında dozer yoktu iki ve sokakla öpüşen konut mülkiyet sınırları eski olup, bugün bile değiştirilmemiştir bu da üç…

Yazıda “Boynu eğri” olarak söz edilen memurun adı: Muhammet, soyadı: Kahvecioğlu’dur. Ve zabıta kadrosunda görev yapmış kazan dibi yerli Muğla yurttaşıdır. Boynunun tutulması ve o haliyle kalmasının ise çok ayrı bir nedeni vardır!..

Eskiden, şehrin mezbahası yayladaki “Vakıflar”mevkiindeyken, kesilen hayvanlar her sabah zabıta denetiminden geçtikten sonra, atların çektiği kapalı araba ve zabıta refakâtinde şehre getirilip kasaplara dağıtılırdı…

Bir seferinde, zabıta Muhammet Kahvecioğlunun yaptığı denetim sonunda, şehre hareket eden araba yolda giderken, hayvanların ürkmesi sonucu kaza geçirir ve devrilir. Aynı arabayla şehre dönen ve arabadan düşen Kahvecioğlunun boynu, tekerlek altında kalır… Kazadan hemen sonra hastaneye intikal ettirilen zabıta, rahatsızlığın önemine binaen tedavi için daha sonra İstanbul’a götürülür…

İstanbuldaki tedavi süreci devam ederken, memleket hasretinden ötürü bir ara İstanbul’dan Muğla’ya gelen Kahvecioğlu, birkaç gün sonra arkadaşlarıyla sohbet için yaylaya gider. Yaylada otururken; o yıllarda Muğla yerli yurttaşının yakınen tanıdığı, asıl mesleği semercilik olan ama elinin; kırık çıkık, burkulma gibi durumlarda yetkin olduğu bilinen kişi, Muhammet Kahvecioğlu’na: “Rahatsızlığını tedavi edebileceğini, bu nedenle işe masajla başlamak istediğini” söyleyince, Kahvecioğlu tanıdığı bu şahsın teklifine; belki çare olabilir düşüncesiyle peki der…

Masajla başlatılan ve uzun süre ovuşturulan boyun sonunda uygulamadan bir yarar görmez; görmediği gibi sürdürülen tıbbi tedaviyi de akamete uğratır ve boynun yeniden yana dönük şekilde tutulmasına neden olur ki, bir daha düzelmez …Öyle kalır…

İşte:”…sür dozeri yık mezarı.” demek suretiyle; Şemsi Ana’nın hışmına uğradığı ve bu nedenle boynu tutulduğu hikâye edilen zabıta Muhammet Kahvecioğlu’nun rahatsızlığının gerçek nedeni budur…Bugün yaşasaydı gelişen tıp teknolôjisi, rahatsızlığı tedavi edip,boynun eski şekline dönüşmesini gerçekleştirirdi…

[Bedri Özer, Muğla Yenigün Gazetesi, 12 Kasım 2012]

Bir Ramazan yazısı daha…

Muğla her bakımdan zengin bir yer…

Orman ürünleri. su ürünleri, arı ürünleri, tarım ürünleri, narenciye, zeytin ürünleri yönünden Muğla kadar varsıl bir başka il var mı?

Muğla eğitim kurumları ve eğitilmiş insan kaynakları ile de varsıl.
Muğla’nın delisi de divanesi de çoktur.

Muğla, erenleri evliyaları ile de varsıldır.

Bunca varsıllığın içinde yoksul ararsanız, o da Muğlalıdır!

Eren, evliya denildi mi “cinsiyet” olarak akla hemen erkek gelir.

Oysa kadın erenlerimiz, evliyalarımız da vardır.

Muğla bu yönden de varsıldır.

Bilinen iki kadın erenimiz var: Marmaris’te Sarı Ana, Muğla merkezde Şemsi Ana…

Şemsi Ana, Muğla’ya ilk su getiren “zat” olarak bu mertebeye gelmiştir.
Sarı Ana ile ilgili rivayet çok. Kerametlidir. Kanuni’nin Rodos seferinde, Sarı Ana’nın koca orduyu bir tek ineğinin sütü ile beslediği söylenir.

Sarı Ana’nın “Alevi” olduğunu, 2. Mahmut zamanı’nda türbeden Alevilik ile ilgili emarelerin kaldırıldığı ve türbe yanına bir cami yaptırıldığını savunanlarda var.

Alevi, Bektaşi, Mevlevi, Sufi ne fark eder…

Muğla merkezde Hamursuz Dağı’ndaki Hamursuz Dede Türbesi’nin “açık kilise” olduğunu savunanlar olduğu gibi, Hamursuz Dede’nin “Yahudi” olduğunu öne sürenlerde vardır. Ama ne fark eder ki, hepsi de bizim insanlarımızın dedesi, anası, ereni, evliyası… Bu günlerde hepsi de ziyaretçi akınına uğruyorlar. Umut, “Memedin ekmeği”…

Umutsuz yaşanmıyor. Elbette veren de Allah, alan da… Ama, eren, evliya ziyaretleri insanları rahatlatıp, yüreklerindeki sevgiyi, yaşamlarındaki umudu yeşertiyorsa kime ne zararı olabilir ki…

Yazımın başında “Bunca varsıllığın içinde yoksul ararsanız, o da Muğlalıdır!” dedim.

Muğlalıların “Varsıl Muğla’nın yoksul bekçileri” oldukları hep söylenmiştir. Bu ekonomik anlamda bir söylemdir. Oysa Türk-İslam Kültürünün bütün izlerinin bulunduğu Muğla’da, Muğlalı bunca erenin, evliyanın varlığı içinde “manevi” yönden de yoksuldur!…

Ramazan’dan Ramazan’a ve başımız sıkıştığında aklımıza gelen erenlerimize ne kadar sahip çıkıyoruz? En çok bilinen ve en çok ziyaret ettiğimiz, medet umduğumuz Şahidi Eren’i tanıyor muyuz? Mevlevi olduğunu biliyor muyuz? Adını Şahidi Eren’den alan Şahidi Camii’inin “başka camilerde görülmeyen” orta yerindeki yuvarlak alanın ne işe yaradığını sorguladınız mı?

Turgutreis (Zeybek Sineması) Caddesi’nın sonunda Karakolun karşısındaki caminin adını eskiden emniyetin yerinde olan Kurbanzâde Medresesi’nden aldığını bilmiyor ve caminin avlusundaki türbenin Kurbanzade Türbesi olduğunu biliyor olabilirsiniz; ama Turgutreis Caddesi’ni Recai Güreli Caddesi’ne bağlayan sokakta, Emirbeyazıt Mahallesi’ne adını veren Şeyh Emirbeyazıt Türbesi’nin farkında mısınız?

Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Namık Açıkgöz’ün, Üç Erenler Türbesi'nin ayağa kaldırılması için bir ağlamadığı kaldı. Elbette orada bir konservasyon yapıldı ama, restorasyon da değil, restriksiyon (yeniden tıpkı yapımı) yapılamaz mı? Bayrami Sufi geleneğinin önemli kişileri arasında bulunan Üç Erenler`in Muğla için önemli bir yere sahip olduğunun altını çizen Açıkgöz “En büyük kayıplarımızdan birisi, burasının kitabesidir. Bir binanın kimliği ve nüfus kağıdı kitabelerdir. Ali Rıza Hakses`in 1941 yılında yazılan ama basılmayan kitabında, binaların kimliği ve kimlerin kaldığı anlatılıyor. Maalesef 1994 yılında buraya geldiğimde o kitabı bulamadım.” diyor. Nasıl kitabeler yapıların nüfus kağıdı ise tarihi yapılar, mezar taşları ve türbeler de bir şehrin nüfus kağıdı değil mi?!!

Size bir soru daha; Muğla’daki evliyaların evliyası Şahidi’den adını alan caminin bir sokak ötesinde Şahidi’nin evinin olduğunu bilen var mı? Ev kaderine terk edilmiş. Muğla Belediyesi, şehrin önemli yapılarını restore edip, Muğla yaşamına kazandırdı. Acaba diyorum o evlerin arasına; Muğla’nın kültürel, sosyal yaşamına Şahidi’nin ve hatta Şemsi Ana’nın evlerini de katmak zor mudur?


Özcan Özgür, Hamle Gazetesi

İsmet Çatak

Şehrimizde Tekel kavşağından Orhaniye mahallesine uzanan caddenin ismi İsmet Çatak'tır. Caddeye ismini veren İsmet Çatak'ın kim olduğunu eminim çoğu hemşehrimiz bilmez. Kendisi Muğlalı olmasa da adı Muğla ile bütünleşmiş olan İsmet Çatak bir hava şehididir.

15 Nisan 1947 yılında Turhal'da doğan İsmet Çatak, ilkokulu ilçesinde orta öğrenimini Tokat'ta tamamlayarak 1964 yılında Hava Harp Okuluna girmiş, 1966 yılında bu okuldan mezun olmuştur.

1966'da asteğmen olarak göreve başlamış, 28 Şubat 1967 yılında teğmen rütbesini almıştır. Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra 21 Şubat 1968 tarihinde, Çiğli'deki 2. Ana Jet Üssünden T-33 uçağı ile eğitim uçuşu için havalanmış, Muğla üzerindeyken uçağı arızalanak düşmüş ve şehit olmuştur.

Mezarı Tokat şehir mezarlığındadır.

Eski Muğla, Saburhane Mahallesi’nde yaşıyor

Kiraz, erik ağaçlarının yükseldiği serin avluları, mozaik kaplı girişleri, ahşap oymalı pencereleriyle bir eski zaman mahallesi Saburhane. Muğla merkezinde, Asar Dağı’nın güney eteklerinde. Sadece meraklı gezginler ve mimari öğrencileri biliyor bu gizli mahalleyi.

Saburhane Mahallesi, kentin doğusuna düşüyor. Ulaşmak için öncelikle şehir merkezindeki Arasta Çarşısı’nı bulup, hemen yukarısındaki elektrik santraline doğru yürüyeceksiniz. Saburhane, Asar Dağı’nın güney eteklerinde, bu santralin üstündeki alana kurulmuş. İki katlı beyaz kireç boyalı evlerin sıralandığı sokakları, ikindi serinliğinde kapı önünde neşeli sohbete koyulan kadınları, arastalarındaki eski küçük dükkanlarıyla sizi geçmiş yüzyıllara götürüyor.

1923 yılına kadar Rumlar ve Türkler bu mahallede birlikte yaşamış. Mübadelede Yunanistan’a giden Rumların ardından, Türk mahallesi haline gelen Saburhane’de evlerin tamamı kentsel sit alanı olarak korunmaya alınmış.

Eski mahalleye açılan davetkar sokaklara girmeden önce, Akdeniz’in yakıcı sıcağından kaçıp serin bir nefes almak isterseniz, meydanın hemen ortasında, sağlı sollu asmalarla çevrilmiş kahvehanelere uğrayın. Akdeniz usulü adaçayı için. Biz de bu kahvehanelerden birinde soluklandıktan sonra mahalleyi keşfe çıkıyoruz...

KUZULU KAPILAR AVLUYA AÇILIYOR

Bölgedeki ilk yerleşim MÖ 3000’lerde, Doğu Yunanistan ile Batı Anadolu kıyıları arasındaki karşılıklı göçler sırasında kuruluyor. Akhalar, Karya ve İoniya kıyılarında birçok koloni kenti oluşturuyor. Ancak, MÖ 546’da Persler bu kentleri ele geçiriyor. Sonraları İskender’in egemenliğine giren bölge, Rodos Krallığı ve Doğu Roma sınırları içinde kalıyor. Türkler’in eline geçmesi ise 1261 yılından sonra Menteşoğulları dönemine rastlıyor. Osmanlılar zamanında nüfusu Müslüman Türkler ve Rum azınlık oluşturuyor. O zamanlarda Rumlar değirmencilik, dülgerlik, fırıncılık, hamamcılık ve terzilik yaparken, Müslümanlar tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor.

Mahalledeki evlerin yaklaşık yüzde 70’i metruk halde. Bir kısmı sahipleri tarafından onarılmış. Beyaz kireçle giydirilmiş evlerin arasında dolaşmaya başlayınca girişlerine takılıyor gözümüz. Biri diğerine benzemeyen bu büyük kanatlı ahşap kapıların içinde, insanların girip çıkabileceği daha küçük bir kapı var. Geniş iki kanatlı, avlu duvarının yüksekliğiyle orantılı “Kuzulu kapı”ların çoğunun üzerinde iki tarafa meyilli, kiremit örtülü, ahşap birer çatı bulunuyor. Bu büyük kapıların ardında saklanan iç avlularda ise ayva, erik, kiraz ağaçları ve çiçekler sıralanıyor. Saburhane’nin misafirperver kadınları sayesinde evlerin iç kısımlarını görme şansını yakaladığımızda, ahşap pencere, merdiven ve döşemelerdeki el işi desenleri tek tek keşfediyoruz. Ününü daha önceden duyduğumuz Hafize Teyze’nin evine de uğruyoruz. Topaltı 1 Numaralı Çıkmazı’ndaki evin sahibi Hafize Kaşıkara, altı yıl önce vefat etmiş. Evi bakımsızlıktan biraz yıpranmış olsa da güzelliğini koruyor. Çakıl, mozaik ve kayrak taş döşeli bir avludan geçilerek giriliyor yapıya. Belediye tarafından koruma altına alınmış. Evdeki ahşap kokusu, işlemeli döşemeler, oymalı tavan süslemeleri geçmişin dünyasından güzellikler taşıyor bugüne. Belli ki Hafize Teyze hayatını, duygularını işlemiş bu eve.

