30 Eylül 2014 Salı

1851 Meğri Depremi

Anadolu'nun güneybatısında, Akdeniz bölgesi ile Ege bölgesini ayıran hattın Akdeniz bölgesi içinde kalan Meğri (Fethiye) eski çağdan günümüze birçok depreme maruz kaldı. 1851 depreminde Meğri ve civarında 45 ölüm vakası gerçekleşti. Deprem neticesinde Meğri iskelesi zarar gördü ve çoğunluğunu evlerin oluşturduğu 866 adet bina kısmen veya  tamamen  yıkıldı. Artçı  sarsıntıların yaklaşık bir ay devam ettiği sürece, bölge sakinleri havaların kısmen soğuk olmasına rağmen sahilde çadırlarda ikamet etti. Devlet merkezinden gönderilen görevli, gerekli incelemelerde bulundu  ve hazırladığı hasar tespit defterini merkeze sundu. Depreme maruz kalan halk devlete ödemek zorunda oldukları verginin affını istediyse de bu talep kabul edilmedi. Devlet merkezi vergilerin bir sene ertelenmesini kabul etti.

Depremler, doğal afetler içerisinde şüphesiz en yıkıcı olanıdır. Günümüzde üzerinde en çok çalışılan ve ülkemiz açısından bakıldığında gündemden hiç düşmeyen bir konu olma özelliğini göstermektedir. Önemine binaen çeşitli bilim dallarında depremler üzerine çok çeşitli  çalışmalar yapılmaktadır. Son yıllarda Osmanlı tarihçileri de imparatorluk sınırları içinde vuku bulan depremler üzerine çalışmaktadırlar.

Yerbilimciler açısından geçmişte meydana gelen depremlerle ilgili bilgi veren kaynaklarda dikkati çeken iki nokta vardır. Bunlardan ilki depremin merkez üssü, diğeri de depremin büyüklüğüdür. İnsani ve maddi kayıplar ile yaşanan depremlerin sosyal ve ekonomik sonuçları ise yerbilimciden çok tarihçileri ilgilendirir. Fakat çoğu zaman tarihçilerin ulaştığı bu bilgiler depremlerin merkez üssünün ve büyüklüğünün tespitine katkı sağlar. Günümüzde herhangi bir bölgenin tektonik yapısının anlaşılması ve bölgedeki sismik tehlikenin değerlendirilmesi için depremlerle ilgili bilgilerin mümkün olduğu ölçüde geriye götürülmesinde fayda vardır.

Deprem etkinlikleri bu konuda çalışan uzmanlar tarafından, dünyada deprem istasyonlarının yaygınlaştığı 1900 yılı sınır alınmak suretiyle tarihsel dönem (1900 öncesi) ve aletsel dönem (1900 sonrası) olarak iki kısma ayrılarak incelenmiştir. Verilere göre Muğla ve yöresinde M.S. 11-2000 yılları arasında şiddeti 4 ve üzerinde 803 deprem meydana gelmiştir. Tarihsel dönemde (M.S.
11-1900) 36 deprem kaydı vardır. Bu depremlerin 11'inin şiddeti 7 ve üstü olup dış merkezleri Datça, Bodrum, Fethiye ve Rodos adasıdır. Bu dönemde Fethiye-Datça-Rodos adası üçgeninin nispeten daha aktif olduğu görülmektedir. 1850-1900 yılları arasındaki depremlerden ayı belli olanların 14’ü insanların zamanlarını genelde kapalı ortamlarda geçirdiği kış aylarında gerçekleşmiştir. Aletsel dönemdeki deprem sayısı 767’dir. Bu dönemdeki depremlerin önemli bir kısmı Sarya Adası, Astpopatalya Adası, İstanköy Adası, Rodos Adası, Gökova Körfezi, Köyceğiz, Gölhisar ve Muğla civarında toplanmaktadır.

1851 MEĞRİ DEPREMİ

19. yüzyıl sonlarına kadar Meğri adıyla anılan şehir Likya Krallığı sınırları içinde bulunan Telmessos antik kentinin kalıntıları üzerinde kurulmuştur. Ortaçağ'da Türk fethine uğramış sahil yerleşimlerinden biri olan Meğri, II. Murad zamanında Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve Anadolu Eyaleti'ne bağlı olarak oluşturulan Menteşe Sancağı’nın bir kazası haline getirilmiştir.

Anadolu’nun güneybatısında, Akdeniz bölgesi ile Ege bölgesini ayıran hattın Akdeniz bölgesi içinde kalan Meğri, Batı Anadolu Deprem Alanı içindeki Rodos-Fethiye  Körfezi bölgesi* olarak adlandırılan deprem fayında bulunmaktadır. M.Ö 240 ve 141 yıllarında büyük depremlerin yaşandığı bölge daha sonraki dönemlerde de birçok irili ufaklı depremin tahripkâr etkilerine maruz kalmıştır.*
[*Büyük  bir  kısmı  ile  Türkiye  dışında  bulunan  bu  bölgenin  tektonik  yapısı  oldukça 
karışıktır… Rodos ile Fethiye arasında çok derin(kıyıdan 38 km. uzaklıkta 3865 m.) bir 
deniz  altı  çukuru  vardır.  Bu  çukur  Anadolu  tarafından  çok  dik  bir  kıyı  çizgisi  ile 
çevrilmiştir ve bu çizgi boyunca birçok sıcak kaynaklar sıralanmıştır. Bu durum kıyının 
diğer  tektonik  özellikleri,  burasının  bir  fay  olduğunu  farz  ettirmeye  kâfidir…”]

[*Meğri’de meydana gelen diğer depremler 528, 1481, 1635, 1660, 1843,  1851, 1852, 
1855,  1856,  1859,  1863/70,  1885,  1886,  1896,  1940,  1943,  1957  yıllarındadır.]

İncelenen Osmanlı arşiv belgelerinde, Meğri'de meydana gelen depremin tarihi ile ilgili bilgilerin kaynağı merkezden gönderilen görevlinin hasar tespiti esnasında topladığı bilgilerdir. Meğri ve civarında meydana gelen depremin neden olduğu hasarın tespiti amacıyla Asakir-i Bahriye-i Şahane binbaşılarından Zühdü Bey görevlendirilmiştir. Tersane-i Amire hazinesinden kendisine bu görev için 1000 kuruş harcırah verilmiştir.

Meğri'de meydana gelen bir dizi depremin ilkinde Rodos adasında da bir deprem meydana gelmiştir. 28 Şubat 1851 (26 R.Ahir 1267) cuma günü saat 22.50'de meydana gelen depremde Rodos Kalesi içinde bulunan Sercivan Camiinin minaresi yerinden oynamış ve minarenin şerefesinden yukarı kısmında olan taşlar yerlerinden çıkmıştır. Yine Cengel kulesi denilen burcun doğu tarafı yıkılmış ve burcun aşağısında bulunan dükkân ve hanelere zarar vermiştir. İlgili tarihte meydana gelen depremde, Rodos adasında herhangi bir can kaybı yaşanmamıştır. Hasarlı olan minare ve burcun yerleşim yerlerine yakınlığı nedeniyle yıktırılması hususunda Rodos meclisinde karar alınmıştır.

Zühdü  Beyin  hasar  gören köyleri  dolaşırken  halktan edindiği  bilgilere  göre,  Rodos  depremi  ile aynı  tarihte ve akşam saat 23:30 sularında Megri’ye  dört saat mesafede olan Babadağ ''top gibi'' gürlemiş fakat hareket-i arz vuku bulmayınca herhangi bir can kaybı yaşanmamış sadece civar köylerin bazılarında evlerin, camilerin, kiliselerin ve bahçelerin duvarları zedelenmiştir. Yine  halkın ifadelerine göre ''gece saat altıya vardık da'' yine Babadağ'ı gürlemiş ve evvelkinden daha şiddetli bir sarsıntı meydana gelmiştir. Belgenin ifadesine nazaran hasar tespiti amacıyla defteri tutulan sarsıntı budur. İlgili belgede bu sarsıntıdan sonraki bilgilerin kaynağı, sarsıntılara bizzat şahit olan Zühdü Beydir. Görevlinin Rodos Adasından hareketle Meğri’ye hareket ettiği iki farklı tarih bulunmaktadır. Bunlardan ilki 24 Mart 1851 (21 C.evvel 1267)’dir. Bu tarihten Rodos’a geri döndüğü tarihe kadar saatte bir iki defa Babadağ yine gürlemiş ve nihayet 26 Mart 1851’de şiddetli bir sarsıntı meydana gelmiştir. Bu sarsıntı esnasında Babadağ'ın yarısından ziyade kısmı yıkılmış ve dağdan beyaz tütün(duman) zuhur ettiği kaydedilmiştir.*
[*Ceride-i  Havadis gazetesinde iki farklı dağda volkan zuhur ettiği kaydedilmiştir. Bunlardan birinin ismi 
Simpovlo?  dağıdır.  Diğer  dağın  ismi  verilmemiştir.  Muhtemelen  bu  dağ  Babadağ’dır. 
Ayrıca  sarsıntının  etkisiyle  iki  dağın  birbirine  yaklaştığı  belirtilmiştir. ]

İkinci tarih ise 2 Nisan 1851 (30 C.evvel 1851)'dir. Görevli burada yine 28 Mart 1851 (25 C. Evvel 1267) tarihinde bir depremin varlığından söz etmekte ve bu tarihten 9 Nisan 1851 (7 C.ahir 1267) tarihine kadar depremlerin sürdüğünden bahsetmektedir. Hatta 7 Nisan 1851 (5 C. Ahir 1267) tarihinde yine civarda bulunan dağların gürüldediği fakat bölge ahalisinin önceki sarsıntılara oranla daha sakin olduğu anlaşılmaktadır. Bu tarih aralığında Rodos'da da sarsıntılar meydana gelmiş fakat herhangi bir hasara neden olmamıştır.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de 1851 Meğri Depremi ile ilgili bir kayıt bulunmamaktadır. Tanzimat döneminin ikinci ve yabancı sermaye ile kurulan ilk gazetesi olan Ceride-i Havadis'de, Meğri Depreminin 25 Şubat 1851 (23 R.ahir 1267) tarihinde akşam üzeri 23:00'da gerçekleştiği, epeyce evin yıkıldığı, üç kişinin de hayatını kaybettiği ve aynı tarihlerde İsviçre'de de dehşet verici depremlerin vuku bulduğu haber olarak verilmiştir.

Yine depremin oluşturduğu korku nedeniyle halkın sahillerde çadırlarda oturduğu belirtilmiştir . Ceride-i Havadis’de, 1851 Megri depreminin 26 Temmuz 1851 (28 Ramazan 1267) tarihine kadar devam ettiği hatta 26 Temmuz 1851 (27 Ramazan 1267) tarihinde üç şiddetli depremin gerçekleştiği bilgisi bulunmaktadır. Son olarak ardı arkası kesilmeyen depremler, Osmanlı arşiv belgelerinin yaklaşım tarzından farklı olarak ''umur-ıacaibden'' bulunmuştur.

1851 MEĞRİ DEPREMİNİN NEDEN OLDUĞU HASAR

Zühdü Bey İstanbul'dan hareketle önce Rodos'a oradan da Meğri'ye geçmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere hasarın tespiti için Megri'ye iki kez geçmiştir. İlk geçişinde Meğri'de 3 veya 4 gün kalmıştır.
İkinci olarak geçtiği tarih 2 Nisan 1851 (30 C. Evvel 1267)'dir. Meğri'ye bu ikinci geçişinde kaç gün
kaldığı belli değildir. Meğri'ye ilk geçişinden sonra tekrar Rodos'a dönmesi ve ikinci kez Meğri'ye gelmesinin nedeni belli değildir. Devam eden sarsıntıların etkisi altında kalmış olması muhtemeldir. İkinci bir ihtimal de devam eden sarsıntıların etkisiyle hasar tespitinin uzaması ve bu nedenle ikinci kez Meğri'ye gelmesidir.

Zühdü Bey'in görevlendirilmesiyle, depremle ilgili olarak rivayet edilen durumun tahkiki, yıkılan Meğri Limanının hasar tespitinin yapılması ve depreme maruz kalarak evleri yıkılan ahalinin münasip mahallere yerleştirilmesi amaçlanmıştır. Zühdü Bey, 25 Mart 1851 (22 C.evvel 1267)
tarihinde yanındaki yerel görevlilerle birlikte köylere çıkarak depremin neden olduğu hasarın tespiti işine koyulmuştur. Gittiği köylerde gerek Müslüman ve gerekse Hristiyan olan erkek, kadın ve çocukların yüreğin dayanamayacağı ağlamalarına şahit olmuştur. Yerel halk bir taraftan da kendilerinin durumunu sormaya gelen Zühdü Bey şahsında Sultan Abdülmecid'e minnetlerini sunmuş ve bu ziyaretten duydukları memnuniyeti belirtmişlerdir. Halkın ifadeleri belgeye şu şekilde yansımıştır: ''…Rabbimiz padişahımız hazretlerine tükenmez ve bitmez ömürler ihsan buyursun bizim gibi âcize fukara kullarının hallerini istifsar zımnında mahsusen sizleri göndermişler bizler bu nimet-i azimeninedayıhakk teşekküründe aciz ve kusuruz deyu ne gûne ve ne suretle teşekkür
edeceklerini şaşırmış oldukları…''

Meğri'de meydana gelen depremler sonucu birisini de bizzat binbaşı Zühdü Beyin şahit olduğu en önemli hasar Meğri iskelesinde yaşanmıştır. Deprem esnasında yüksek dağlardan büyük taşlar yuvarlanmıştır. Meğri dağı denilen küçük bir dağdan yuvarlanan ve ağırlıkları ellişer kantar* olan taşlar Meğri iskelesinde herhangi bir can kaybına neden olmasa da birkaç ev ve mağazanın yıkılmasına neden olmuştur. Ayrıca deniz suyu iki arşın** yükselmiş, iskelenin batı tarafı batmış ve batan yerlerden siyah sular zuhur etmiştir.Sarsıntı esnasında iskelede bulunan gümrük memurlarından Mustafa'nın, bir taşın üzerine koyduğu 550 kuruş yarılan yere düşmüştür. Paranın  sadece  130 kuruşu kurtarılmıştır. Hasarın kaydedildiği deftere, Meğri iskelesinde 90 yarı hasarlı veya tamamen yıkılmış mağaza, dükkân ve oda ile 1 ölüm vakasının gerçekleştiği kaydedilmiştir. Hasar gören ve tamamına yakın bir kısmı büyük dükkân veya eşya/erzak deposu işlevi gören mağazaların tamamı gayrimüslimlere  aittir.  Bu  hasar  muhtemelen  yaşanan  ilk  deprem  esnasında gerçekleşmiştir.
*19  yüzyılda  1  kantar  56.4496  kg’dır.
**19. Yüzyılda bir duvarcı arşını 0.758 metredir.