BACALAR 52 KİREMİTLİ
Mahallenin sokakları, dar sokaklara çıkarken, her ev zamana tanıklık ediyor. Çift taraflı merdivenle girilen bir evin önünde soluklanıyoruz. Tıpkı evler gibi çocuklar da zamanın yavaş ilerleyişine ayak uydurmuş; beş taş oynuyorlar. Yörenin evlerinin çatılarını süsleyen bacaların da ilginç bir özelliği var: Muğla’ya özgü şekilde, 52 yöresel kiremitten yapılmışlar. Simgesel özelliğinden dolayı, belediye bu bacaları amblemine taşımış.

Saburhane Mahallesi’nin, Yukarı Mahalle denilen kısmına geçmeden evvel midemizin sesine kulak vererek açlığımızı gidermeye karar veriyoruz. Sokaklardan Arasta’ya doğru inince bir çok dükkanın yer aldığı şadırvana ulaşmak mümkün. Yöresel yemekleri bulabileceğiniz küçük lokantalar var bu çarşıda... Girdiğimiz küçük lokantada yediğim börülcenin tadı hala damağımda... Muğla’ya gelip de ciğer sarma, keşkek, tarator ve büryan kebabı yemeden dönmek olmaz. Otlu yemekleri sevenler için yörede bolca çeşit mevcut. Tatlı denilince sizin için akan sular duruyorsa, Muğla’nın “çıtırmık” adı verilen irmik helvasını çok seveceksiniz.

Arasta’nın eski dükkanları, zanaatkarlarını birer birer yitirse de zamana karşı direniyor. Semer, demir, kalay ustaları bu çarşıda adeta zamanı durduruyor elbirliğiyle. Yöresel yemek ziyafetinden hemen sonra, yukarı mahalleye doğru çıkmadan önce, Saburhane Mahallesi’ndeki kahvehanelerden birinde asma ağaçlarının altında kahvemizi yudumluyoruz. Ardından bu keyifli geziyi, günbatımında Yukarı Mahalle’den kuşbakışı Saburhane’ye Muğla’ya bakarak uğurluyoruz.

Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki, 29 Haziran 2009

Muğla Karabağlar Yaylası ve Tarihi Kır Kahveleri

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte sıcakların etkisiyle haftasonu planlarımızdaki deniz, kum, güneş ve bol yürüyüş üçlemesine şimdilik veda edip daha serin yerlere kaçamak yapmayı tercih eder olduk. Sıcakların üzerimizdeki etkisini azaltmak için gezilerimizi akşam serinliğine bırakmak durumunda olduğumuzdan yakın yerlere gitmek şimdilik bizim için ön planda. Birkaç yıldır iş yeri arkadaşlarımdan Muğlada yaşayan Erol bey Muğla kent yazımda çok eksikler olduğu konusunda beni eleştirip bu eksikliği gidermek için görmem ve yazmam gereken yerler diye yapmış olduğu listede Karabağlar Yaylası ilk sırada yer aldığından, hem bir yayla görelim hem Süpüroğlu ve Keyf Oturağı tesislerinde Meşhur Muğla yemeklerinden bulabilirsek iftarımızı yapalım istedik.

Yayla demişken aklınıza yine dağlara tırmanacağız, yemyeşil ovalarda dolaşacağınız gelmesin. Yemyeşil ovalar elbette ki var ama beni çok şaşırtan bir şekilde Karabağlar Yaylası Muğla ile aynı seviyede. Yani deniz seviyesinden sadece 650 mt. yüksekte. Hatta bana Muğladan daha aşağıda gibi geldi ki yanılmamışım rakımı 40-50 mt. Daha aşağıda. Genelde kışı kentte geçirenler yaz gelince “Yaylaya çıkalım” derler ya Muğlalılar “Yaylaya inelim” demelerinin altında bu sebep yatıyormuş demek ki. Merak edip araştırdığımda eski dönemlerde Karabağlar'a yayla denilmesi Gökova Körfezinden daha yüksekte olmasından kaynaklandığını okudum.





Muğlanın içinden yaklaşık üç kilometre civarında yol gittik ve birden kendimizi Karabağlar Yaylası girişinde yol ayrımında bulduk. Aynı hizada olsa bile ben yine bir dağ aşarız dağın eteklerinde buluruz sanıyordum ama onda da yanıldım. Muğlaya yolu düşen arkadaşlar mezarlık yolundan düz devam edin birkaç dakika sonra kendinizi yaylada bulacaksınız. Bu kadar şehirle iç içe bir yer anlayacağınız. Girişte Muğla Belediyesinin koymuş olduğu bu yaylada gezmek istiyorsan neler görebiliriz tabelası doğrusu gerçekten çok yararlı . Harita ve tarihi mekanların isimleri yazıyor. Bu mekanlar ise daha ziyade kahvelerden oluşuyor. Bizde merak ettik bu kahveleri ve gelmişken Karabağlar yaylasını keşfedelim dedik.





Gezimize sol taraftaki yoldan giriş yaparak başladık. Güzel ağaçlıklı yollarda ilerlerken karşımıza Afife Kuyusu çıktı. Muğlanın 1800’lü yıllarında belediye başkanlığı yapmış ailelerine mensup Afife Hanım, kuyuyu 18. yy. da evinin yanında kazdırmış ve başına da bir çınar diktirmiş. Böylece Keyfoturağı ve Süpüroğlu güzergahından gelip geçenlerin dinleneceği ve suyundan yararlanacağı bir kuyuya ve gölgeliğe kavuşmuş olmuş. Muhtemelen o tarihlerde Muğladan yaylalarındaki yerlerine gelenler bizim gibi beş dakikada arabayla değil at eşek sırtında yavaş yavaş geldiğinden böyle bir kuyu başı dinlenme noktasına dua etmişlerdir. Kuyunun içindeki taş örgüsü Karabağların eski dokusuna uygun olarak Rum stili yapılmış ama ben bu kuyunun neresi eski dokulu anlayamadım. Yepyeni bir kuyu gibi geldi. Annemin Marmara Adasındaki bahçesinde bulunan Rumlardan kalma kuyu aynen orjinalliğini koruyor. Hiç alakaları yok.

Karabağlar yaylası Muğlalıların yaz aylarını geçirdikleri yer. Aynı seviyede olmalarına rağmen ne hikmetse Muğla sıcaktan yanarken burası üfür üfür esiyor. Burası eskiden kentin tarım faaliyetlerinin yapıldığı alan. İnsanlar yazı yaylada serin serin geçirip bütün kışlıklarını sebze kurularını, konservelerini, salça, tarhana, sucuk, kavurma, makarna ve pekmezlerini hazırlıyorlar.

Karabağlılar sanırım Evliya Çelebinin buraya gelmiş olmasından ve Seyahatnamesinde bahsetmesinden çok gurur duyuyorlar olmalılar ki çocuktan yaşlıya kimle konuşursanız araya bunun sıkıştırıveriyor. 1671 yılında Muğla’ya gelen Evliya Çelebi Karabağlar Yaylasını görmüş ve yaylanın 11 bin bağdan oluştuğunu, yaz günleri sekiz ay boyunca Muğla ve Ula şehri halkının burada kaldığını belirtmiş. Evliya Çelebi’ye göre burasının Osmanlı ülkesinde bir benzeri yok. Ne Malatya’nın Aspuzu’su ne de Konya’nın Meram’ı ile karşılaştırılabilir. Engür, karaağaç, çınar, meşe, ergavan ağaçları yüksek verimli üzüm bağları vardır. Karabağlar’ın yollarına giren kişi bir ağaç deryasında kaybolup yolunu bulamaz bağ yollarına güneş ışığı bile giremezmiş.








Afife kuyusunu geçip biraz ilerleyince karşımıza Berberler kahvesi çıkıyor. Ama burası kendi halinde bırakılmış üzerindede satılık lokanta yazan bir yer. Bahçesinde 4 tane anıtsal çınar ağacı, su kuyusu, mescidi ile ayakta duran bir kahve. En azından içini gezebilmeyi isterdim. Bahçesini ot bürümüş biraz tadilat istesede burası çok güzel değerlendirilebilir.








Berberler kahvesini geçip ağaçlıklı yollarda etrafımızı seyrede seyrede yolumuza devam ediyoruz. Birden karşımıza Keyfoturağı kahvesi geliyor. Burası belediye tarafından Berberler kahvesinden farklı olarak aslına uygun restore edilmiş ve dinlenme yeri, lokanta olarak kullanıma açılmış.

1871 yılında yapılmış kahve, Mescid, kahve ve lokantadan oluşuyor. İçinde 10 tane 700-800 yaşlarında anıtsal çınar ağacı, iki tane de eskiden kalma kuyu var. Böylesine güzel tarihi bir doku içinde gayet güzel olmuş çok beğendim. Bizi kapıdan görür görmez iki kişi içeri davet etti. Yemeğı iftara yiyeceğimizi sadece baktığımızı söylediğimizde de olsun içeriden daha yakından bakın biraz gölgede oturalım diye davetlerini yenilediler.

Karabağlar yaylası içindeki kahve anlayışı diğer şehirlerimizden biraz farklı. Hani bildiğimiz kıraathane olarak bakmayın bu kahvelere. Burada yenilip içilir, düğün dernek gibi toplantılarda buralarda yapılırmış. Her kahvenin yanında su kuyusu, fırın, bakkal, kasap gibi dükkanlar olurmuş ve mutlaka her kahvenin bir de mescidi bulunurmuş. Kahveler Karabağların kültürel yapısını oluşturan yerler olmuş. Çünkü kışı kentlerde geçiren yayla halkı yazın bu kahvelerden zamanı geçiriyor ve bütün etkinliklerini de bu kahvelerin etrafında yaparlarmış. Karabağlarda 30 a yakın tarihi kahve olduğunu söylediler.

Bu Yayla Kahvelerinde yaz aylarında, kurulan pazarlara Muğla’dan gelen berber, ayakkabı tamircisi, nalbant, dondurmacı, macuncu gibi esnaflar hizmet vererek sosyal hayata canlılık katmışlar. Zamanında ortaoyunları, güreşler bile düzenlenmiş. Her mahallenin kahvesi o mahallenin can damarı olmuş aslında.








Bu kahvenin sadece mescidi diğer kahvelerden farklı olarak ahşap tavanlıymış. Hala işlevini koruyor ve kullanılıyor. İlerleyen saatlerde anlıyoruz ki mescidler içinde tek işlevini koruyan bu. Ama ikindi saati ezan okunurken iki ezan sesi vardı. Sanırım arada kaçırdığımız bir tane vardı.











Keyf oturağından yola devam ettiğimizde Vakıf kahvesi tabelasını görüp içeri girdik. Aslında çok güzel tadilata uygun ayakta kalmış bir kahve ama restore görmemiş bir şekilde öylece bekliyordu. Keyfoturağı gibi burasıda açık olsaydı harika olurdu. Aslına bakarsanız ben buraya bayıldım. O asırlık Çınarların gölgesinde tahta masa sandalyeler olacak onlarda oturup çayımı kahvemi yudumlayacağım. Üfür üfür. Burası Karabağlar'ın en çok esinti alan kahvesiymiş ve Muğla'nın en büyük Kavaklarının (Çınarlarının) bulunduğu yermiş.











Pek çok yerde sokaklar çok dar ve adeta labirent gibi.. Resmen yolumuzu kaybedip durduk. Ağaçlar gökyüzünü göstermeyecekmiş gibi yollarda koridor oluşturmuş. Tünel gibi yollarda ilerleyip durduk. Muğla evleri gibi burada da evlerin sokağa cephesi yok, yüksek duvarlarla çevrili. Bu yüzden de dar geçişli daracık sokaklar genellikle oldukça dar. Köylülerle konuşurken değişik kelimeler kulağıma çalındı. "Kesik, irim" gibi kelimeler yol tariflerinde çokca karşımıza çıkıyor. Yurtları (evleri, tarlaları) birbirinden ayıran, yayla yollarını oluşturan doğal, yani topraktan oluşmuş bunun üstünü örten ağaçlar, çalı gruplarından oluşan doğal çitlere "kesik" diyorlar. İki yanında kesik bulunan ve kesikler boyunca yükselen ağaç ve çalıların üstünü örttüğü, yaya ve araç geçişine en çok 1,5 - 2 metre genişliğinde olan doğal yollara da "irim" diyorlar. Yukarıdaki fotoğraflarda irim ve kesikler bol bol görünüyor.