Meğri  depreminin  neden  olduğu  hasarı  tespi  amacıyla  gönderilen Binbaşı  Zühdü  Bey,Meğri köylerinde  yapılan  tahkikatın  neticesini  payitahta sunmak  amacıyla  bir  deftere kaydetmiştir. Deftere,  hasar  gören  evler  hane sahiplerinin ismi ile birlikte köy köy kaydedilmiştir. Ölümler de hane sahipleri ile  olan  akrabalık  ilişkisi  belirtilmek  suretiyle  kaydedilmiştir.Ayrıca köylerde bulunan ve hasar gören kamu binaları da kaydedilmiştir.

Depremden  etkilenen  köylerde  bulunan  evlerin  tamamen  mi  yoksa kısmen  mi  yıkıldığını belirten  bir  ibare  bulunmamaktadır.  Sadece  Elvis Köyünde  depremden  etkilenen  evlerdeki  hasar yıkılmış,  sakat  olmuş,  yarılmış ifadeleri ile kaydedilmiştir. Yine Faralya Köyünde üç evin eşyalarıyla birlikte dağ  altında  kaldığı  belirtilmiştir.  Burada  muhtemelen  sarsıntı  sonrasında
dağdan kopan kayaların evlerin üstüne düştüğü kastedilmiştir.

Sarsıntıdan etkilenen köylerdeki hane sayıları göz önünde tutulduğunda en fazla yıkımın olduğu yerlerin Keçiler, Gökbend ve Faralya köyleri olduğu dikkati çekmektedir. Rum nüfusun barındığı ve 377 hanenin yıkıldığı Elvis köyündeki toplam hane sayısı hakkında bir bilgiye ulaşılamamıştır. 1844-1845 temettuat sayımına göre bünyesinde 70 hanenin bulunduğu Patlangıç köyünde hasarlı ev kaydı bulunmamaktadır. Özel yaşam alanlarına ek olarak köylerde bulunan ibadethaneler ve eğitim kurumları da hasar görmüştür. Hasar tespit defterinden anlaşıldığı kadarıyla depremden etkilenen köylerin hemen hemen tamamındaki cami ve mescitler ya tamamen ya da kısmen yıkılmıştır. Elvis köyünde bulunan Meryem Ana ve Mihail Manastırı da depremden kısmen etkilenmiştir. Kırancağıl ve Patlangıç köylerindeki su sarnıçları da hasar görmüştür.

Kaynak: BOA.,Maliye Vâridât Muhasebesi Temettuat Defterleri (ML. VRD.TMT.d.,) no: 2341


İlgili  defter  incelendiğinde  1851  depreminde  hayatını  kaybedenlerin sayısının 21’i kadın ve 17’si erkek olmak üzere 45* olduğu görülmektedir. Bu rakamın  önemli  bir  kısmının  yaşlı  ve  çocuklar oluşturmaktadır.  Yıkılan  ev sayısı  dikkate  alındığında  45  ölüm  vakasının  oldukça  az  olduğu fark edilmektedir.  En  fazla  ölümün  gerçekleştiği  yerleşim  yeri,  evlerin  yaklaşık  % 76’sının zarar gördüğü Cedid Köyüdür.
*Hasar  tespit  defterinde  ölüm  vakalarının  3’ünde  cinsiyeti  anlamamıza  olanak
sağlayacak  bir  ifade  bulunmamaktadır.  4’ünde  ise  ölen  şahsın  hane  sahibiyle  olan
yakınlığı sadece torunu olduğu şeklinde kayıt altına alınmıştır.

DEVLETİN ALDIĞI ÖNLEMLER

Meğri'de meydana gelen deprem için bölgeye giden Zühdü Bey'in gönderilme amaçlarından ilki evleri yıkılan insanların başka mahallere yerleştirilmesidir. Fakat yapılan araştırmalarda bu görevin ne şekilde ifa edildiğine dair bir bilgiye ulaşılamamıştır. İkinci, belki de Osmanlı Devleti açısından en önemli görevi 19. yüzyılda Menteşe Sancağı'nın deniz ticareti yapılan limanlarından biri olan Meğri Limanında meydana gelen hasarın tespitidir. Hazırlanan hasar tespit defterinde konuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere sadece iskelede mevcut ve çoğu ticari amaçlı yapılarla ilgili hasar bilgileri bulunmaktadır.

Bahr-i Sefid valisi depremde hasar gören cami, mescit gibi dini amaçlı vakıf binalarının tamirlerinin 1 yük 75000 (175.000) kuruşa mal olacağını devlet merkezine bildirmiştir. Meclis-i Vala'da yapılan görüşmeler neticesinde bu yapıların vakıfları olmayanlarının tespit edilmesi ve vakfı olanların da ne şekilde idare edildiğinin tespit edilmesi istenmiştir. Elvis köyünde bulunan hasarlı manastırların tamirleri hususunda bir bilgi bulunmamakla birlikte muhtemelen manastır vakıflarınca tamirleri yapılmıştır.

Depremde zarar gören ev, oda, dükkan ve mağaza gibi mülklerin tamirleri muhtemelen sahipleri tarafından yapıldı. Tamir masrafları için gerekli malzemenin temini ve işçilik ücretlerinin getireceği yükten dolayı, depreme maruz  kalan halk ödemek zorunda oldukları ve ''virgü'' olarak adlandırılan 231.285,5 kuruşluk verginin affı talebinde bulundu. Maliye nazırının, Meclis-i Vala'ya taşıdığı bu vergi affı talebi hazinenin o dönemdeki vaziyetine uygun gelmediğinden reddedildi. Fakat depremin etki alanındaki ahalinin içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurularak verginin bir sene ertelenmesi kararlaştırıldı

İlk çağlardan itibaren önemli depremlere maruz kalan Meğri ve civarında meydana gelen 1851 depremi önemli sayıda can kaybına neden olmasa da tahripkâr etkilerini daha çok binalar üzerinde göstermiştir. Önemli sayıda özel yaşam alanı olan ev ve depremin etkili olduğu köylerdeki camilerin önemli bir kısmı zarar görmüştür. Artçı sarsıntıların birkaç ay devam ettiği deprem şüphesiz bölgede büyük bir korku yaratmıştır. Depremden etkilenen bölge ahalisi vergi affı talebinde bulunmuş fakat bu merkezce reddedilmiştir.

Tanzimat'la birlikte önceden ''tekâlif-i örfiye'' adı altında toplanan pek çok vergi birleştirilerek ''virgü'' adı altında tek bir vergi alınması kararlaştırılmıştır. Bu verginin miktarı Maliye Nezareti tarafından yalnızca liva düzeyinde belirlenmiş sonra kazalar, mahalleler ve köyler arasında bölüştürülmüştür. Vergi yükü daha sonra haneler arasında ''hâl ve tahammül ve ticaret ve temettüne göre komşuca'' paylaştırılmıştır. Fakat depremin neden olduğu tahribat göz önünde tutularak vergilerin bir sene
ertelenmesi kararlaştırılmıştır.

KAYNAKÇA

A.AMD, 30/39
İ.DH, 230/13817, 230/13825
C.ML, 227/9483
A.MKT.MVL.,49/23, 52/13, 52/38
İ.MVL.,209/6790, 227/7790
Başbakanlık Osmanlı Arşivi  Maliye Vâridât Muhasebesi Temettuat Defterleri.,
(ML. VRD.TMT.d.) no:1894, 1896, 1898, 1900, 1903, 1904, 1905, 1906, 2323,2324, 2325, 2327, 2328, 2329, 2330, 2332, 2333, 2336, 2340, 2341
Takvim-i Vekayi, Defa:445
Ceride-i  Havadis,  Numara:524,  526,  527,  528,  520,  535,  538,544,  555,  584,
587
ADIYEKE,  A.Nükhet-Nuri  Adıyeke  (2012),  “1856  Girit  Depremi”,  Tarih
Araştırmaları Dergisi, C.31, S.51, s.1-38.
AMBRASEYS,  Nicalas  N.-Caroline  F.  Finkel  (2006),  Türkiye’de  ve Komşu
Bölgelerde  Sismik  Etkinlikler,  Bir  Tarihsel  İnceleme,  1500-1800,
TÜBİTAK, Ankara 2006.
ARIK, Feda Şamil (1997), “Bizans Döneminde İstanbul’da Depremler”,  Tarih
Araştırmaları Dergisi, C.19, S.30, Ankara, s.299-317.
ARIK,  Feda  Şamil  (1992),  “Selçuklular  Zamanında  Meydana  Gelen
Depremler”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. 16, Sayı: 27, s.13-32.
DARKOT, Besim (1997), “Menteşe”, İ.A.,C.VII, s.722-724.
DOĞAN,  Mesut  (2009),  “Tarihi  Coğrafya’dan  Bir  Örnek:  Telmessos”,
Marmara Coğrafya Dergisi, S. 19, s.55-68.

GÜRAN,Tevfik  (1998),  “Tanzimat  Dönemi  Osmanlı  Maliyesi”,  İstanbul Üniversitesi  İktisat Fakültesi  Mecmuası,  60.  Yıl  Özel  sayısı,  C.49, İstanbul, s.79-95

İNALCIK,  Halil  (1991),  “Osmanlı  Metrolojisine  Giriş”,  (Çev.  Eşref  Bengi Özbilen), Türk Dünyası Araştırmaları, s. 73, İstanbul, s. 21-49.

Orhan Kılıç, Mühimme Defterlerine Göre XVI. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti'nde Meydana  Gelen  Depremler, Osmanlı(Toplum), 1999, c. 5, s.671-677.

KUZUCU,  Kemalettin  (1999),  “Osmanlı  Döneminde  İstanbul  Depremleri,
Osmanlı(Toplum), C. V, s.678-686.

KÜTÜKOĞLU,  Mübahat  S.,Menteşe Sancağı 1830 (Nüfus ve Toplum Yapısı), TTK, Ankara 2010

MUŞMAL,  Hüseyin  (2008),   Konya Eyaleti Ilgın Kazası'nda Yaşanan 1866 Depremi Üzerine Bir İnceleme, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.20, Konya, s.517-527.

SATILMIŞ,  Selahattin  (2012),  “Osmanlı’da  Bir  Afet  Yönetim  Örneği:  1883 Çeşme ve Urla Depremi”, HistoryStudies, Vol. 4/1, s.503-527.

SEZER,  Hamiyet  (1996),1894  İstanbul  Depremi  Hakkında  Bir  Rapor  Üzerine
İnceleme,  Tarih  Araştırmaları  Dergisi,  C.  18,  S.  29,  Ankara,  s.169-197.

SEZER, Lütfi İhsan (2003), “Muğla Yöresinde Deprem Aktivitesi ve Riski”,
Kuvaterner Çalıştayı  IV,  İTÜ  Avrasya  Yerbilimleri  Enstitüsü,
İstanbul, s.111-120.
SEVİN, Veli (2001) , Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası I, TTK, Ankara.

UYKUCU, Ekrem (1983), Muğla Tarihi, Gümüş Basımevi, İstanbul.
Ek 1:1900 öncesi Muğla ve yöresinde meydana gelen depremler
32
Tarih   Açıklama
M.Ö 240  Fethiye
M.Ö 141  Fethiye
142  Fethiye Körfezi
528  Antalya  ile  Fethiye  arasındaki  kıyıda  sarsıntılar;
üst  merkez  Fethiye  veya  Meis  kırık  bölgeleri  ile
ilgilidir.
15 Temmuz 554  Güneybatı Anadolu Körfezleri; Bodrum depremi
3 Mayıs 1481  Rodos Adası Anadolu’nun güney kıyıları
1609  Rodos
1631  Ege kıyıları. Peçin(Milas).
1635  Rodos
1660  Rodos
1741  Rodos
1776  Rodos
1849  Antalya ve Rodos
28 Şubat 1851, 3 Nisan 1851  Fethiye ve Rodos; üstmerkezin Rodos ile Fethiye
arasındaki  denizaltı  çukurluğunda  bulunduğu
muhtemeldir.
19 Ekim 1852  Fethiye. Çeşme, şiddetli.
1855  Fethiye Körfezi
32
Nuriye Pınar-ErvinLahn, a.g.e., s.30-60; Lütfi İhsan Sezer, a.g.m.,, s.111.
Muhammed YAZICI
127
12 Ekim 1856  Rodos ve İstanköy, Aydın’da hissedilmiş.
1857  Marmaris
1859  Rodos
1862   Marmaris
2 Ekim 1864  Meis  Adasında  hasar  ve  yarıklar;  Fethiye’de
şiddetli;  Çeşme’de  duyulmuştur;  üst  merkezi
Meis’de olmalıdır.
1865  Rodos
1 Aralık 1869  Kerme  körfezine  bağlı  bölgede  tahribat;  Ula,
Muğla  ve  Marmaris’de  hafif  hasar;Rodos  ve
İzmir’de  hissedilmiştir.Üst  merkezi  Kerme
körfezindedir.
22 Şubat 1870  Rodos  ve  Fethiye;  şiddetli;kıyıda  toprak
yükselmeleri;belki  büyük  Akdeniz  depreminin
öncü bir hareketi.
7 Haziran 1871  Marmaris’te  hafif  hasarlar;  üst  merkez  Sporat
adalarındadır.  Bütün  güneybatı  Anadolu’da
duyulmuştur.
Nisan 1885  Rodos; oldukça şiddetli.
6 Ekim 1886  Ege  bölgesinin  büyük  bir  kısmında  hissedilen,
birçok  “relais”  ve  replik  haraketlerinden
müteşekkil  olan  bir  deprem  serisi  esnasında
Balat(Söke),  Sağır,  Bigadiç,  Aydın,  Köyceğiz,
Marmaris  civarında  çeşitli  hafif  hasarlar  vücuda
gelmiştir.
Ağustos 1887  Muğla,  Köyceğiz,  Çine,  Denizli,  Menemen,
Gördes,  Kula,  Alaşehir;  şiddetli;  birçok  relais  ve
replik hareketleri.
Kasım 1887  Çeşme, Muğla. Şiddetli.
13-25 Ekim 1889  Midilli’de  tahribat;  Sakız,  İzmir,  Çanakkale’de
şiddetli; Muğla, İstanbul, Tekirdağ hafif.
26 Haziran 1896  Marmaris  ve  Kerme  Körfezi  civarında  hasar;
Fethiye’de hissedilmiştir.
27 Ekim 1896  Rodos
Mayıs 1897  Muğla, Köyceğiz, Fethiye, Rodos.
Haziran 1900   Köyceğiz, Hafif.
Temmuz 1900  Muğla, hafif.
1851 Meğri Depremi
128
Muhammed YAZICI
129
Ek 2: 1851 Megri Depreminin Etkili Olduğu Alan