Vakıf kahvesinden geri dönmeyip o daracık sokaklarda devam edelim dedik. Git git nereye gittiğimiz belli olmadan ilerledik. Sadece bir arabanın yol alabileceği daracık ara sokaklarda bir sağa bir sola yol aldık. Sokaklarda kimsecikler yok. En sonunda Elmalı Kahve yazan bir tabelaya rastladık. Allah allah nasıl becerdiysek bu sokaklarda gezerken Karabağlar girişinde sol yoldan girdiğimiz güzergahın sağ tarafına geçmişiz. Çünkü girişteki haritaya göre öbür yoldan girdiğimizde Elmalı Kahvesini görmeliydik. Etrafımıza baktığımızda ben kahve falan göremedim. Nerede bu kahve derken Göksel bir yıkıntı gösterdi. Burası olmalı!!!

Kahve mi, mescit mi bu derken en sonunda karşıdan gelen bir adam gördük. Sağolusun etraflarda normalde kimsecikler görmediğimiz için danışacağımız birini görmek bizi çok mutlu etti. Doğru Elmalı Kahvenin mescidi bu yıkıntıymış. Kahvede karşısındaki duvarlar arkasındaymış bir zamanlar. Ama onu yıkmışlar ve yerine ev yapmış amcamlar. Pek bir moralim bozuldu. Mescid ise böyle otların arasında terkedilmiş bir halde son can çekişmelerini yaşıyor.

Labirent gibi yollarda kaybolduğumuz belli olunca iyi bir yol tarifi aldık. Ahh ah! dedi siz eskiden görecektiniz burayı. Buralarda asıl Karaağaç dedikleri bir ağaç çeşidi varmış. Karaağaçlar mantar hastalığına yakalanmış yok olmuşlar. Onlar ne gölge yaparlarmış göğü kaplarlarmış. Şimdi Çıtlık dedikleri ağaçlar her yanı sarmış. Öyle güzel gölge yapmıyorlarmış.





Bulunduğumuz yerden tekrar geri dönüp Vakıf kahvesinden yukarı doğru devam edip Süpüroğlu Kahvesine ulaştık. Burası Keyfoturağı gibi restore edilmiş ama özel işletme olarak varlığını sürdürüyor. Biz kapıdan bakarken yanımıza bir bayan geldi hemen. Burası dedelerininmiş. Girişteki bina asıl kahve olup yanındaki ise dedelerinin o zamanlar kalmak için kullandıkları iki gözlü odalarmış. Bu ikisini restore etmişler. Lokanta bölümü ise sonradan eklenmiş bir alan.











Baktım kadın pek muhabbetçi değil biraz oturalım dinlenelim diye "çay kahve içebilirmiyiz" dedik. Siz geçin ilgilenir arkadaşlar diye suratsız kadın kendi başından gönderdi. Şu an kullanılan lokanta bölümünün bahçesine yönlendirdi bizi. Pek güzel pek serindi. Göksel oruçlu olduğundan ben etrafa bakınayım deyip dolaşırken, ben oturdum düşen kan şekerimi (kendisi sürekli 50'lerde gezerler) kendine getireyim istedim ama yanıma ne gelen var ne giden. Bu arada yemek yemeğe gelen müşterilerle bir güzel ilgileniliyor ama benim masama uğrayan yok. Artık gözlerim kararmaya başladığında epey bir beklemiştim en sonunda dayanamayıp bir garsonu çağırdım. "Yemek yemeyeceğimi düşündüğünüz için mi ilgilenmiyorsunuz" dedim. İftar saatine kadar kan şekerimi yükseltsin diye çay ve sigara böreği istedim. Ben beklerken Göksel geldi ama aradan epey bir zaman geçtiği halde hala bana çayım bile gelmedi. Sinirlendim ve beklemeden söylene söylene kalktım. Kesin olan bir şey var zaten Karabağlar yaylasında toplam iki tane restore edilmiş yer var. Süpüroğlu ve Keyfoturağı.. Akşam yemeğini ikisinden birinde yememiz gerekiyor. Kesinlikle Süpüroğlu bir daha adım atacağım bir yer değil. Arada korkunç bir ilgi alaka ve en önemlisi de güleryüz eksikliği var. Şurasında o anda yemeyecek olsak bile iki saat sonra yemeğe geleceğimiz yer olduğu halde ilgisizliklerinden ve suratsızlıklarından kimseye önermem. Kapısından bakın ve çıkın derim.




















Biz Süpüroğlu yolundan yukarı doğru gitmeye devam edince sanırım artık Karabağlardan çıkmış olduk çünkü Ortaköy diye bir yere geldik. Ortaköy tam bir köy havasında bulunan meydanında bakkalı, kahveleri ile şirin bir yer. Tarihi kahveleri bulacağız diye yanlışlıkla gitmiş olsak da kendi halindeki havası hoşuma gitti. Duvar diplerinde gölgeye sığınmış sohbet eden yaşlıları, kahvelerde oturup iftara kadar zaman geçiren erkekleri, sanırım yabancıya alışık değiller ki kimin yanından geçsem merakla bakıp hoşgeldin kızım diyen insanları ile pek sıcak kanlıydılar. Bahçelerinde yaktıkları ateşlerden iftar yemeklerinin havayı dolduran kokuları ile tam bir köy havası vardı.





Ortaköyden tekrar yaylaya dönüş için aynı geldiğimiz yolu dümdüz geri dönüp Keyfoturağına geri geldik. Bu sefer köşede tabelasını gördüğümüz Ayvalı Kahve ve Tozlu Kahveyi işaret eden sol taraftaki yola girdik. Az gittik uz gittik derler ya aynen öyle köy evlerinin yine daracık yolların arasından ilerledik.





Tam vazgeçip dönmek üzereydik Ayvalı Kahve tabelasıyla karşılaştık. Çok şükür deyip etrafımıza baktık ama yine kahve namına bir şey yok. Büyük ulu bir çınar ağacının altında oturup yolun iki tarafındaki tel örgü ve duvarla çevrili evleri inceledim. Bunlardan biri kesin Ayvalı Kahve. Tabela da yazana göre biri yazlık biri kışlık iki kahve binası ve bir mescidden oluşuyor ve 1992 yılından beri de konut olarak kullanılıyormuş. Muhtemelen bu fotoğraftaki ev çünkü bir kaç metre yanında yine restore görmüş küçük bir bina vardı. Eh şansımıza küsmeyelim hiç olmazsa bu tarihi binayı kendi haline terk etmeyip konut olarak ayakta tutmuşlar diye seviniyoruz. Ama boşu boşuna geldik bunca yolu. Öyle tel örgü dışından baktık durduk. Bahçesinde de ayva ağacı göremedim. Bu kahvelerin isimleri nereden geliyor kimse birşey anlatmadı bana.