Bu  konuda  yapılan  çalışmalardan  bazıları  şunlardır:  Osmanlı  İmparatorluğu’nda
Doğal  Afetler,  Editör:  Elizabeth  Zachariadou,  Tarih  Vakfı  Yurt  Yayınları,  İstanbul
2001;  Hüseyin  Muşmal,  “Konya  Eyaleti  Ilgın  Kazası’nda  Yaşanan  1866  DepremiÜzerine Bir İnceleme”,  Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,  S.20,
Konya 2008, s.517-527;Orhan  Kılıç, Mühimme Defterlerine Göre XVI. Yüzyılın İkinci
Yarısında Osmanlı Devleti’nde Meydana Gelen Depremler,  Osmanlı(Toplum),  C. V,
s.671-677;Kemalettin  Kuzucu,  “Osmanlı  Döneminde  İstanbul  Depremleri,
Osmanlı(Toplum),  C.  V,  s.678-686.;  Feda  Şamil  Arık,  Selçuklular  Zamanında
Meydana  Gelen  Depremler,    Tarih  Araştırmaları  Dergisi,Cilt:16  Sayı:27,  s.13-32;Hamiyet  Sezer,  1894  İstanbul  Depremi  Hakkında  Bir  Rapor  Üzerine  İnceleme,
Tarih Araştırmaları Dergisi,  C. 18, S. 29, Ankara 1996, s.169-197; Feda Şamil Arık,
Bizans  Döneminde  İstanbul’da  Depremler,  Tarih  Araştırmaları  Dergisi,  C.19,  S.30,
Ankara  1997,  s.299-317;A.Nükhet  Adıyeke-Nuri  Adıyeke,  “1856  Girit  Depremi”,
Tarih Araştırmaları Dergisi,  C.31, S.51, s.1-38; Selahattin Satılmış, “Osmanlı’da Bir
Afet Yönetim Örneği: 1883 Çeşme ve Urla Depremi”,  HistoryStudies,  Vol. 4/1,  2012,
s.503-527.
2
N.N.  Ambrasesys-Caroline  Finkel,  “1500-1800  Döneminde  Balkanlar’ın
Depremselliği  Üzerine  Yayımlanmamış  Osmanlı  Arşiv  Bilgileri”,  Osmanlı
İmparatorluğunda  Doğal  Afetler,  (Edit:  Elizabeth  Zachariadou),  (Çev:  Gül  Çağalı
Güven, Saadet Öztürk), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2001, s.100.
3
Nicalas N.Ambraseys -Caroline F. Finkel, Türkiye’de ve Komşu Bölgelerde Sismik
Etkinlikler, Bir Tarihsel İnceleme, 1500-1800, TÜBİTAK, Ankara 2006, s.23.
4
Lütfi  İhsan  Sezer,  “Muğla  Yöresinde  Deprem  Aktivitesi  ve  Riski”,
KuvaternerÇalıştayı  IV,  İTÜ  Avrasya  Yerbilimleri  Enstitüsü,  İstanbul  2003,  s.113-115.


Kazanın  ismi  1913-1914’de  şehit  pilotlardan  Fethi  Bey’in  hatırasına  Fethiye  olarak
değiştirilmiştir.  Bkz.  Mübahat  S.  Kütükoğlu,  Menteşe  Sancağı  1830  (Nüfus  ve
Toplum  Yapısı),  TTK,  Ankara  2010,  s.15;  Ekrem  Uykucu,  Muğla  Tarihi,  Gümüş
Basımevi, İstanbul 1983, s.90.
6
Telmessos antik kentinin coğrafi özellikleri ile ilgili olarak bkz. Mesut Doğan, “Tarihi
Coğrafya’dan Bir Örnek: Telmessos”,  Marmara Coğrafya Dergisi, S. 19, Ocak 2009,
s.55-68.
7
Besim  Darkot,  “Menteşe”,  İ.A.,C.VII,  s.723;Telmessos’un  içinde  bulunduğu  Lykia
Bölgesi  ile  ilgili  olarak  bkz.  Veli  Sevin,  Anadolu’nun  Tarihi  Coğrafyası  I,  TTK,
Ankara 2001, s.133-149.
8
BOA.,  Sadaret  Mektubî  Kalemi  Meclis-i  Vâlâ  Yazışmaları,  (A.,MKT.MVL.),
49/23.


• Tevfik  Güran,  Tanzimat  Dönemi  Osmanlı  Maliyesi”,  İstanbul  Üniversitesi  İktisat Fakültesi Mecmuası, 60. Yıl Özel sayısı, C.49, İstanbul 1998, s.81.
31
BOA.,  İ.MVL.,  227/7790,  Lef:1,2;  BOA.,  Cevdet  Maliye  ,(C.ML.),  227/9483;
BOA.,A.,MKT.MVL., 52/13.



Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA.), İrade. Dahiliye( İ.DH.), 230/13825,  Lef:8(14
Ca 1267/17 Mart 1851)

Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA.), İrade. Dahiliye( İ.DH.), 230/13825,  Lef:8(14
Ca 1267/17 Mart 1851)

•BOA., İ.DH., 230/13825, Lef:1(2 Ca 1267/5 Mart 1851)

•BOA.,  İrade.  Meclis-i  Vala  (İ.MVL.),  209/6790,  Lef:3;
BOA.,İ.MVL., 209/6790 Lef: 4 (8 C. Ahir 1267/10 Nisan 1851)
• Ceride-i Havadis,  Numara  528 (17 C.ahir 1267 - 19 Nisan 1851) ; 530 (6 Receb 1267 - 7 Mayıs 1851)


Bkz. Takvim-i Vekayi, Defa:445.
15
Ceride-i Havadis, Numara: 524(21 C. Evvel 1267/24 Mart 1851), Numara: 527(12
C.ahir 1267/14 Nisan 1851)
16
Ceride-i  Havadis,  Numara:  528(17  C.ahir  1267/19  Nisan  1851),  Numara:   530(6
Receb 1267/7 Mayıs 1851)
17
Ceride-i Havadis, Numara: 544(26 Şevval 1267/24 Ağustos 1851)
18
Ceride-i Havadis, Numara:538(5 Ramazan 1267/4 Temmuz 1851
19
İlgili belgede Rodos’danMeğri’ye geçilen tarih 24 Mart 1851(21 C.evvel 1267)’dir.
Rodos’a  geri  dönüş  ise  Meğri’de  26  Mart  1851  yılında  meydana  gelen  depremden
birkaç gün sonra gerçekleşmiştir. Bkz.BOA., İ.MVL.209/6790, Lef:3.
Muhammed YAZICI
119
BOA.,İ.MVL., 209/6790, Lef:3.
21
  Bkz.  Halil  İnalcık,  “Osmanlı  Metrolojisine
Giriş”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Türk Dünyası Araştırmaları, S. 73, İstanbul 1991,
s. 44.
22
 Bkz. Halil İnalcık, a.g.m., s.44.
23
Ceride-i Havadis, Numara:530(6 Receb 1267/7 Mayıs 1851)
24
BOA.,İ.MVL., 209/6790, Lef:3.
25
BOA.,İ.MVL., 209/6790, Lef:5

Meğri  ve  Eşen  Kazalarına  ait  H.1260-1261  tarihli  Temettuat  Defterleri  için  bkz.
BOA., ML. VRD.TMT.d.,  no:1894, 1896, 1898, 1900, 1903, 1904, 1905, 1906, 2323,
2324, 2325, 2327, 2328, 2329, 2330, 2332, 2333, 2336, 2340, 2341 .

Kaynak

1851 Meğri Depremi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Bahar 2012 Sayı 28,
Muhammed YAZICI*]
Yrd. Doç. Dr., Muğla Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

23 Eylül 2014 Salı

Tarihsel Süreç İçinde Kentleşme Olgusu ve Muğla Örneği

Not: Makalenin sadece Muğla ile ilgili kısmı alıntılanmıştır.

İlk Çağda Muğla

Tarihi M.Ö. 3000'li yıllara değin uzanan Muğla, ilk çağlarda Karia olarak anılan güneybatı Anadolu'da kurulmuş en eski şehirlerden biridir. Coğrafi konumunu düşündüğümüzde böyle olması da doğaldır, nitekim Anadolu'nun iç ve batı bölgelerinde ve Ege adalarında M.Ö. 2000’li dönemlerde kurulan çok sayıda krallıklar, devletler vardı. Muğla Adalar ile iç kesimlerin bir buluşma noktası olarak büyük öneme sahipti.

Bilinen eski adları ile Alinda, Moğala, Mobella, olarak anılan Muğla'nın ilk yerleşimcileri olarak geçen Karyalılar hakkında Herodot, kitaplarında Karyalıları aslında Ege adalarında yaşamış, daha sonra Dorların ve İyonların Yunanistan ve adalara yayılmalarıyla Asya kıyılarına göç etmek zorunda kalmış bir halk olarak anlatır. Karyalıların o zamanki adlarının Leleg olduğundan da söz etmiştir.

Homerosu'un İlyada'sında da Karyalılar, Akkalılar ile Troyalılar arasındaki savaşta Troyalılar'ın müttefiki olan Anadolu kavmi olarak görülür. Yine Homeros söz konusu destanında Karyalıların konuştukları dili barbarca bir dil olarak nitelendirir. Bu kaba ve sert dilin bugünkü Muğla diyalektiğinde kendini gösterdiği de düşünülmektedir.

Herodot, kitaplarında, tüm bunlara karşın, Karyalıların kendileriniise her  zaman Anadolu'da yaşadıklarını ve her zaman da Karyalılar olarak çağırıldıklarını söylerler. Milas'ta Karyalı Zeus'un bir tapınağı olduğunu ve bu tapınağın kendileri dışında sadece Mysia ve Lidyalıların ibadetine açık olduğunu belirterek eski Anadolu kavimlerine yakınlıklarını göstermek istemektedirler.

M.Ö. 7 ve 6.  yüzyıllarda Anadolu'nun büyük bir bölümü Lidyalılar'ın egemenliğine girmiştir. Fakat MÖ. 5. yüzyılda doğudan ilerleyen Persler, Lidyalıların egemenliğine son vererek Karya'ya kadar ilerlerler. Bu arada Muğla ve çevresindeki şehirleri de alarak 200 yıl kadar bölgede hüküm sürerler.

Persler, kurdukları imparatorluğun sınırları genişleyince yönetimleri, imparatorluğu satraplıklara (eyaletlere) ayırarak sürdürmüşlerdir. Muğla’da kurulan satraplık da Karya soyundan gelenler tarafından yönetilmiştir. Satraplığın en önemli ismi  M.Ö. 377'de başa geçen Mausolos olmuştur.
Mausolos zamanında özellikle Halikarnas şehri genişletilip komuta merkezi haline getirilmiştir.

M.Ö. 334'de İskender'in Anadolu'ya girişi ile bölgede Pers yönetimi son bulur. Muğla ve çevresinin yönetimini yine Karya soyundan, Mausolos'un kız kardeşi Ada'ya bırakır. İskender'in Lidya'dan çekilmesiyle Karya soyundan gelenler arasında karışıklıklar çıkar. İskender'in ölümüyle de tam bir karanlık döneme girer. Bundan sonra bölgedeki krallar arasında savaşa sahne olur Muğla ve çevresi. Bu arada güçlenen Roma ordusu, Karya ve Likya’yı  Rodos’un yönetimine, Batı Anadolu’nun geri kalanını da Pergamon (Bergama) kralına verir (M.Ö. 190). Fakat, 20 yıl kadar süren Rodos yönetimi hoşnutsuzluk yaratınca bir süre Pergamon krallığının denetimine verilir. En sonunda buraları Roma'nın eyaleti durumuna getirilir (MÖ.129). Bundan böyle uzun bir süre Roma İmparatorluğu’na bağlı bir bölge olarak varlığını devam ettirir.

Tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi Muğla'nın, genel olarak Karya bölgesinin, kıyı kenti olması dolayısıyla ilk çağda da deniz ticareti açısından büyük öneme sahiptir. Bölge ormanlar ve madenler açısından zengindir. Çok çeşitli ürünler yetiştirmeye elverişli verimli topraklara sahiptir. Bölge bu özelliklerinden dolayı tarih boyunca bir çok savaşlara, istilalara ve yönetim değişikliklerine maruz kalmıştır. Tüm bunları bölgenin gelişmesini tarihsel olarak yavaşlatıcı etmenler olarak görebiliriz.

 Orta Çağda Muğla 

M.Ö. 27'de Roma İmparatorluğu'nun kurulması ile doğu eyaletlerinin gelişimi hızlanır. Koşulların düzelmesi, özellikle deniz ticaretini kolaylaştırmakla kıyı şehirlerini de geliştirmiştir. Fakat M.S. 3. yy.'da imparatorluğun zayıflaması denizlerdeki güvenlik ortamının da değişmesine neden olmuş ve bu durum özellikle kıyıların gelişimini engellemiştir.

M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılması ile Karya bölgesi Doğu Roma-Bizans sınırlarına girer. Karya bölgesinde İlk çağlar ve Roma dönemine ait mimari ve plastik buluntuların az olmalarına karşın Bizans dönemine ait hemen hemen hiç önemli bir buluntu saptanamamıştır. Bunun nedeni Muğla ve yakın çevresinin Halikarnasos (Bodrum) ve Mylasa (Milas) gibi önemli gelişmeler arasına girmeyip ikinci planda kalmış olmasıdır. Kopuk bilgilerle de olsa 7. yüzyıldan sonra Türkler tarafından fethine kadar bu bölgede fazla sorunlu olmayan bir topluluğun olduğu söylenebilir.

1- Selçuklu  Dönemi: Bizans İmparatorluğu'nun zayıflamaya başladığı 11. yüzyılda Malazgirt Savaşıyla Selçuklu Türkleri de Anadolu’ya girmiş bulunuyorlardı. Türkler daha sonra 6 büyük kola ayrılarak Anadolu’da ilerlemeye devam ederler. Bunlardan Germiyanoğlu'nun beylerinden biri olarak
kabul edilen Menteşe Bey komutasındaki Türkler 1284'de Aydın ve Muğla'yı ele geçirirler. Bu dönemden sonra Muğla ve çevresi 'Menteşe' olarak anılır.

Menteşe beyleri denizden gelebilecek saldırılara karşı kapalı bir ova Milas'a yerleşmiş, merkezlerini de şehre yakın bir tepe üzerine kurmuşlardır. Merkezlerin ovadan ziyade yüksek yerlerde kurulması önemli bir güvenlik önlemidir.

Fakat, Muğla Menteşeoğulları döneminde ikinci planda kalmış bir kasabadır. Bu dönemde beyliğin merkezi olan Milas ve Peçin, limanlar arasında da Balat büyük önem kazanmıştır. Devrin önemli yapıları da Muğla’da değil Milas ve Peçin’de kurulmuştur.

2- Osmanlı Dönemi: Menteşe Beyliğinden sonrasına bakacak olursak; özellikle Niğbolu savaşından sonra Anadolu ve Balkanlarda gücünü hissettiren Osmanlı  Devleti  Yıldırım  Beyazıt  döneminde Menteşe  ilini  ele  geçirmiştir (1390-91).  Fakat  Timur’un  Osmanlılarla  yaptığı  savaşı kazanmasıyla  bir  süre daha  Menteşelilerin  yönetiminde  kalmışsa  da  1424’ten  itibaren  Osmanlı
Devleti’ne bir sancak olarak bağlanmıştır.

Bundan sonra özellikle, 15. yüzyılda Muğla, ticaret yollarından uzak ve idari rolü de sınırlı olan tarıma dayalı bir küçük kasaba olarak  karşımıza çıkmaktadır. Muğla gibi yerleşmelerin köy olarak kalmayışı ise Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim aygıtlarıyla ilgilidir. Kadıların çok çeşitli işlevleri ve tımar sistemi Anadolu ve Rumeli’nin en uzak köşelerinde bile birer idari ve ticari merkez olan kasabaları ortaya çıkarmıştır.

Osmanlılar döneminde Muğla ve çevresinde yukarıda belirttiğimiz genel durumu 16. yüzyılda bazı değişiklikler göstermektedir. Bunu, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos'u 1520'de fethetmesiyle canlanan ticarete bağlamamız mümkündür. Çünkü adalar için bir tahıl ambarı durumunda olan Anadolu'dan hububat ticareti her zaman kolay olmamıştır. Osmanlılar zamanında bu alanda bir kısıtlamanın hep var olduğu bilinmektedir.

Kanuni döneminde Marmaris'te bir kale ve bir hanın yapılması özellikle Rodos'la yapılan ticaretin daha serbest ve yasal hale geldiğine işaret olabilir. Muğla'da toplanan kıra özgü vergilerdeki düşüşler de yeni nüfusun tarımla ilişkisinin azaldığını ve kent yaşamına doğru kaydığını düşündürür.

Bu dönemde Muğla'nın göze çarpan bir özelliği de çok sayıda vakıf ve medreselerin bulunmasıdır. Evliya Çelebi de 1671'de Muğla'ya gelmiş ve bu konu ile ilgili görüşlerini şöyle ifade etmiştir: ''…bu şehirde ulema ve talebe çok olmakla 7 medrese ve 11 mektebi vardır''. Sosyal yaşam ve insanlarıyla ilgili olarak da: ''…gerçi Anadolu şehirlerindendir. Amma halkı gayet şehri ve farisiden ve garip dost kavmi  vardır…külah üzerine Mevlevi destarı sararlar, gayet salih kimseleri vardır…'' diyerek Muğla'nın bugün olduğu gibi o zamanki okuma eğilimini ve kültür hayatının zenginliğini yansıtır.

Fakat, genel olarak Osmanlı İmparatorluğu zamanında ekonominin büyük oranda tarıma dayalı olması, ticarete gereken önemin verilmemesi doğal olarak yapı faaliyetlerini ve kentleşmeyi de sağlamamıştır. Bölgede klasik Osmanlı mimarisini temsil eden yapılara rastlanmamaktadır.

19. Yüzyılda Muğla
Her türlü engel ve zorluğa rağmen ticaretin gelişmesi, para ekonomisinin kentlere hakim olması, özellikle  dış  ticaret  açısından  kıyı kentlerini geliştirmiştir. Ayrık, kentlerde ticaretle uğraşanların sayısı artmış, bu hareketlilik  kentin  diğer  yerleşimcileri  için  çekici  bir  durum yaratmıştır. Kentlerde esnaf ve zanaatkar sayısı artmıştır. 19. yüzyılda Menteşe sancağının dış ticareti büyük ölçüde kereste ve orman ürünleri satımı üzerine kuruludur. Ayrıca  günlük yağı, zeytin yağı, daha sonradan ekimi yaygınlaşan tütün da sancağın önemli gelir kaynaklarıdır. İhraç limanları ise Gökova ve Güllük’tür.

Bu yüzyılda yerleşmelerin bölgesel kademelerindeki yerleri aralarındaki işlevsel ilişkiler açısından Muğla örneğini de içeren küçük kentlerin Anadolu'daki bölgesel ilişkilerde önemli bir rolü vardır. Bölge ölçeğinde gördüğü işlevler açısından ne tam kentsel, ne de tam kırsal nitelikler gösteren küçük kent, yerleşmelerin bölgesel kademelenmesinde üst kademedeki büyük ticaret kenti ile alt kademedeki kırsal yerleşme arasındaki ilişkiyi sağlayan, kırsal alandan elde edilen artı ürünün toplandığı ve tüketici merkeze iletildiği bir ara merkez ve ''Pazar Yeri'' niteliğindedir.

Muğla, Milas gibi yerleşmelerde kara ulaşımının dağlardan kaynaklanan zorluğu nedeniyle kıyıya olan yakınlıklarıyla deniz ticareti açısından yukarıda tanımlanan  bir  ara merkez durumundadır. Çok tehlikeli ve sınırlı yollarla iç bölgelerden devletlerle taşınan ürünler limana ulaştırılmaktadır.

19. yüzyılda Avrupa'da sanayinin gelişmesiyle Ege'den Avrupa'ya çeşitli ham madde ve tarımsal ürünlerin ticaret miktarı da artmıştır. Bu dönemde Anadolu'da İzmir-Aydın demir yolu kullanıma açılmıştır. Fakat demir yolunun Muğla'ya kadar gelmemesi bu ilin Aydın kadar çabuk büyüyüp gelişmesine engel olarak görülebilir. Muğla 20. yüzyılın başına kadar bağlantı aracı olarak develeri kullanmıştır.

Muğla kent dokusu bilindiği üzere ilk olarak Asar Dağı'nın tepesinde yapılan kale ile oluşmaya başlamış (M.Ö. 400) daha sonra dağın yamacından güneye doğru bir gelişme göstermiştir. Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı Muğla kent yapısında ve buna bağlı bir çok alanda gelişmeler oldukça yavaş olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de çok fazla olumlu bir değişiklik olmamıştır. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun genel olarak içine girdiği değişim sürecinde Muğla'nın da daha hareketli, daha canlı bir kent yaşamı görünümü verdiğini görmekteyiz.

Muğla'da 19. yüzyılda özellikle yüzyılın sonlarına doğru etkin durumda olan iki sınıf vardır. Birincisi küçük çapta üretim ve perakende ticaretle uğraşan küçük esnaf ve zanaatkarlardır. İkincisi de, bölgeden topladıkları ürünleri düşük vergilerle dış pazarlara satan ve bu yoldan zengin olan tüccarlardır. Birçok kaynaktan anladığımız kadarıyla bu iki kesimin kentteki yerleşim yerleri birbirinden farklı ancak iç içe olmamıştır.kentte daha çok esnaf ve zanaatkar  olan yerli  halk, bugün hala ''Arasta'' dedikleri loncaların bulunduğu, Ulu Cami ve Kurşunlu Cami civarında yoğunlaşmaktadır. Fakat doğusunda Saburhane denilen alanda ise daha çok Rumlar yerleşmiş ve bunlar dış ticarette etkinlik göstermişlerdir.

19. yüzyıl sonunda İstanbul kökenli asker ve sivil bürokratların da kente yeni yaşam çevreleri ortaya çıkardığı ve bunların kent ve bölge ölçeğindeki ticareti elinde bulunduran Rum azınlıklarla yaşam biçimlerinin çok yakın olduğu görülür. Bu yeni gelen ailelerle Rumların işyerlerinin Konakaltı ve Saburhane meydanları etrafında yer aldığı ve yine bu çevrelerdeki konutlarda oturdukları gözlenir.

Cumhuriyet Dönemi Muğla 

1. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Sevr Antlaşması ile Muğla ve Antalya bölgesi İtalyanlara verilmiştir. Ege'de Yunanlılara karşı başlayan direnişe benzer bir durum yine bu bölgede İtalyanlara sergilenmiştir.

İtalyanların Lozan Antlaşması'nı takiben bu bölgeden çekilmelerini takip eden süreç sonunda ilan edilen Cumhuriyetin ardından Muğla il olmuştur. Bu  dönemden  sonra  da  daha  öncede  belirtildiği gibi Muğla’nın gelişmesinin önündeki en büyük engel ulaşım olmuştur. Demiryolunun Aydın'a kadar gelmesi bir ölçüde faydalı olmuşsa da cumhuriyetten sonra 1950’lere kadar kervanlar, hayvanla çekilen arabalar, motorlu taşıtlarla yapılan ulaşım yan yana  olmuştur. Karayolları alt yapısındaki gelişmeler sonucunda bazı gelişmeler olmuşsa da özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında tekrar sıkıntıya düşülmüştür.

Bir diğer belirtilmesi gereken nokta da Rodos'un 1912'de İtalyanlara geçmesiyle Muğla ekonomisinin kuzeye bağımlı hale gelmiş olmasıdır. Bu dönemde tarım alanında görülen değişmelerde çok önemli sayılmamaktadır. Muğla arazisinin çok dağınık olması bataklıkların fazla olması ve bu dönemde uygulanan toprak mülkiyetinin küçültülmesi politikaları gibi etkenler nedeniyle büyük bir gelişme beklemek zordur. Bataklıkların kurutulması çalışmaları ve yine bu dönemde Türkiye genelinde yaşanan tarımda makineleşme ve çok önemli bir diğer değişim olarak 19. yüzyıl sonunda ticaret imkanı yüksek olan bir ürün, tütünün yetiştirilmeye başlanması Muğla'da tarım alanında yaşanan gelişmelerdir.

Orman açısından ise oldukça zengin olan Muğla'da bu işle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra büyük ölçüde Alevi tahtacılar uğraşmışlardır. 20. yüzyılda ise bu konuda daha fazla teknik imkanlara sahip Rumlardan önce gelen bazı aileler orman işletmeciliğine, keresteciliğe hakim olmuşlardır. Yine madencilik alanında bu dönemde Muğla ise üç tür maden ve taş çıkarımı yapılmıştır. Özellikle zımpara madeni Muğla ve Milas da oldukça fazladır ki 1940’lı yıllarda Türkiye’de çıkarılan zımpara madeninin  %80’inden fazlası Muğla ilinden çıkarılmıştır. Krom, manganez ve kireç ocakları da yine bu bölgede önemli madenler arasındadır.

Yine bu dönemdeki nüfusun dağılımına baktığımızda 19. yüzyılın sonlarından 1950'lere kadar toplam il nüfusunda görülen artışın kentsel nüfusta görülmeyişidir. 1890'da  142.134 olan toplam il nüfusu 1950'de 241.640 olmuştur. Fakat kentli nüfus 1890'da 38.700 iken 1950'de 39.786'dır. Kentli
nüfus oranı 1890’da %27.23 iken 1950’de %16.46 olmuştur. Bu ilginç bulgular için çeşitli yorumlar yapmak mümkündür. Rodos Osmanlıların elindeyken Muğla bu ada kanalıyla dış ticarete açılma imkanına sahipti ve ticari ilişkilerle beslenen nüfus da fazla idi. Fakat cumhuriyet sonrasında tarımın ağırlık kazanması ilin ekonomisini kuzeye bağlarken bu bağlantının gelişimi için gerekli dış ilişkilerin  yetersizliği  içe  dönük  bir  durum  yaratmıştır.  Diğer  bir neden  olarak  da  tütün üretiminin  yaygınlaşmasıyla  daha  fazla  nüfusun  kırsal kesimde tutulabilmesi olarak düşünülebilir. 1940-45 yıllarında askeri birliklerin hareketinden kaynaklanan dalgalanmaları da değerlendirmezsek 1927-50 yılları arasında Muğla kent nüfusu sabit kalmıştır.

E- 1950-1990 Yılları Arasında Muğla
1950  sonrası  Türkiye  genelinde  yaşanan  en  önemli  değişimlerden  biritarımda makineleşme ve bunun sonucu ortaya çıkan büyük işletmelerle beraberiçe  kapalı  yerel  tarım  ekonomisinden  ulusal ve  uluslararası  pazarlarlabütünleşen bir tarıma doğru görülen gelişmedir. Yine döneme damgasını vuran diğer bir değişim ise kırdan kente doğru göçte görülen artıştır.