Bari yola devam edip Tozlu kahveyi bulmak için ilerliyoruz ilerliyoruz ve kendimizi Muğlanın sanırım arka taraflarında bir yerlerde yola çıkmış buluyoruz. Şaka gibi diyorum kendi kendime. Labirent yolları ile bu Karabağlar bizi kendi içinden atıp atıp duruyor. Tozlu kahve nerede kaldı anlamadık. Bu sefer geri dönmeden tekrar Muğla içine girip yeniden başlangıç noktamıza dönüyoruz. Nasılsa orada yol ikiye ayrılıyordu biz sol tarafı bitirdik bari sağ taraftaki yola girip birde o tarafı keşfedelim diyoruz.








Fazla gitmemize gerek kalmadan ilk molamızı büyük bir çınar ağacı altında veriyoruz. Buraya MuğlalılarAllan Kavağı yani "Allah’ın kavağı" diyorlar. Bakmayın siz kavak dediklerine. Muğla bölgesine geldiğinizde eğer size kavak ağacıyla ilgili bir yol tarifi falan verirlerse sakın Kavak arayıpta yolunuzu şaşırmayın. Bölgede hangi köye gidersem gideyim hep rastladığım bir olay çınar ağacına kavak ağacı demeleri. Hatta ben Çınar dediğimde de ısrarla Kavak diye beni düzeltirler.


Gelelim Allah’ın Kavağına. Yaşı konusunda bir fikrim yok. Sonuçta Karabağlar'daki bütün kahvelerin bahçelerinde en az 800 yıllık asırlık çınar ağaçları var. Kaldi ki Karabağlar zaten aşırı yeşil, göğü bile göstermeyecek kadar büyümüş koridor olmuş ağaçları, gölgelikleriyle meşhur bir yer. Belki de bu kavak ağacı hepsinden en yaşlısıdır ki koruma altına alınmış.


Çınar ağacının devasa bir kovuğu var. Aslında resmen toprak altında kökten birleşmiş ve kovukla ağaç iki parçaya ayrılmış gibi bir görüntü sergiliyor. Halk için kutsal bir ağaçmış. Burada adak adayanlar gelirmiş ama etrafta hiç çaput göremedim. Ama bu ağaç kutsal ya çocukları iyileştireceğine inanılırmış. Hasta olan çocuklar iki kadın tarafından Allan kavağına götürülür; biri ağacın içinde biri dışında olmak üzere, çocuğu birbirlerine atarak: “Al çocuğunu, ver çocuğumu” derlermiş. Böylece çocuğun iyileşeceğine inanılırmış. Her halde bu çok eskilerde kalmış bir inanıştır diye düşünüyorum. Hala yapan var mıdır acaba?





Allan kavuğunun yanında ise bir su kuyusu var. Bu su kuyusu ise ta Bizans zamanında kalma. Sanırım Bizans Satraplarından birinin kızı adına Antik taşlardan yapılmış.








Yola devam ettiğimizde Gökkıble Kahvesi çıktı karşımıza. Bu kahve 1959 yılında yapılmış. Yani kimse kusura bakmasın Vakıfların işine karışmak istemem ama henüz 53 yaşında olan bir kahve bana göre hiç de tarihi değil. Bu topraklar binlerce yıllık tarih taşıyor. Bunun dışında tabi ki diğer kahveler gibi bünyesinde bir bakkal ve fırında varmış. Hemen yanında yıkıntı halinde bir yer vardı sanırım orası bakkalı yada fırını olabilir. Yolun karşısında ise mescidi var sahipleri sonradan minare eklemişler. Oda ayakta duruyor ve kullanılıyor. Sanırım duyduğumuz ikinci ezan sesi buraya aitti. Ama minaresi güzeldi hoşuma gitti.


Hadi bakalım tarihi kahve peşinde dolanıp duruyoruz. Bazen elimiz boş dönsekde yine de merakımızın önüne geçemiyoruz. Bu yüzden Bakkallar Kahvesine gelip de yine etrafımıza alık alık baktığımızı söylersem eminim buraya kadar gördüklerimizden buna siz de çok şaşırmayacaksınız.








Bir köşede tabela var iyi güzel de Allahım yarabbim kahve nerede?? Her yanım kapı duvar. Zaten dedim ya Muğla da eski evleri pek göremezsiniz. Yüksek duvarlarla çevrilidir. Burası da aynen öyle. En sonunda bahçe kapılarından biri aralanır aralanmaz görünen kızlara çaresizlik içinde "Kahve nerede?" diye sordum. Bu ahşap çitlerin ardını gösterdiler. Eh bunlar bana engel tanımaz deyip duvarların ardını dikizlemeye kalkınca bir kaç dakikaya yanımda kızların çıktığı kapıdan gelen Zümrüt teyze belirdi. Elmas ve Zümrüt ne güzel ikili olduk diye başladık muhabbete. Zümrüt teyze Karabağlar Yaylası’nın geçmişini, yaylanın yöre halkı için ne anlama geldiğini, her yönüyle yaylanın güzelliklerini, güzel birer anı ve geçmişe birer özlem olarak ne güzel anlattı bize.





Artık yaylanın eski havası yokmuş. Nerede o eski günler deniyor. Artık herkes yabancıymış az kalmış yerlisi. Zümrüt teyzenin çocukluğunda bu kahve işliyormuş. O zamanlar insanlar çokmuş burada. Her yanda tam bir orman hakimmiş. Ağaçlardan gökyüzü görünmezmiş. Kahvenin ardı bakkalmış. Diğer köşede bir bakkal daha varmış. Muhtemelen o yüzden bakkal kahvesi diye anılıyor burası. Şimdilerde ise bu kahve büyük bir Çınar ağacı gölgesinde, yüksek tahta çitlerin ardına saklanmış. Burayı Keyfoturağı gibi işletmek istemişler ama içkili ruhsatı alamadıklarından konuta çevirmişler. "Şart mı alkol?" dedim, Zümrüt Teyze şöyle bir bakış attı bana ve "Alkol olmazsa Muğla'da iş yapamazlar" dedi.











Hacı Ahmet Cami





Akşam saatleri iyice yaklaştığı için son durağımızı Hacı Ahmet Kahvesinde verdik. Burada bir eski bir de yeni kahve var. Bütün kahvelerde olduğu gibi yanında bir mescid ve bir de fırın varmış. Bahçesinde iki büyük Çınar ağacı ve iki tanede küçük şirin havuzu var. Kullanımda olsaydı gerçekten güzel bir yer olurdu. Havuzlardan gelen suyun sesi, çınarların gölgelikleriyle gayet hoş bir yer. Gerçi ben ne kadar kullanılsa, işletilse desemde bir yandan da düşünüyorum kim kullanacak ki buraları. Eskisi gibi kalabalık insan yok artık Karabağlarda. Artık şehir arabalar sayesinde iyice yakınlaştı. İki adımda gidiliyor. Kahve kültürü de değişti artık. Ama bu kahveler ve serinlik sayesinde Karabağlar Muğlaya güzel bir turizm de kazandırabilir. Şehre bu kadar yakın güzel bir kaçış noktası aslında. Valla her kahvede oturur bir çay içerdim. Zaman geçirirdim.








Muğla evlerinin özelliği içeri dönük olmaları. Dikkat ederseniz pek ev sokak resmi yayınlamadım. Bunun sebebi Muğlada evlerin yüksek duvarlarla çevrilmiş olması, aile mahremiyetine önem verdikleri için bahçeleri, zamanlarının çoğunu geçirdikleri avlularının dışarıdan görünmemesi. Hatta bu sebeple dış duvara dayalı evlerin ilk katlarında sokağa penceresi olan ev yoktur. Bu yüzden avlularında yılın sekiz ayı vakitlerini geçirir yemek pişirir rahatlıkla oturur kalkarlar. Evlerinin açık ön sofalarına da "hayat" derler.


Eğer bir gün buralara yolunuz düşerde birileriyle sohbet ederseniz sık sık yurt kelimesini duyacaksınız demektir. Buralarda ev yerine yurt kelimesi kullanıyorlar. "Filancanın şuradaki yurdu..." "şu yurdu geçin ardında..." denildiği zaman önündeki bahçesiyle birlikte evini kast ediyor demektir. Bu kahvelerede Yurt Kahvesi diyorlar.








Geleneksel Muğla bacalarının ise en güzel örneklerini çok bariz burada görebiliyoruz. Muğlada şehirleşmenin etkisiyle sadece Saburhane mahallesinde görebildiğim bacalar Karabağlar yaylasında binaların arasında kalmadığından daha da dikkat çekiyor. Türkiye'nin en çok yağış alan şehirlerinden biri olan Muğla'da rüzgar ve yağmurdan korunmak için toplam 28 kiremetten ve üzeri kapalı bir şekilde bacalar yapmışlar. Kendine has bu özelliği nedeniyle de yıllardır Muğlanın simgesi olmuş.








Akşam olup da iftar saati yaklaşınca Süpüroğlunu eleyip Keyfoturağı Kahvesine doğru yol aldık. Doğrusu kahveleri gezeceğiz diye bir o yana bir bu yana gezinirken epey zaman geçmiş. Geldiğimizde ilk uğradığımız yerlerden biri olduğundan Keyfoturağındakiler bile "kaç saattir kahve mi geziyorsunuz? Amma fotoğraf çektiniz" diye takıldılar. 1800'lü yıllarda yapılmış kahvenin masalarında asırlık çınarların altında oturup nefes aldık.











İş sipariş vermeye geldiğinde doğrusu zorlandık. Çorba olarak Mercimek çorbası teklif edilince iki gündür mercimek için Göksel vazgeçti. Bunun üzerine Muğla tarhanası denemek istedik. Pek talep olmadığından sanırım saymamıştı. Burada buğdayı haşlayıp yoğurtla mayalandırıyorlar ve kurabiye gibi kalıp kalıp kurutup saklıyorlar. Pişirirken de kuru börülce ile pişiriyorlar. Gerçekten enfes bir lezzet. Bol acılı tarhananın tadı damağımda kaldı.

Eğer Karabağlarda yemek yiyorsanız bir kaç önemli seçenek var. Büryan Kebap, döş dolması, köy tavuğu denenmesi gereken lezzetler arasında.. Bu seferlik döş dolmasında karar kırdık. Aşcıbaşı oğlağın ön kolunu iç pilavla doldurup nar gibi pişirmiş bir şekilde önümüze geldi. Damak çatlatan lezzetlerin içine giriyor kendileri.

Ekşili patlıcanın ise çok bir özelliği yoktu. Sarımsaklı, limonlu, yoğurlu ekşili közlenmiş patlıcandan oluşuyordu. Pide ve ekmeğin bir özelliği yoktu. Sadece torba içinde gelip sofrada bekliyorlar. Aslında sabahları köy ekmeği çıkarıyorlarmış ama ramazan dolayısıyla fazla yoğunluk olmadığından akşamları normal pide ve ekmeğe dönmüşler.

Biz bu gezintimizden büyük keyif aldık. Özellikle labirent halini almış yollarda, tünel gibi yolları çevrelemiş ağaçların altından yürümek, üfür üfür bir havaya eşlik eden kuş sesleri ve aslında ne çok şey kaybettiğimizi anlatan kaybolmaya yüz tutmuş kahve kültürüyle ve enfes yemekleriyle Karabağlar tanımaya değer bir yer olarak gönlümüze taht kurdu. Daha göremediğim diğer kahveleri görmeye, yiyemediğim kuyu büryanı yapılışınıda izlemek üzere yine geleceğime söz vererekden gecenin karanlığında veda ettik.

Apastol Meyhanesi

Gazetecinin tatili yok. Bir tek Cumartesi günleri haytalık yapabiliyor, eşe dosta zaman ayırabiliyoruz. Bir köşe yazarı olarak dileğim Cumartesi günleri siyaset dışında yazılar kaleme almak. Kimi zaman bu dileği gerçekleştirsek bile çoğu zaman olmuyor, ipin ucu kaçıveriyor.

Bugün Cumartesi ve bendeniz bugün siyaset yazmak istemiyorum.

Kentin siyaset dışında kalan yüzü ile ilgili kültürü, sanatı ya da günlük yaşamına ilişkin şeyler yazmak istiyorum.

Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir. “Apastol Meyhanesi”.

Muğla eski kent dokusu içinde Saburhane Meydanı’nda Yörük kahvesinin hemen yanındaki tarihi bina Apastol Hanıydı.