Ulaşım: 1950’li yıllardan sonra gelişen iletişim ve ulaşım olanakları artık Muğla'yı da kapalı bir tarım bölgesi olmaktan çıkarmıştır. Muğla'yı Aydın'a bağlayan Çine-Muğla yolu, Denizli'ye bağlayan Muğla-Kale-Tavas yolu turistik yöreleri bağlayan yolların yapımı 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı programına  alınmıştır. Bu ilk kalkınma planının kamu hizmetleri yatırımlarında geri kalmış bölgelere öncelik vermesiyle, Muğla gecikmiş bir şekilde de olsa ulaşım sorununu önemli ölçüde çözmüştür. Turizm açısından önemli yörelere yapılan yollar köylerin ulaşımını da kolaylaştırmıştır.

1981 yılında Muğla'da köylerin %15.9'unda yol bulunmamaktaydı. Aynı yıl Türkiye'de yolu olmayan köy oranı %19.9'du. Ulaşım alt yapısının gelişmesiyle ilde kullanılan araç sayısında önemli artışlar olmuştur. Bunun önemli nedeni özellikle 1970'ten sonra gelişen turizm sektörüne yönelik köydeki üreticilerin mallarını aracısız olarak kıyıdaki pazarlara kendi olanakları ile sunmalarıdır. 1970-80 yılları arasında ilde kişi başına düşen araç sayısı ülke ortalamasının üstünde yer almaktadır. 1980’de ülkede her 1000 kişiye 29 araç düşerken, Muğla’da bu sayı 38 olmuştur.

Tarım: Tarımda makineleşmenin Muğla'da çok fazla bir artı değişiklik yaptığını söylemek zordur. Dağ ve ormanlardan geriye kalan alan sürüme çok fazla uygun değildir. 1950'lerde traktör kullanımının artması ile ancak 96.000 hektardan, 1958'de 112.000 hektara, 1970'lerde ise 140.000 hektara ulaşabilmiştir. Oysa 1949-70 döneminde Türkiye'de ekili alan % 90'lık bir artış göstermiştir.

Muğla'da bu dönemde tahıl üretiminde artış 1961 yılına kadar sürmüş daha sonra düşmüştür. Bunun bir sebebi iç pazarlarda sebzeye olan talebin artması nedeniyle tarlaların sebze bahçelerine ve seralara dönüştürülmesi olmuştur.

Özellikle 70'li yıllardan sonra sanayi bitkilerinin önemi artmıştır. Bu dönemde tütün, pamuk, susam, vb. tarımda önemli yer tutmaktadır. Zeytincilikte 1970'lerde teknolojinin tarıma girmesiyle büyük gelişmeler olmuştur. Özellikle Milas’ta kurulan Milas Zeytincilik İstasyonu’nun çalışmaları önemlidir.

Nüfus: Muğla il nüfusu 1959-1985 yılları gerek kentsel nüfus gerekse kırsal nüfus önemli bir değişiklik göstermemiştir.

Durağan bir nüfus yapısı gösteren Muğla kentindeki nüfus dalgalanmaları eğitim olanaklarını kente öğrenci  nüfusunu  çekmesini askeri nüfusun mevsimlik çalışmaya gelen tarımsal işçi nüfusunu ve Muğla’nın köylerinden göç eden nüfusun yarattığı bir olaydır. Muğla’ya kendi köylerinden göç eden nüfus, iş bulmak yada kendi hesabına iş kurmak amacıyla gelmektedir.

Bu göç, Göktepe, Esentepe, Dokuzçam, Şenyayla, Kuzluk, Gönlüce, Fadıl ve Yemişendere köylerinden almaktadır. Bunların çoğu tarım toprakları olmayan orman köyleridir. 1970'li yıllarda, Muğla Merkez doğumlular, kent  nüfusunun %60.4’ünü, il içi doğumlular %26.7’sini il dışı doğumlular %12.5’ini, yurt dışı doğumlular %0.4’ünü oluşturmaktaydı (İller Bankası, Muğla İmar Planı Raporu, 1976-77:25).
1980’den sonra kentleşme oranındaki belirgin artış Türkiye’de olduğu gibi Muğla’da da göze çarpmaktadır. 1980-85 döneminde net göç hızına göre Muğla’nın toplam nüfusu ve gerçekleşen göç durumu şöyledir:

Muğla 1980-85 döneminde net göç hızına göre en fazla göç alan iller arasında 15. sırada yer alırken, 1985-90  döneminde  8.  sıraya  yükselmiştir  (II. Ulusal  Sosyoloji  Kongresi-Toplum  ve  Göç,  TC. Başbakanlık  DİE.   Sosyoloji
Derneği, 1996, Mersin).

Ekonomi: Muğla'nın özellikle 1960'lı yıllardan sonra ekonomik yapısı değişmeye başlamıştır. Bankalar, Tarım Kredi Kooperatifleri bu yıllarda Muğla'da şubelerini açmışlardır. Söz konusu dönemde faaliyet gösteren sanayi, esas itibariyle toprak işlerine dayanan kireç ocakları, kiremit, tuğla ve kireç fabrikalarıdır. Yine bir çok banka şubesi de yine bu dönemde açılmıştır.

Muğla'da büyük sanayi yatırımlarının gerçekleşmediğini, küçük üretimciliğin, esnaf zanaatkarlığın daha yaygın olduğu ekonomik çehrenin çok yavaş değiştiğini görmekteyiz. Fakat aldığı göç ve idari yönetim merkezi olarak gelişimiyle şehir dokusunun hızla güneye doğru genişlediğini görmekteyiz.
Özellikle 70'li yıllardan sonra inşaat sektöründe canlılık göze çarparken müteahhitlik, mühendislik gibi iş yerlerinin sayılarının artışı da gözden kaçmamaktadır.

Toplumsal  ve  Kentsel  Yapı: 1950'lerden sonra tüm Türkiye'de oluşmaya başlayan sanayileşme hamleleri hemen akabinde kurumsallaşmayı, yeni toplumsal tabakaları ve kentsel oluşumları beraberinde getirmiştir
.
Türkiye'de kentleşme ile sanayileşmenin birbirine paralel bir şekilde geliştiğini gözlemlemesek bile yine de sanayileşme hamlelerinin kentlere ve kentleşmeye olan etkilerinin büyük olduğunu söylememiz mümkündür. Meydana gelen tüm değişim ve gelişimler her ne kadar birbirinden farklılıklar gösterse de ortak olan tek bir gerçek vardır ki o da her yapı kendi yerleşim düzenlemelerini beraberinde getirmiştir.

Recai Güreli döneminde kent yerleşimine dönük olarak atılan ilk adımların 1936-1939 yılları arasında atıldığını görmekteyiz. Eski idari merkez, bugün adliye ve belediye binalarının bulunduğu Müştakbey Mahallesinde iken 1950'lerden sonra bu merkezin Cumhuriyet Meydanı'na kaydığını görmekteyiz. Bu yıllar öncesinde şehrin ileri gelenleri de bu idari merkezi çevreleyen Şeyh
mahallesinde bulunmaktaydı. Cumhuriyet döneminde Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenler ise Saburhane mahallesine yerleşmişlerdir.

Ticari merkezin güneye kayışı idarede olduğu gibi hızlı gerçekleşmemiştir. Mevcut durumun sebebi Muğla  ilinin  tarihsel  bir  süreç içerisinde getirdikleriyle yani idari bir birim özelliğinin diğer işlevlerinden etkin olması ve özellikle ulaşım sorunu yüzünden değişim ve gelişim süreçlerini
yavaş gerçekleşmesi ile açıklanabilir. 1950’li yıllardan sonra geçen süreçte kentin mekansal değişimini etkileyen üç önemli süreci vermemiz yerinde olacaktır. Buna göre;

a- Çok partili siyasal yaşama geçiş, tarım dışında çalışan nüfusun artması, kentleşmenin hızlanması gibi ekonomik ve sosyal gelişmelere koşul olarak Çalışma Bakanlığı ve SSK kurulmuş ve 1950'li yıllardan itibaren işçilere kurulacak konut kooperatiflerine kredi verilmeye başlanmış, bu ise yapı kooperatifçiliğini özendirmiştir. Türkiye Emlak Kredi Bankası, kooperatifler kurarak konut yaptırmak isteyenlere kredi vermek suretiyle onları desteklemiştir. 1953 ve 6188 sayılı yasa da kooperatiflerin gerçek kişiler gibi belediye arsa yardımlarından yararlanmalarını sağlamıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda Muğla'da Öğretmen Evleri, Emniyetçiler Kooperatifi ve İmar Bakanlığı Blokları gibi konut kooperatifleri kurulmuştur.

b- 1961'de İller Bankası tarafından Muğla kentinin imar planı yapılmış ve 60'larda uygulamaya geçirilmiştir. Böylece kentin Aydın-Marmaris şosesi güneyinde bulunan araziler parsellenmeye başlanmıştır. Planlı dönemde kentin su kaynaklarının kent su şebekesine bağlanması ve kent çevresinde bu su ile sulanan bahçelerin kurumaya bırakılması parselleme ve satış işlemlerini
hızlandırmıştır.

c- Bu yeni yapı alanlarında önce tek katlı yapılara imar müsaadesi verilirken 60'lardan sonra çok katlı binaların yapımına izin verilmiş ve bireysel mülk sahipleri kat mülkiyeti karşılığında evlerini müteahhit firma ve şahıslar aracılığıyla satmışlardır. Kat mülkiyeti yasası ile pekiştirilen bu süreç, orta sınıfların kent içinde artan arsa değerlerini bölüşerek ödemelerine olanak sağlamış ve Muğla'da kentin kuzeyinden güneyine doğru gelişen yer değiştirmeyi hızlandırmıştır. Ayrıca kentte belirlenmiş üç gecekondu önleme bölgesi daha vardır.Bunların ilk ikisi kuzeyde Aydın yoluna dik geçen Sekibaşı Caddesi’nin kuzeyinde, Karamehmet mahallesindedir. Üçüncü gecekondu önleme bölgesi toplu konut yapımına ayrılmış ve tüm alan kooperatiflere dağıtılmıştır. Bu bölgede 41 Evler, 112 Evler gibi konut siteleri bulunmaktadır. Muğla'nın 1985'e kadar aşırı bir göç almaması da çok önemli bir etken olsa da, asıl olarak kooperatifçiliğin çok yaygın bir şekilde görülmesi, belediyelerin bu konudaki dikkatli ve planlı çalışmaları gelişi güzel yapılaşmayı engelleyerek Muğla kent gelişimine düzenli bir yön vermiştir.

Bir diğer değinilmesi gereken nokta ise eski kente zarar vermeden, eski yerleşmelerin yıkılıp apartmanlaşması şeklinde değil de yeni yerleşme alanlarının açılması şeklinde gelişen bir kent çizgisi görülmektedir. Bu durum kentin tarihi özelliklerini kaybetmeden tarihle iç içe modern bir kent yaşamı açısından örnek bir durum yaratmıştır.

Muğla Kent Dokusunu Koruma Çabaları: Kentin eski kesimlerinde ulaşım, alt yapı, servis ve hizmetler ve genellikle yaşam koşulları yeni kesimlerde sağlanan standartların gerisinde kalacak ve bir ölçüde sorun alanlarına dönüşecektir. Ancak, Muğla ölçeğinde, yapılar mülk sakinleri tarafından kullanılmaya ve bakılmaya devam etmiş, işlevlerini sürdürmüş ve alan kentin önemli bir konut alanı, ticari ve idari merkezi niteliğini sürdürmüştür. 1950'li yıllarda hazırlanan imar planı, eski kesimlerin yol düzeninde önerdiği değişiklikler uygulanmamıştır. 1970’li  yıllarda, ülke düzeyinde sit alanlarının ve korunacak yapıların tanımlanması çalışmaları kapsamında Muğla'da da mevcut sit alanı tanımlanmıştır. Bunu izleyen yıllarda, koruma imar planı  hazırlanmış, kentsel  sit  alanı  içinde farklı bölgeler, yeni yapılaşma ve onarım koşulları belirlenmiş, ulaşım sistemi düzenlenmiştir.Belediye,  kentsel  sit  alanı  içinde  gerek  tescilli  evlerin  onarılmalarını, gerekseyeni  yapıların  projelerini  onaylama  ve  uygulamalarını  denetleme  görevini yüklenmiştir. Aynı yıllarda, Saburhane Meydanı düzenlenmiş, Şaraphane binası kamulaştırılarak  onarılmış  ve kafeterya  işlevi  verilmiştir.  Ayrıca  1985'te, Konakaltı semtindeki tarihi han ve çevresinin düzenlenmesi çabalarına geçilmiş, doku içinde bir evin müze, bir diğerinin yaşlılar evi olarak onarılması yönünde çaba gösterilmiştir. Tarihi çevreleri sorun alanları olarak görüp, modernliğin önünde engel olarak düşünen ve yıkımlarla kısa yoldan sorunu halletmeyi iş bilen zihniyetin iş başında olduğu kentlerde insanlar, bugün birbirlerine uzak, yabancı yaşarken; tarihi, yeniliklerle yeniden yaratan zihniyet, insanları tarihe yakın olarak bugüne daha  dost taşımaktadır. Muğla bu olumsuzluğu yaşamayan şanslı kentlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Endüstri Devrimi  ile  birlikte  kırsal  yaşamın  yavaş yavaş  azaldığını, kentsel yaşamın ön plan çıkması sonucunda kent, insanın hayatının en önemli fiziki ürünü ve insan hayatını yönlendiren en önemli yapı haline gelmiştir. Batı kentlerinde  kent  ve  kente  dönük  yapılanmaların  19.  yüzyılda başlayarak günümüze kadar bu sürecin sürdüğünü görmekteyiz.

Özellikle II. Dünya Savaşından sonra tarımsal ekonomiye önem veren ekonomilerin yavaş yavaş sanayileşmeye doğru yöneldiklerini görmekteyiz. Bu süreç beraberinde hızlı bir kentleşme hamlesinin ve sürecinin içine girilmesine sebep olmuştur. Tarımsal alanda makineleşmeyle birlikte kitlesel anlamda nüfus hareketlerinin  gerçekleştiği  kentler  demografik  bir takım  niteliklerin ortaya
çıkmasına  sebep  olmuş  ve  beraberinde  bir  takım  sorunları  doğurmuştur.  II. Dünya Savaşı sonrası liberalizasyon sürecinin içinde kendisini bulan ülkemizde de benzer bir şekilde makineleşme ve sanayileşme hareketleriyle birlikte kırsal kesimde  meydana  gelen  işsizlik  ve  işsiz  kitleler kente doğru  bir  hareketin başlamasını  sağlayarak  beraberinde  diğer  azgelişmiş ülkelerde  de  karşılaşılan problemlerin  doğmasına  sebebiyet  vermiştir.  Kültürel  ve  sosyal  alanda  bir
aynılığın  bulunmadığı  ülkemizde  bu  kitlesel  hareketler  beraberinde  kent dokusuna ait olan bir takım çatışmaları ve gerilimleri ortaya çıkarmıştır. Değinilen  bu  konulardan  yola  çıkarak

Muğla'nın genel bir değerlendirmesini yapacak olursak 1960-70'lere kadar özellikle ulaşımdan
kaynaklanan engellerden dolayı büyük ölçüde içe kapanık bir ekonomik yapıya sahip  olduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır. Tarım işletmelerinin sahip oldukları toprakların, çok büyük parçalara bölünmeden, büyük bir kısmının orta büyüklükte ve dengeli dağılımı nüfusun önemli çoğunluğuna tarımdan gelir sağlamayı kolaylaştırmıştır. Özellikle yine ulaşım  alanındaki yenilik ve gerekli alt  yapısal  hazırlıkların artmasıyla birlikte bölgedeki turizm alanlarının hareketlenmesi bölgenin ekonomik anlamda gelişimine önemli bir katkıda bulunmuştur. Yine 1992 yılında kurulan, bölgeye öğrenci nüfusu açısından ve kentsel faaliyetlerin çeşitlilik ve canlılık kazanmasında önemli bir katkı sağlayan üniversitenin varlığı da yine bu belirtilen gelişime katkısı büyük olmuştur.

Bölgedeki gecekondu önleme bölgelerinin düzensiz yapılanmaların önüne geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra bölgedeki  kooperatifçilik anlayışının oturmuş olması bu düzensiz kentleşmeyi önlemeye  dönük politikaları desteklediğini de belirtmemiz yerinde olacaktır. Bölgede belirtmiş olduğumuz  sebeplerden  dolayı  hızlı  dönüşümlerin yaşanmaması ve yine bölgenin kendine has yerleşim alanı özellikleri sebebiyle kontrollü ve planlı çizgisinde ilerlenmesine dönük olarak kolaylıkları beraberinde getirmiş ve Muğla belirtilen özellikleri sebebiyle ülkemizin kentsel
dokuların korunması ve yine geleneksel ile modern çizgilerin bir arada varlıklarını devam ettirmesi bakımından ülkemizde örnek kabul edilebilecek bir potansiyele sahiptir.

KAYNAKÇA

-Sevgi Aktüre, 19. Yüzyılda Muğla, Tarih İçinde Muğla, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1993

-Ömür Bakırer, Ortaçağda Muğla, Tarih İçinde Muğla, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1993

-George Bean, Turkey Beyond The Meander

-Egon Ernest Begel, Kentlerin  Doğuşu, Cogito-Kent ve Kültür, Sayı:8, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996

-Murray Boochin, Kentsiz Kentleşme, Ayrıntı Kitabevi, İstanbul, 1999

-Kürşat Bumin, Demokrasi Arayışında Kent, İz Yayınları, İstanbul, 1998

-Evliya Çelebi, Seyahatname, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1985

-DİE, Muğla Ekonomik ve Sosyal Göstergeler, Ankara, 1998

-DİE, Nüfus Verileri, Ankara, 1996

-Oktay Ekinci, Yaşayan Muğla, Numune Mücellithanesi, İstanbul, 1985

-Sema Erder,  Kökene Dayanan Dayanışma İlkeleri ve Kentte Ortak Yaşama, Türkiye’de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları, Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları, Ankara, 1998

-Gülden Erkut,  Kentleşme  Sürecinin  Sosyolojik  Boyutu,  Kentleşme  ve Kentlileşme  Politikaları,  Türkiye  Sosyal  Ekonomik  Siyasal Araştırmalar Vakfı, Ankara, 1991

-Jean Gimpel, Ortaçağda Endüstri Devrimi, Tübitak, Ankara, 1997

-Child Gordon, Kendini Yaratan İnsan, Varlık Yayınları, İstanbul, 1996

-Herodotos, Herodot Tarihi, Remzi Yayınları, İstanbul, 1991

-İçduygu, Ahmet-Sirkeci, İ, Cumhuriyet Dönemi Türkiyesinde Göç Hareketleri, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, TC İş Bankası Yayınları, İstanbul, 1998

-KARTAL,  Kemal,  Ekonomik  ve  Sosyal  Yönleriyle  Türkiye’de  Kentlileşme, Adım Yayınları, Ankara, 1992

-KARTAL, Kemal, Kentleşme ve İnsan, TODAİE, Ankara, 1978

-Ruşen Keleş, 1951-60  Yıllarında  Kent  Araştırmaları, Türkiye’de Sosyal Bilim Araştırmalarının Gelişimi, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını, Ankara, 1986

-Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, İmge Kitabevi, Ankara, 1996

-MOORE, Barrington,  Diktatörlüğün ve Demokrasinin Kökenleri, V Yayınları, Ankara, 1989

-Sevin Osmay, 1923'ten Bugüne Kent Merkezlerinin Dönüşümü, 75 Yılda Değişen Kent ve Uygarlık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1998

-Sevin Osmay,  1950-87 Döneminde Muğla Kenti, Tarih İçinde Muğla, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1993

-Henri Pirenne, Ortaçağ Kentleri: Kökenleri ve Ticaretin Canlanması, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994

-Yakut Sencer, Türkiye'de Kentleşme, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1979

-Metin Sözen - Uğur Tanyeli, Sanat Kavramı ve Terimleri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992

-Ergün Taneri, Şehircilik Konuları, İ.D.M.M.A Mimarlık Bölümü Yayınları, İstanbul, 1978

-İlhan Tekeli, Cumhuriyet Döneminde Muğla, Tarih İçinde Muğla, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1993

-İlhan Tekeli, Türkiye'de 19. Yüzyıl Ortalarından 1930'a Kadar Kentsel Araştırmanın Gelişimi, Türkiye'de Sosyal Bilim Araştırmalarının Gelişimi, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını, Ankara, 1986

-İlhan Tekeli, Türkiye'de Cumhuriyet Döneminde Kentsel Gelişme ve Kent Planlaması, 75 Yılda Değişen Kent ve Uygarlık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1998

-Ünal Türkeş, Kurtuluş Savaşında Muğla,Yelken Matbaası, Muğla, 1973

Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Muğla Vilayetine Yaptığı Geziler

Bu çalışma giriş ve sonuç bölümü dışında iki bölümden oluşmaktadır. 1. bölümde, 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün Fethiye ve Marmaris ziyaretleri ele alınmıştır. 2. bölümde de, 1949 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Muğla'yı ziyareti ve burada yaptığı konuşma belirtilmiştir.

Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyetin ilanından sonra sık sık yurt gezilerine çıkarak Türk Milleti'nin arasında olmuş ve onlarla duygu ve düşüncelerini paylaşmıştır. Atatürk bu yurt gezilerinin sebebini Nutuk'ta şöyle açıklar:
“…  Halk  ile yakından temasa geçmek ve onlarla bugün ve geleceğe
ait görüşmelerde bulunmak isterim.

ATATÜRK’ÜN FETHİYE VE MARMARİS’İ ZİYARETLERİ

Atatürk bu yurt gezilerinden birisini 1935 yılında Akdeniz ve Ege sahillerine yaptı. Bu gezi şöyle gerçekleşti. Atatürk, 22 Şubat 1935 tarihinde geldiği İstanbul'dan 16 Şubat 1935 tarihinde ayrılarak 18 Şubat 1935 tarihinde Antalya'ya ulaştı. Buradan 19 Şubat'ta ayrılan Atatürk, 20 Şubat 1934 tarihinde Mersin'e vardı. Mersin'de bir gün kaldıktan sonra 21 Şubat'ta buradan da ayrılan Atatürk, 22 Şubat 1935 tarihinde saat 20.35'de Fethiye'ye geldi.

Atatürk, Ege Vapuru ile Mersin’den Fethiye’ye geldiği zaman şöyle bir olay geçti:

Atatürk'ün Fethiye'ye gelmesinin şerefine Fethiye halkı şenlik yaparken, gemilerden de havai fişekler atılıyordu. Kendisine refakat eden Zafer Torpidosu'nda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini seyrederken, kumandanlardan biri, Zafer Torpidosu kumandanına bir torpil atmasını söyledi.
Torpido Kumandanı:
-Hay hay efendim, dedi, yalnız bir torpilin kıymeti elli bin liradır.
Bunun üzerine Atatürk:
-Vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin değildir.
Ve torpido kumandanına dönerek:
-Sizi tebrik ederim, diye iltifatta bulundu.

22  Şubat 1935 tarihinde Fethiye'den ayrılan Atatürk 23 Şubat 1935 tarihinde Marmaris'e geldi. Bu haber dönemin basınında; Atatürk Marmaris'i Şereflendirdi, başlığı ile verildikten sonra, Atatürk Ege Vapuru ile saat 19.00'da Marmaris Limanı’na geldi.  Marmaris şimdiye kadar görülmemiş bir sevinç içindedir, şeklinde yazıldı. Atatürk Marmaris'te bir gün kaldıktan sonra 24 Şubat 1935 tarihinde şehirden İstanbul'a hareket etti.

CUMHURBAŞKANI İSMET İNÖNÜ’NÜN MUĞLA’YI ZİYARETİ

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Muğla'ya yapacağı ziyaret CHP bölge müfettişi Hulki Cura'dan alınan bir telgraf üzerine öğrenildi. Bunun üzerine Muğla'da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün gezisi programını yapacak bir tertip heyeti oluşturuldu. Bu heyette vali, belediye başkanı, Muğla milletvekilleri, garnizon  komutanı ve Halk Gazetesi yazı işleri müdürü vardı.

İsmet İnönü'nün geleceği gün olan 16 Ağustos 1949 günü Muğla halkı Hükümet Konağı ile Muğla Ortaokulu (Bugün Kız Meslek Lisesi) arasındaki caddeyi doldurarak Cumhurbaşkanı İnönü’yü beklemeye başladı. Akşam saat 20.00 sıralarında Muğla’ya gelen Cumhurbaşkanı İnönü’yü büyük bir kalabalık ve devlet erkânı karşıladı. Muğla Ortaokulu önünde arabasını durdurarak halkı selamlayan Cumhurbaşkanı İnönü’ye Belediye Başkanı İskender Alper Muğla’ya gelişi nedeniyle şu konuşmayı yaptı:

''Savaşın eşsiz kahramanı, sulhun kudretli diplomatı, faziletin yüksek timsali, Türk'ün büyük evladı Sayın İnönü hoş geldiniz.
23 seneden beri hasretinizi çeken Muğlalıların Aziz Cumhurbaşkanlarını bugün görmekle duydukları bahtiyarlığı huzurlarınızda arzederim.
Vatandaşlarımın  sevinçlerinin  azameti  göğüslerini  kabartmakta, sevgilerinin  derinliği gözlerinden okunmaktadır. Yurt ve millet sevgisiyle çarpan kalbimiz, asil ve temiz duygularla titreyen varlığınız en büyük ümit, cesaret ve teselli kaynağımızdır. Milletimizin büyük kısmı, daima türlü ve feyizli izinizde ve arkanızdadır. Allah sizi başımızdan eksik etmesin, sağ olun! var olun!''

Bu konuşmadan sonra Cumhurbaşkanı İnönü, Muğla Ortaokulu'ndan Hükümet Konağı'na kadar yürüyerek geldi. Daha sonra Halkevi'nin balkonuna çıkan İnönü, Muğla halkına kendisine gösterdiği ilgiden dolayı bir teşekkür konuşması yaparak; Muğla’yı çok şirin ve halkını çok sıhhatli ve neşeli gördüğünü ve bu yüzden büyük bir zevk duyduğunu belirtti.

16 Ağustos akşamını Halkevi binasında geçiren Cumhurbaşkanı İnönü 17 Ağustos 1949 günü saat 11.30'da Halkevi bahçesini ve Cumhuriyet Meydanı’nı dolduran halka hitaben şu konuşmayı yaptı:

Muğlalılar,  Aziz  Hemşehrilerim.
İnsana huzur içinde, sükunetle düşünmek zevkini tattıran muhitinizde ve mizacınızda sizinle konuşmak istiyorum. Siz memleketimizin o köşesindesiniz ki burada vatandaşlarım bir evin en kıymetli yerinden kiremidinin üstüne kadar her şeyin tertemiz olmasını adet edinmişlerdir. Yaşamasından temizliğe bu kadar kıymet veren bir muhit, temiz sözleri ve temiz münasebetleri düşünecek, taktir edecek en büyük kemale ermiştir. Sizinle kısa ve yalnız hadiseler üzerinde görüşeceğim. Ve Muğla'da söylediklerim bütün memlekette düşüncelere, şimdiye kadar söylediklerimde birbirini ekleyerek salim neticelere varmayı kolaylaştıracaktır.

1947’deki siyasi durum:

Muğlalılar, bu yeni siyasi rejim yalnız Türkler zamanında değil bugünkü ve dünkü Türk hükümetlerinden evvelki Türkler tarafından zamanında tarihin eski idarelerinde de bu ülkelere yerleşememiş olan bir rejimdir. Biz o rejimi bütün şark âlemine ve bütün garp âlemine göstererek bu memlekette yerleştirmek iddiasındayız. İddia sahipleri iktidarda olanlar ve iktidarda olmayarak onunla mücadele eden muhalif partilerdir. Dava müşterektir. Ve daha milletin büyük bir davasıdır.