Han 1850 ya da 1870 yıllarında Rum ustalar tarafından yapılmıştı. Hanın alt katı Apastol tarafından meyhane olarak işletilmiş, üst katı da konaklama hizmeti vermişti.


Han mübadelenin ardından 1927′den 1954 yılına kadar ilkokul olarak kullanılmış, ardından boşaltılmıştı. 1999 yılında çıkan yangında tamamen kullanılmaz duruma gelen Apastol hanı can ve mal güvenliği açısından tehdit oluşturunca 2006 yılında koruma kurulu onayıyla yıkılmış, Muğla Belediyesi tarafından kamulaştırılmasının ardından Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından hazırlanan rölöve ve restorasyon projesiyle yeniden yapılmıştı.

Han bugün Muğla Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı olarak hizmet veriyor.

Apastol Hanı yeniden restore edildiğinde buranın Muğla Belediyesine ait bir kafeterya olarak kültür turizmine hizmet vermesi bekleniyordu.
Ancak büyükşehir statüsüyle gelen yeni yönetim biçimi iki ayağımızı bir pabuca sokunca, yer sıkıntısı çeken Muğla Büyükşehir Belediyesi binayı Zabıta Daire Başkanlığı’na tahsis etti.



Saburhane Meydanı ile özdeşleşen ve kent hafızasında Apastol Hanı, Apastol Meyhanesi olarak bilinen bu tarihi mekan aynı zamanda kentin yaşam kültürünü oluşturan bir mirastı.

Kentin külhani kültürüne yer etmişti. Kafayı çekmiş, ayakta durmakta zorlanan bir müptelaya “Apastol’un meyhanesine mi gittin” denilirken, bir şeyi anlamakta zorluk çeken, söyleneni anlamayan kalın kafalı birisine de “Apastol kafalı” denilmesi tesadüf değildi.

İri yapılı, koca elli ayaklı olanlara da “Apastol” denilirdi.

Meyhaneci Apastol böyle birimiydi? bilmiyoruz.


Bildiğimiz “Apastol Hanı’nın yeniden restore edildiği ve Apastol Meyhanesi’nin yaşatıldığı. Yanlış duymadınız.

Muğla merkezde Turgutreis caddesinde gazetemiz imtiyaz sahibi Gökhan Çağlav’ın işlettiği Arabacı Rastaurant’ın bir bölümü kentin yaşam kültüründe yer etmiş bu mirası korumak adına “Apastol Meyhanesi” olarak hizmet veriyor. Apastol’un adı bu meyhanede yaşatılıyor.

Rum mavisi, tahta sandalye ve masası ile çim çim mezeleriyle, özenle bezenmiş bu mekân yok olan meyhane kültürünü yeniden yaratıyor…

Ayranlı beyaz duvarlarında; Oktay Rifat, Can Yücel, Orhan Veli, Edip Cansever, Neyzen Tevfik, Ömer Hayyam, Nazım Hikmet ve Aydın Boysan’ın stilize edilmiş şiirleri yer alıyor.

Mekana girişte sizi Oktay Rifat’ın “Burası Dalyan kahvesi, ortalık süt mavisi, Apastol bu ne biçim meyhane, tabağımda bir bulut, kadehimde gökyüzü” şiiri karşılıyor.

Arabacı Restaurant Apastol Meyhanesi’nde; mavi ile beyaz, piyazla sirke, şiirle alaturka birbirine karışmış, müthiş bir nostaljiyi oluşturuyor.

Söylemesi ayıptır (!) Gazeteci tayfası geçtiğimiz gün oradaydık, kaçamak yaptık.
Bu anı kokan mekanda adeta kaybolduk.

Vakit ilerledikçe karayağız, kaytan bıyıklı Akif usta, tıpkı Apastol’a benziyordu.

Akif, çaktırmadan halimize gülüyordu…

Rıfat Ayaydın


Rıfat Ayaydın 1915 yılında Muğla’da doğdu. Ailesi daha sonra İstanbul’a yerleşti. Öğrenimini Harp Okulu’nda tamamlayarak çeşitli askeri görevlerde bulundu. Ordudan ayrıldıktan sonra Emniyet Genel Müdürlüğü ile Etibank yönetim kurulu başkanlığı yaptı. 20 Nisan 1974 tarihinde Ankara’da öldü. Ailesinin mûsikiye âşinalığı vardı ve büyükbabası neyzendi. Mûsiki çalışmalarına on iki yaşında ud dersleri alarak başladı. Gençliğinde mevlevihânelere devam eder, semâzenlik yapardı. Başlangıçda ney çalmaya da heves


etmişti. İlk ud hocası Ali Rıza Bey’dir. İzmir’de bulunduğu sıralarda Kanûni Fethi Bey ile Selânikli Ahmed Efendi’den yararlandı. Bu hocalardan geniş bir repertuar edinerek mûsikinin pratik yönlerini öğrendi. Orta derecede ud çalardı.

Nazik tabiatlı, içe dönük, terbiyeli ve güzel konuşan bir kimseydi. Kişisel gayreti ile iyi edebiyat bilgisi öğrenmişti. Eserlerinin çoğunun sözlerini kendisi yazmıştır. Dolayısiyle iyi bir güfte şâiriydi. Birçok şiirini de Ferit Sıdal, Sadi Hoşses, Ekrem Güyer gibi sanatkârlar bestelemiştir. Eserlerinin büyük bir bölümünü Halil Aksoy notaya almıştır. Duygulu, tekniği sağlam otuz kadar eseri biliniyor.

Eserleri

Bayati-Seviyormuş gibi bak yine bir gün derinden


Hicaz-Seni böyle görünce bir gönül yarasıyla


Hicaz-Sevmek nedir öğret bana ah etmeyi öğret


Hicaz-Sezdim dargın bakışını dalarken gözlerine


Hicaz-Yorgun düştüm koklamaktan hayalin dün gece


Karcığar-Yalpalayıp çıktım merdivenleri


Kürdilihicazkâr-Heder ettim yıllarımı boş ümide bağladım


Kürdilihicazkâr-Kara sevda dedikleri bir ateş var başımda


Kürdilihicazkâr-Kır saçlarımın her teli bin dertle ağarmış


Nihavend-Maziye karışmış sararan günleri andım


Rast-Görmemiştim çok zamandır hayli değişmiş yüzün


Suziank-Bir göz yaşıdır kalbime damlar gibi dinmez


Uşşak-Karardı söndü hep hayal oldu neşeler zevkler