Bu kısa zamanda büyük bir buhranı 1947 Temmuzunda gördüm. Karşılıklı itimatsızlık en yüksek dereceye çıkmıştır.

Senelerden beri yapılan bu haksız propagandaya göre iktidar zalim bir zorba safı imiş gibi gösteriyordu. Ve bu memlekette köklü bir kanaat haline gelmiş olan bir eski haksızlık olarak muhalefet azgın bir haydut gibi görülüyordu.

Anlaşma politikasına karşılık

Şiddet politikası:
Muğlalılar, sözlerimi doğru anlayın siyaset münakaşasında muhakemesini tamamıyla kaybetmiş olanların birbirine neler reva görebilecek hale gelebileceklerini belirtmeye çalışıyorum.

İşte ben bu havayı yenmek için ortaya girdim. Siyaset adamlarını iddialarının hiçbir noktasından ayırmaya çalışmaksızın en iptidai insanlık kaideleriyle birbirini bağlamaya çalışarak halkın içine girdim. Hep beraber vatandaşlara siyasi partilerin insan gibi birbiriyle geçinmelerinden vatan için
yalnız fayda olacağını anlatmaya çalıştım. Bunun millete verdiği rahatlığı ve siyasi hayatımıza getirdiği emniyeti gözlerinizle gördüğünüz ve ruhlarınızla hissettiniz. Bu politika siyasetin her meselesinde olduğu gibi bir yeni münakaşayı, onun muhalefet için zararlı olduğu münakaşasını doğurdu. Bu politikanın lüzumsuz ve faydasız olacağı fikri iktidar partisi içinde de vardı. Serbest rejimde en doğru zan olunan bir fikir üzerinde bütün vatandaşları aynı kanaate getirmek iddiası boştur. Serbest rejimin bir karakteri de en doğru bir fikir üzerinde bile ona muhalif olanların bu fikri beğenmediklerini söyleyebilmeleridir.

Bu ufak mukaddimeyi şunun için yapıyorum ki 12 Temmuz beyannamesini gerek muhalefete ve gerek iktidarda doğru bulmayan vatandaşlarımız bu hareketlerinde şikâyet edecek hiçbir mevzu görmem. Bu münakaşa esas tabiatı itibariyle iç politikada anlaşma politikası ile şiddet politikasının müsademesinden ibarettir. 1949 buhranı bu çatışmanın en yüksek noktasıdır. Ve bu noktada vaziyet şiddet politikasının üstün gelmesi şeklinde meydana çıkmıştır. Bu hikâyenin ehemmiyeti var. Geçirmekte olduğumuz buhran köşede bucakta zuhur eden kaza kabilinden fikirlerin ve hadiselerin
neticesi değildir. 1947'den beri (demokratik rejimde, hususiyle uzun müddetten beri tek parti zihniyeti içinde alınmış olan insanlar karşısında muhakemeye, düşünceye, anlaşmaya yer vererek bir netice alınamaz. Bunlara şiddetle muamele etmeli) fikrinde olanlar nihayet galebe etmişlerdir. Bunun neticesi tabiatıyla memlekette birbirine karşı emniyetsizliktir. Bu yeni safha 12 Temmuz günlerinden daha da ehemmiyetlidir. Çünkü  şiddet  politikasının  yeni  safhası artık  ulu  orta  tezahürlere  istinat etmiyor.  Mazbut  bir  şekilde  prensiplere bürünerek vatandaşın hayatına daima istikamet verecek şekiller  alıyor. Kanun telakkisi  gibi,  hangi  kanuna  riayet  olunacak ve hangisine riayet olunmayacak telakkisi gibi ve vatandaşlara (henüz rast geldiğimiz yerde değil fakat seçim gibi muayyen bir mevzuda açık olarak haksızlığına emin olduğunuz hareketlere karşı kendiniz elinizden gelen her şeyi yapabilirsiniz) gibi bir takım prensipler ortaya çıkıyor.

Eğer sükûnetle düşünürseniz hatırlayacaksınız ki 1947'den sonra şiddetli bir usul tutmak taraftarı olanlar karşılarında ilk önce bertaraf edilmesi lazım olan engel gibi beni bulmuşlardı. Ve devlet reisini kendi politikasına karşı gelen adam olarak bütün tarizlerin tek hedefi tutmak siyaset olmuştu. Nihayet bu siyaset açıktan ifade olunmuş herkesin bildiği bir siyasettir. Kanun teminatı içinde işlemektedir. Ve yargıçlara cevap vermek mes'uliyetini üzerine aldığı halde kanun teminatı içinde vatandaşın takdirine kendisini arz etmektedir. Vatandaş doğru bulursa yürüyecek, doğru bulmazsa yürümeyecektir.

İşin yeni bir dikkate ve muhakemeye değerli olan tarafı öteki taraftır. Yani 1947'de demokratik bir rejimin karşılıklı hürmet ve anlayışa dayanarak yaşaması mümkün olduğuna inananların kanaatine vardıktan sonra onlarda karşılarında mani olarak gene beni bulmalarıdır.

Demek ki şiddet politikasını başından kabul edenler ve sonunda ortaya gelenler tarafından aynı engelle karşılaşıyor. Bu engel devlet reisidir. Bu da tabii bir hadisedir. Çünkü şiddet politikası istemez vatandaşları kanun dışına sevk etmeye varır kanunu müdafaa ile vazifeli olan adam elbette ilk önce karşıya çıkacak adamdır. Anlıyor musunuz? Muğlalılar. Sesim iyi işitiliyor mu?
Birbirimizi sükunetle dinliyor muyuz? {dinliyoruz sesleri ve alkışlar}

Dünyanın hiçbir sebebi, vatandaşların birbirinin boğazına sarılmasını haklı göstermez. Vatandaşlarım bu rejim birbirine hürmet esasından ayrılacak, birbirine şiddet tatbik edecek yola girdikten sonra yan yana iki evin ve bir evde iki kardeşin nihayet birbirinin boğazına sarılması kaçınılmaz bir neticedir. Ben işte bu anda vatandaşlarımın arasına giriyorum. Uyanın dünyanın hiçbir sebebi vatandaşlarımın birbirinin boğazına sarılmasını haklı  gösteremez. Bu bizim içinde bulunduğumuz siyaset hayatı (ya benim dediğim  olacak  veya öleceğim, öldüreceğim) davası değildir. Bir defa gözler kararıp kafalar kızdıktan sonra (ya dediğim olacak ya öleceğim) davası bu vatanı tuzla buza döndürür. Aklınızı başınıza alın, diye günlerden beri bağırıyorum.

1947 Temmuzunda siyaset adamlarını yanıma alarak halk içine girdim.Onlara yeni rejimin çıkar yolunu göstermeye çalıştım. İddialı bir söz söylemeyelim. Onlarla beraber yeni rejimin çıkar yolunu bulmaya çalıştım.1948'de siyaset adamlarını yanımda bulmuyorum. Halk içine girdim.

Ey vatandaşlar, siz  (ya dediğiniz olacak, ya birbirimizin canına kıyacağız) davasını kabul ediyor musunuz?  {hayır,  sesleri} Siz herhangi bir sebeple birbirinizin boğazını sarılmayı kabul ediyor musunuz? {kabul etmiyoruz, sesleri}

Her taraftan aldığım cevap, hayır kabul etmiyoruz.Şimdi bu neticeyi halk içinden aldıktan sonra meselelerin hepsi hal yolundadır.

Meselenin hepsini sorumlu ve yetkili siyaset adamlarının halletmesi daha kolay olacaktır. {var ol, sesleri} İşler, vatandaşların münasebetlerinde bir defa  salim  yolu  bulduktan  sonra  partilerin birbirleri  ile  münasebetleri  daha ciddi ve daha doğru olacaktır.

Bütün kuvvetler elinde olduğu halde işte bakın hiçbir halimizi ve fikrimizi beğenmeyen vatandaşlar nasıl emniyet ve huzur içinde çalışıyorlar, diye âleme misal gösterenler iktidar partisi en büyük şerefe layıktır. Karşıdaki bütün kuvvetlere ve bu kadar eski zamandan  gelen adetlere karşı biz fikrimize sahip  olan  hür  vatandaşlar  olarak  muhalif  parti  içinde  çalışıyoruz  diyebilen vatandaşlar memlekette  hür  vatandaşlığın  huzur  verecek  misallerini  teşkil ederler.  Bir  millet  kendi  bünyesi içinde  muhalif siyasi kanaatte olan vatandaşlarını dost  olarak  bir  arada  bütün  dünyada gösterebildiğini  milletler ailesinin  en  üst  tabakasında  olan  üyelerinden  biridir.  Anlıyor  musunuz,
Muğlalılar? {Anlıyoruz sesleri}

Vatandaşlarım, demek ki siz memleket içinde siyasi mücadeleler neticesi (birbirimizin  boğazına sarılmayı  kabul  etmiyoruz) diye her siyasi partiden olan ve hiçbir siyasi partiden olmayan vatandaşlar seslerinizi yükselttiğiniz zaman kimin daha şerefli yerde ve kimin daha ziyade mağrur olmaya haklı olduğunu kimse ayırt edemez. Çünkü hepsinin hissesi ve hepsinin tesiri birbirinden o kadar üstündür.

Vaziyet bu şimdi bütün prensipler siyaset cereyanlarını birbirinden ayıran haklı haksız bütün farklar yerli yerinde durduğu halde ben vatandaşlarımla beraber onların karşısına bir iki mevzu ile çıkıyor ve davayı behemal halledeceğimden zerre kadar şüphe etmiyorum. {Bravo  sesleri ve şiddetli alkış}

İki esaslı mevzu:

O mevzuları söyleyeyim: Bu vatanda sükûneti, muhakemeyi ve medeni münasebetleri yürütebilmek için her şeyden evvel huzur ve emniyet lazımdır.Bugün iktidarda bulunan hükümetin kendi vazifesini tamamı ile ve hakkıyla ifa edeceğinden hiçbir tereddüdün olmamasına bağlıdır. Memlekette hükümet vardır. Memlekette huzur ve sükûn vardır. İçerde ve dışarda herkes bunu bilecektir. Bu bir…

Bu memleketin vatandaşları şehirde ve köyde başlı başına bir siyasi kanaat sahibi olmakla mağrurdurlar. Bu memleketin hiçbir siyasi partiye girmemiş ve muhtelif siyasi partilerde bulunan vatandaşları kendi aralarındaki hiçbir münakaşa yüzünden birbirinin boğazına sarılmayacaklardır. Birbirine düşman olmayacaklardır. Bunu şüphesiz bir surette, memleket içinde oturan, memleket dışında oturan siyasette yüksek mevkii olan, daha mütevazı mevkide bulunan herkes bilecektir. Bu vatandaş kitlesi düşman olmayı ret etmiştir. Anlıyor musun Muğlalılar? Doğru söylüyor muyum Muğlalılar? {Anlıyoruz ve çok doğru söylüyorsun sesleri}

Serbest bir seçimin neticesine siyasi partiler tahammül edeceklerdir:

Üçüncü anahtar: Serbest bir seçimin neticesine siyasi partiler tahammül edeceklerdir. Siyasi partiler serbest bir seçimin neticesine boyun eğeceklerdir. Arzuları ile bunu yapacaklardır. Arzu etmeseler de bunu yapmağa mecbur olacaklardır. Anlıyor musunuz Muğlalılar? Dava bundan ibarettir.

Bu üç esas üzerinde bu memleketin işlerini selamete götürmek bu vatandaşların siyasi kanaatleri ne olursa olsun vatanın büyük meseleleri üzerinde vatandaşları bütün olmuş, bölünmez ve ayrılmaz bir irade gibi muhafaza etmekle mümkün olacaktır.

Teşekkür ederim Muğlalılar, sizin muhabbetinizle, sizin sükûnetinizle birkaç gündür söylediğim sözleri bir başka şekilde hülasa etmek fırsatını buldum. {şiddetli alkışlar}

Muğlalılar, her dileğiniz, her arzunuz bütün muhabbetinizle el üstündedir. Siz benden akıllısınız. Ne vakit yapılır, nasıl yapılır, düşünerek arzularınızın yerine getirilmesini takip ediniz. Muğla istediklerinizin hepsinden daha fazlasıyla layıktır. Emin olabilirsiniz ki Muğla'nın yol meselesi, sıkıntıda olan yerlerinin geçimi meselesi hiçbir zaman hatırımdan çıkmamıştır. Allah ısmarladık, sağ olun-var olun Muğlalılar.

Konuşma bittikten sonra halkın dilek ve şikâyetlerini dinleyen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye Ahmet adında bir vatandaş, memlekette işsizliğin arttığını, bunun için halkı geçindirecek bir fabrika açılması temennisinde bulundu. Bu dilekleri kabul eden İnönü bu konuyla bizzat kendisinin de ilgileneceği vaadinde bulundu. Halk dağıldıktan sonra İnönü, Halkevinde ilçe ve beldelerden gelen heyetleri ayrı ayrı kabul ederek onların da dilek ve şikâyetlerini dinledi.

Bu halka hitabından ve görüşmelerden sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 17 Ağustos 1949 gün ve saat 15.30’da Muğla'dan ayrıldı.

Cumhuriyet döneminde hem Mustafa Kemal Atatürk hem de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü sık sık yurt gezilerine çıkarak bir yandan halkın sorunlarını yerinde görerek onlara çözüm üretmeye çalışırken diğer yandan da halkın moral düzeyini yükseltici konuşmalar yapmışlardır. İşte bu gezilerden bir tanesini 22 Şubat 1935'de Fethiye'ye ve 23 Şubat 1935'de Marmaris'e Mustafa Kemal Atatürk gerçekleştirmiştir. Diğerini de 16 -17 Ağustos 1949 tarihlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Muğla'ya yapmıştır.

KAYNAKÇA

Arşiv:
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490.01.723.510.2

Gazeteler:
Anadolu Gazetesi
Muğla'da Halk Gazetesi
Anadolu Gazetesi, 25 Şubat 1935,

Kitaplar:
-Akça,  B.  (2002).  Sosyal, Siyasal ve Ekonomik Yönüyle Muğla  (1923-1960), Ankara
-Erendil, M. (1988). İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara.
-Türkiye  Cumhuriyeti  Tarihi,  (2002),  Haz.  Durmuş  Yalçın  v.d, cilt. II, Ankara
-Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ankara, 2007,
-Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara,1988


[Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi
Bahar 2011 Sayı 26
Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Muğla Vilayetine Yaptığı Geziler
Bayram AKÇA-Osman KÖSE]














Muğla'da Eski Yazı Akrostişli Bir Mezar Taşı Şiiri

Muğla mezar taşlarının büyük bir kısmı, merkez ilçe kabristanı olan Hamursuz Dağı eteklerindedir. Buraya 1937 yılında, şehir merkezinden nakledilen mezar taşlarının tamamına yakını, Osmanlı dönemine âittir. Pek çoğunda muhtelif mısralardan ibâret şiirlerin bulunduğu bu mezar taşlarından birisi 12 Ekim 1879 günü vefat eden Ayşe adlı bir kadının mezar taşıdır.

Ayşe hanımın mezar taşının özelliği, adını oluşturan harflerin ilk harf olduğu akrostişli bir mezar taşı şiirine sahip olmasıdır. Bu şiir, mezar taşına, saç örgüsü şeklinde işlenmiştir ve Ayşe kelimesindeki harfler, hem mısra başı, hem de mısra sonu harfi olarak kullanılmıştır. Saç örgüsünün orta boşluklarına da, Ayşe'nin künyesi ve ölüm tarihi kaydedilmiştir.

Gerek işçilik ve gerekse şiir metninin taşa işlenişi açısından ilginç olan bu mezar taşının, Muğla gibi, büyük merkezlere uzak bir yerde olması dikkate değer.

Bugün, Muğla şehir merkezinin bitişiğinde olan ve  ''Muğla Belediyesi Şehir Eski Mezarlığı'' olarak bilinen mezarlık, Muğla merkezindeki en büyük mezarlıktır. Burada eski ve yeni yazılı pek çok mezar taşı bulunmaktadır.

Mevcut eski yazılı mezar taşlarının tamamı, 1937 yılında düzenlenen şehir planı gereği Kurşunlu Camii etrafındaki asıl yerlerinden buraya taşınmıştır. Eski Şehir Mezarlığında, 200 civarında eski yazılı  mezar  taşı bulunmaktadır. Bunlardan pek çoğu aile kabristanı şeklinde bir araya getirilmiştir.

Bu aile kabristanından birisi de Konya'nın Bozkır ilçesi Hoca köyünden Muğla'ya göç etmiş bir aileye ait olan ve Ada 41, Parsel 1'de bulunan kabristandır. Bu aile kabristanında bulunan bir diğer mezar taşından, Muğla'ya ilk göç edenin Sadeddin Efendi adında biri olduğu ve bu kişinin kadılık göreviyle Muğla'ya geldiği; aynı zamanda Nakşıbendî tarîkatinin Hâlidiyye kolunun şeyhi olduğu, mezar taşındaki şu manzûmeden anlaşılmaktadır:

  Hüve’l-Hallâkü’l-Bâkî
  22 C. âhir fî sene 1313
  Müftî Sa’deddîn Efendi câre fâh
  Konya’nın Hoca köyünden rû-be-râh
  Ders ü irşâd ü fetâvâsıyla bu
  Muğla’yı tenvîr edip pür-intibâh
  Zâ’irâ bu merkad-i gül-bûya gel
  Fâtiha-hân ol edeble bî-günâh
  Post-nişîn-i Nakşıbendî Hâlidî
  Vâlid ü üstâz ü şeyhim hem-penâh
  Kalb-i mâtem (Nûrî’dir) târîhe zamm
  Tayr-ı rûhu ten kafesden kaçdı âh

Mezar taşındaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere,Sadettin Efendi, Hicrî 1313 yılının 22 Cemaziyelahirinde  (10 Aralık 1895, Salı ) vefat etmiştir. Mezar taşındaki  manzûmeyi de, yine babası  gibi  Nakşıbendî tarikatinin  Hâlidî  kolundan  olan  Nûrî  yazmıştır.  Son  beyitte,  Sadettin Efendinin  1313  yılında öldüğü, ebced hesâbıyla söylenmiştir.

Bu yazıya konu edilen mezar taşı, Sadettin Efendi'nin eşi ve Nûrî'nin annesi olup 25 Şevval 1296   (12 Ekim 1879, Pazar) günü vefat eden Ayşe Hanıma aittir. Bu mezar taşında da bir manzume vardır ve bu manzumenin de Sadettin Efendi ile Ayşe Hanım'ın oğulları Nûrî tarafından yazıldığı,

Şevherâ târîh-i kûd u tarh ile
Şehper-i mergin küşâde kıldı âh

beytindeki şevherâ (Ey baba!) hitâbından anlaşılmaktadır.

Ayşe  Hanıma ait mezar taşının özelliği, manzumenin ve Ayşe Hanım'ın adının taşa işlenişi açısından gösterdiği farklılıktır. Bu mezar taşı metni, sivri uçlarından birbirine temas eden 4 ayrı elips şeklinden veya ikili saç örgüsü şeklinden oluşmaktadır. Elipsin sivri uçlarında veya saç örgüsünün düğüm noktalarında, Âyişe kelimesinin birer harfi yer almakta ve bunlardan ayın harfi, hem 'Âyişe' kelimesinin ilk harfi, hem de manzûmenin ilk beytini oluşturan iki mısranın ilk harfi olarak kullanılmıştır.

İkinci düğümde yazılı olan elif harfi, hem Âyişe’nin ikinci harfi, hem de ilk beyitteki iki mısranın son harfi; ayrıca,  ikinci  beytin  iki  mısraının  ilk  harfidir.

Üçüncü  düğümde  yer  alan  şın harfi  de Âyişe’nin  üçüncü  harfi  ikinci  beytin  iki  mısraının  da  son  harfi  ve dördüncü beytin iki mısraının ilk harfi olarak kullanılmıştır.

Dördüncü ve son düğümdeki güzel he harfi de, hem Âyişe’nin son harfi, hem de dördüncü beytin
iki mısranın da son harfi olarak taşa yazılmıştır.

Ayşe  Hanım'ın müftî (Sadettin  Efendi)'nin eşi, Nûrî Efendinin annesi ve Süleyman adlı birinin kızı olduğu bilgisiyle beraber ölüm tarihi, elipsin veya saç örgüsünün orta boşluklarında yer almaktadır.
Bahse konu olan mezar taşı metni şöyledir:

‘ (Ayın)‘Andelîb-i rûhı uçdı ber-alâ
‘Iyş u nûşı âb-ı kevserden ola  elif Â
 (Elif)  Đrtiyâz-ı cennet olsun merkadi
Âsiye vü Meryem olsun hem-demi  ye Y
Y (Ye)Yemm-i bahr-i rahmete tağmîd-veş  şın Ş
Yâ Đlâhî eyle envârın reşâş
Ş (Şın)  Şevherâ târîh-i kûd u tarh ile
Şehper-i mergin küşâde kıldı âh  he E
Zevce-i müftî mâder-i Nûrî Âyişe binti Süleymân.
25 Şevvâl 1296

Bu manzûmede, mısra başı ve mısra sonu akrostişi yapmak ve Âyişe kelimesindeki her harfi kullanmak amacı güdüldüğünden, şâirin kelime kullanma alanı son derece daralmış ve buna bağlı olarak da manzûmenin kâfiyesi çok zayıf kurulmuştur. Hatta son beyitte hem  'e', hem de 'he' sesi veren güzel  he’nin  kullanılmasıyla, ses kafiyesi oluşmamış, ''göz kâfiyesi'' de denebilecek  olan  bir ''harf  kâfiyesi'' oluşmuştur. Fakat, şâirin bu dar alanda, kâfiyesi güçsüz de olsa,bir söz mahareti sergileyebilmesi dikkate değerdir.

Mezar taşı geleneğinde, erkek mezar taşlarının genellikle süssüz olmasının yanında, kadın mezar taşlarının süslü olduğu görülür. Ayşe Hanım'a ait mezar taşında da, normal taş süslemeciliğinden başka, kadın mezar taşı süslemeciliğinin  kaligrafik bir örneği sergilenmiştir.

Genellikle, mezar taşlarında, taşın sathına düz veya sonu yukarı doğru yükselen bir satır hâlinde
yazılan metinlere  rastlanmaktadır  ama  Ayşe’ye  âit  bu  mezar  taşında,  genel uygulamalardan farklı  bir  kaligrafik  düzenlemeyle,  mısralar  satha  saç  örgüsü şeklinde yerleştirilmiştir. Manzûme metni de akrostişli bir şekilde oluşturularak, genel örneklerden farklı bir yol tâkip edilmiştir.

Başta İstanbul olmak üzere, pek çok eski kültür merkezlerinde bile örneğine rastlanmayan böyle bir mezar taşının, Muğla gibi, küçük ve kültür tarihinde büyük merkezler kadar yer almayan bir şehirde meydana getirilmiş olması, kayda değer bir durumdur. Ayrıca, bu durum, yerel kültür malzemelerinin araştırılıp incelendiğinde, büyük ve köklü kültür merkezi olan şehirlerde rastlanmayacak önemli birikimlerle karşılaşılabileceği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Ayşe Hanım'ın mezar taşı



[Muğla Üniversitesi SBE Dergisi, Bahar 2002, Sayı 8
Muğla'da Eski Yazı Akrostişli Bir Mezar Taşı Şiiri
Namık Açıkgöz
Prof. Dr., Muğla Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü]

Mekanı Etkileyen Kültürel Etkenler

Yerleşik bir düzene geçilmediği dönemlerde egemen olan ve erkekle kadının birbirine yakın toplumsal statüye sahip oldukları Orta Asya kültürü, İslamiyet bir sentez oluşturunca kadını kısıtlayıcı bir karakter kazandı. Konutun dışa
kapalılığı giderek ön plana çıktı ve konut dış dünya ile çok sınırlı bir ilişkisi olan kadının mekânı haline geldi. Evin erkeğinin konuttaki faaliyetlerinin sınırlı olmasının doğal sonucu olarak da konut ağırlıkla kadının faaliyetlerine göre tasarlanmaya başlandı.

Konut, sadece akşamları eve gelen erkeğin dış dünyayla ilişkisinin kesildiği ve huzur bulduğu bir mikro-kozmos olarak kadın tarafından hazırlanmalıydı. (KUBAN Doğan, Sanat Tarihimizin Sorunları, İstanbul, 1975 )

Avluya hakim olan yeşillik ve çoğunlukla ufak bir havuz bu mikro-kozmosun tamamlayıcısıydı. Dokumalarda step kültürünün canlı hayvan ve bitki figürleri ana hatlarını korurken, tavan bezemelerinde geometrik hatlar hakimdir. Bu geometrik figürler, İslamın dünyevi figürleri reddeden biçimsel metafizik görüşünün ürünleridirler.

Metafizik görüş İslamiyette erken dönem Hristiyan kültürüne göre biçimsel olarak ele alınmıştır. Hristiyanlık insanı ön plana çıkaran Roma kültürüne tepki olarak, dünyevi hırslardan vazgeçmeyi ve metafizik bir dünyayı önermiş; bu hayat görüşü ilk dönemlerinde sanatına da soyutlama biçiminde yansımıştır. İslamiyet ise genellikle, dekoratif unsurlarda biçimsel bir metafizik görüşün getirdiği geometrik hatlara yönelmiştir .

İslamın hayat görüşü esasta somuttur. Ticarete ve mülke ağırlık veren bir ekonomik sisteme dört elle sarılır. Hayattan kaçış ve eve kapanma ticarette etkin olamayan kadın içindir.

Hristiyanlık dünyevi unsurları reddeden karakterini sonradan yitirmiştir. Kuruluşunda bu özelliğe kesinlikle sahip olmayan Müslümanlık ise daha sonraki dönemlerde kendi içinde yer yer tepkiler bulduysa da ana hatları ile değişmemiştir.

Göçebe-İslam sentezinin kısıtlayıcı etkileri, Muğla'da Anadolu'nun diğer yörelerine göre hafifletilmiş kabul edilebilir. Göreceli olarak kadın daha serbest ve saygındır. Bunda Rum ahali ile uzun süre birlikte yaşamış olmak, 19. yüzyılda Balkanlardan gelen göçmenlerle etkileşim ve kentin insanlar arası ilişkilerin kopmasına neden olacak kadar büyük olmaması rol oynamış olabilir.

Rumların yüzyıllardır yaşadıkları Konakaltı ve Saburhane bölgelerinde ise kent geneline göre daha dışa dönük bir yaşam süre gelmiştir. Bunda, İslam kültürünü n baskısının olmamasının yanı sıra ekonomik gelişmelerin Rum toplumu içinde daha özgür hareket ede n sınıflar oluşturmasının etkileri olabilir.

Konakaltı, Avrupa ve Yunanistan'dan etkilenmiş zengin evlerinde yaşayan varlıklı bir sınıfı barındırırken, Saburhane yapı dokusu olarak Türk kesimine göre büyük bir farklılık göstermiyordu. Buranın ayırıcı özelliği ise eğlenceye düşkün Rum ve Türkleri, hatta kanun kaçaklarını barındıran taverna ve meyhanelerdi.

Muğla sokaklarında gezerken, iki tarafınızdaki beyaz kireç badanalı duvarlar, sizi fazla dışlamadan bura insanının özel yaşantısından ayırır. Bu, alabildiğine sade dekorun arkasında özel bir şeyler bulunduğunun habercileri ise, tek tük cumbalar, işlemeli tahta kapılar ve yüksek beyaz duvarların arkasında ancak bir kısmı görülebilen sofalardır.

Yoğun mavilikteki gökyüzü dışında göz kamaştırıcı beyazlıkla kontrast yapan başlıca unsurlar, duvarların üzerinden hafifçe taşan yeşillik ve ahşap elemanların eskimiş kahverengiliğidir. Binaların zemin katları tamamen sağır olup birinci katlardaki pencere ve bazen çıkmalarla dışarı ile ilişki kurulur. Bu yükseklik Muğla'da çok ender aşılır.